İslam dünyasında vahdet öncüleri
https://parstoday.ir/tr/radio/uncategorised-i91983-İslam_dünyasında_vahdet_öncüleri
Vahdet haftasının başlaması dolaysıyla sizler için hazırladığımız İslam dünyasında vahdet öncüleri başlıklı sohbetimizde bu büyük insanların vahdetle ilgili görüşlerini ele almak istiyoruz.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Aralık 11, 2017 16:41 Europe/Istanbul

Vahdet haftasının başlaması dolaysıyla sizler için hazırladığımız İslam dünyasında vahdet öncüleri başlıklı sohbetimizde bu büyük insanların vahdetle ilgili görüşlerini ele almak istiyoruz.

Değerli dostlar, İslam dininin büyük peygamberi Hz. Muhammed-i Mustafa’nın -s- kutlu veladet yıldönümünü idrak ediyoruz. Ehli sünnet Müslümanları Rebiülevvel’in 12’sini ve Şii Müslümanlar da aynı ayın 17’sini Resulullah efendimizin -s- veladet günü biliyor.

Bundan yıllar önce, İslam dünyasında vahdet öncülerinden biri olan İran İslam inkılabının büyük önderi İmam Humeyni -ks- bu durumdan İslamî mezheplerin arasında vahdet ve yakınlaşma aracı olarak yararlandı ve iki tarih arasındaki günleri Müslümanların arasında Vahdet haftası olarak ilan etti. Bu adlandırma İslam ümmeti içinde İslamî dayanışmayı pekiştirme fırsatına dönüştü.

Bilindiği üzere, İslam tealiminde Müslümanların vahdet ve dayanışmasına sık sık vurgu yapılmıştır. Ancak ne var ki bugün İslam ülkeleri arasında şimdiye kadar görülmemiş şiddette münakaşalara ve gerginliklere şahit olmaktayız. Bu yüzden ve mevcut şartlarda İslam tealimine ve büyük paygamberinin -s- siyerine geri dönmek her zamankinden daha çok zaruri görünüyor, zira İslam ümmetinin düşmanları bu tefrikalardan ve gerginliklerden en çok faydalanan taraftır. Gerçekte İslam Peygamberi’nin -s- nurani varlığı sadece beşeriyeti hidayete erdiren nur değil, aynı zamanda dünya Müslümanlarının düşmanlarına karşı birleşme noktasıdır. Bu yüzden ve bu kutlu günlerde sizleri İslam dünyasında vahdet ve dayanışma yolunda ilerleyen ve İslam ümmetini birlik ve beraberliğe doğru götürmek için çaba harcayan bazı muslih insanlar ve düşünceleriyle tanıştırmaya karar verdik.

Yüce Allah Kur'an'ı Kerim’in bir çok ayetinde Müslümanları vahdete çağırıyor ve İslam Peygamberi -s- ve masum imamlar -s- da Kur'an'ı Kerim’i izleyerek söz ve amellerinde sürekli İslam ümmetinin vahdetine vurgu yapmış bulunuyor. Örneğin yüce Allah Al-i İmran suresinin 103. Ayetinin başında Müslümanların O’nun ipine sarılmalarını ve vahdetten büyük bir ilahi nimet olarak yararlanmalarını emrederek şöyle buyuruyor:

Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.

Kur'an'ı Kerim ayrıca tevhidi ve Allah tealaya tapmayı Müslümanların siyasi ve sosyal dayanışma ekseni olarak belirlemiş ve tek bir ümmetin kurulmasından söz etmiştir. Allah teala Enbiya suresinin 92. Ayetinde Müslümanlara sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben de sizin Rabbinizim, o zaman ancak bana ibadet edin, şeklinde buyurmuştur.

Öte yandan asrı saadet tarihi de Hz. Muhammed’in -s- lailahaillallah ilkesine dayanarak söz ve amelleriyle Müslümanların cahiliye döneminin tefrikacı ilke ve değerlerine geri dönmelerini engellediği hakikatini ortaya koymaktadır.

Gerçi İslam Peygamberi -s- Arapların arasından peygamberliğe seçildi ve Kur'an'ı Kerim de Arapça nazil oldu,  fakat o hazretin çağrısı her türlü ırk, dil ve etnik sınırdan bağımsız olarak gerçekleşti ve o hazretin Arap ve Arap olmayan Müslümanlara yönelik davranışında eşsiz bir adalet örneği söz konusu oldu.

Ama maalesef Allah Resulü’nün -s-  Müslümanların izzet ve azametinin korunması ve aynı şekilde sürdürülmesi üzerine onca vurgu ve tavsiyelerine rağmen o hazret rihlet edince, Sakifa, İslami toplum içinde bir dizi ihtilaf ve sürtüşmenin yaşanma mekanına dönüştü.

Gerçi Sakife, külün altında kalan ateşin yeniden alevlenme mekanına dönüşebilirdi, ancak İmam Ali’nin -s- geleceğe dönük bakışı ve maslahatları düşünmesi sayesinde burada yaşanan sürtüşme son buldu ve Müslümanların vahdeti siyasi iktidar hırsının kurbanı olmadı. O önemli tarihi merhalede İmam Ali -s- kesin hakkından vazgeçti ve Müslümanların vahdet ve birlikteliğini korumak için halifelere karşı tavır koymaktan kaçındı.

Ancak İmam Ali -s- şehit düştükten sonra cahiliye döneminin eski yaraları yeniden baş gösterdi ve gerginlik yaratan etkenler yeniden alevlendi ve İslam dünyasında eşraflık huyunun yeniden ihya edilmesi ve etnik bağnazlıkların yeniden yaşanması ile birlikte İslam dünyasının vahdeti zedelenmeye başladı.

O dönemde ilkin halifeyi belirleme yöntemi değişerek hilafet miras yoluyla el değiştirmeye başladı. Emevilerin iktidarı döneminde ırkçı ayrımcılık ve etnik grupların ayrışmasına yönelik politikalar izlenmeye başladı ve bu politikalar sosyal çatlakların aktifleşmesine zemin hazırladı. Bu yüzden Emevi hanedanının iktidarının sonlarına doğru halkın mevcut durumdan hoşnutsuzluğu yüzünden art arda isyanlar yaşandı. Halkın hoşnutsuzluğu farklı isyanlar kalıbında tecelli etti, ancak bu isyanların arasında Emevi iktidarını sarsabilen tek hareket, Alevilerin ve Abbasilerin hareketiydi. Aleviler ve Abbasiler birbiriyle işbirliği yaparak Emevi iktidarını devirmeyi başardı, fakat Emevilerin yerine Aleviler değil, Abbasiler geçti. Abbasiler İslam toplumunda adalet, takva ve saadetten yeni bir asır inşa edecekleri iddiasında bulunuyordu. Ancak Abbasilerin vaatlerinin aksine o dönemde İslam camiasında adalet, takva ve saadete dayalı bir asır başlamadığı gibi, İslam dünyasında tefrika ve parçalanma zemini daha da güçlendi.

Tüm bu ihtilaflara karşın orta çağda İslam dünyası güç ve azametin doruğundaydı, ancak Avrupa ülkeleri nisbi zaaf ve geri kalmışlıkla uğraşıyordu. Fakat daha sonra aydınlatma ile ilgili gelişmeler ve iktisadi, siyasi, askeri ve medeni sonuçları yavaş yavaş dengeleri karşı tarafın lehine değiştirdi ve Avrupa ülkelerinin İslam ülkelerine musallat olma ve bu ülkeleri sömürme zeminini hazırladı.

Gerçi sömürücülerin İslam dünyasına ayak basması, Müslümanların arasında tefrika ve gerginlikleri şiddetlendirdi, ancak birlik ve beraberlik bazında da bazı müspet tepkilere sebep oldu ki bunun en önemli sonucu da dünya Müslümanlarının iç istibdat ve dış sömürüye karşı siyasi ve sosyal ayaklanmaları oldu.

Müslümanlar Seyyid Cemaleddin Esedabi, Abdurrahman Kevakebi, İkbal Lahuri ve diğer bazı muslihlerin aydınlatmaları sayesinde geri kalmışlıklarının kökü tefrikaya dayandığını ve İslam dünyasındaki tefrika da despot hükümdarlar ve ecnebi sömürücüler olduğunu ve bunlar bir madalyonun iki yüzü olduğunu anladı.

İslam dünyasının istibdat ve sömürüye karşı kıyamı sadece fikri alanla sınırlı değildi ve bir çok siyasi ve sosyal alanlarda somut bir şekilde tecelli etti, gerçi hiç bir zaman İslamî toplumların tam olarak vahdetine vesile olmadı.

Seyyid Cemaleddin Esedabadi son asırların ilk ve en önemli dini reformisti  ve İslamî vahdet habercisiydi. Esedabadi, 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında dini inançlardan hurafeleri silmeye ve sapkınlıkları gidermeye ve sonuçta asil İslam’a geri dönmeye çalışan dini reformculardan biriydi. Esedabadi bu mücadele ile dini tealimin zamanın gereksinimleri ve akıl etkeni ile uyumlu hale gelmesi ve tavsiyeleri yeni çağ insanının yolunu aydınlatmasını amaçlıyor. Esedabadi’nin bu reformcu hareketinde Batı karşıtlığının önemli bir yeri vardı. Zira Esedabadi’yi göre Batı, Doğulu milletlerin ve özellikle İslam ülkelerinin geri kalmışlığının başlıca nedenlerinden biriydi ve bu sorunun kesin çözümü ise Müslümanların yeniden vahdet ve birlikteliğe kavuşmasından ibaretti.

Seyyid Cemaleddin Esedabadi başlattığı fikri ve siyasi harekette hem bir ideolog rolünü ifa ediyor ve hem şartlar icap ettiğinde bir aktivist olarak arenaya ayak basıyor ve İslam ülkeleri liderleri ile yazışmak, dergi yayımlamak, halka konuşmak gibi yöntemlerle İslamî vahdet projesini takip ediyordu.

İkbal Lahuri de Seyyid Cemaleddin Esedabadi gibi İslam dünyasının vahdet öncülerinden ve teorisyenlerinden biriydi. Gerçi İkbal Lahuri’nin İslam ülkeleri arasında vahdetten algısı, Seyyid Cemaleddin Esedabadi’nin bakışı ile aynı değildi. İkbal Lahuri Müslümanların hiç bir ciddi ve köklü ihtilafları olmadığını ve usulde birbiriyle hemfikir olduklarını düşünüyordu. İkbal Lahuri’ye göre Müslümanların vahdetinin esas ekseni tevhid, Kur'an'ı Kerim ve sünnettir, zira tevhid kopmaz bir vahdete sebebiyet veriyor ve Müslümanları düşüncede ve amelde birleştiriyor.

Abdu, Reşid Rıza ve Kevakebi de İslamî vahdet habercilerindendir. Şeyh Abdu da Seyyid Cemaleddin Esedabadi gibi İslam dünyasında tefrika ve gerginliğin önemli bir sebebini şii ve sünni mezhepleri arasındaki çatlak biliyordu ve bu yüzden Necül Belağa üzerine bir şerh yazarak İslamî vahdeti İslamî mezheplerin arasındaki ihtilafların zemininde teorize etmeye çalıştı.

Şeyh Abdu İslam dünyasının vahdetinde üç ilkeye vurgu yapıyordu. Bu ilkelerin birincisi, İslam dininde akıl ve din arasında denge zarureti, ikincisi dini konularda tevhid ilkesi, akli hazırlıklar ve zamanın gereksinimlerine dayanarak içtihat zarureti ve üçüncüsü da sorumluluk ve yükümlülükle beraber olan insan özgürlüğü ve iradesiydi.

Vahdet, dayanışma ve Müslümanların ve İslam ülkelerinin uyanışı Reşid Rıza’nın en önemli kaygıları ve faaliyet alanlarıydı. Reşid Rıza Arap dünyasının reformcuları ve yeni düşünceleri olan şahsiyetleri Arap milliyetçiliği, Arap vatanseverliği ve Arap hareketi gibi konuların peşinden giderken, geri kalmışlığı telafi etmek ve ilerlemenin tek yolu İslam dünyası ve İslamî mezheplerin yakınlaşmasından ibaret olduğunu savunuyordu.

Kevakebi de Tabae-ul İstibdad adlı eserinde istibdadı İslam ülkelerinin vahdeti yolundaki engel olarak eleştirdi. Kevakebi İslam dini ve özellikle tevhid ilkesine istibdadı reddetmek ve özgürlüğe kavuşmak ve bunun sonucunda da tevhide ve Müslümanların vahdetine vurgu yapıyor ve Müslümanlar Allah’tan başkasına kulluk edenlerin zulüm ve istibdadı sürdükçe birlik olamayacaklarını savunuyordu.

Mısırlı büyük müftü ve El Ezher’in büyük şeyhi olan Şeyh Şeltut ve şii Müslümanların en büyük alimlerinden biri olan Ayetullah Burucerdi de İslam dünyasında vahdeti haykıran ve şii ve sünni alimlerin arasında İslamî mezheplerin takrib kurumunun kurulmasına öncülük eden alimlerdir. Bu iki büyük din aliminin Müslümanların dayanışması ve İslamî vahdetin teorik temellerinin atılması yolunda sarfettikleri çabalar çok etkili oldu. Buna göre Şeyh Şeltut çok önemli ve tarihi fetvasını yayımladı.

Mısırlı büyük alim Şeyh Şeltut tarihi fetvasında ehli sünnetin dört mezhebini izleyenlerin 12 imamlı şii mezhebini benimseyebileceklerini, yani bu mezheplerin fakihlerinin hükümlerine uyabileceklerini  ilan etti.

Ayetullah Burucerdi de sürekli Müslümanların vahdeti ve İslamî mezheplerin yakınlaşması üzerine vurgu yapan alimlerden biriydi. Ayetullah Burucerdi fıkhi meselelerin sadece imamiye mezhepleri düzeyinde değil, tüm İslamî fıkhi mezheplerin düzeyinde tartışılması ve ihtilaf konusu olan her türlü önemli konuda tüm mezheplerin delilleri gözetilmesi gerektiğini savunuyordu.

İslam dünyasının vahdet düşüncesi ve şii ve sünni mezhepleri arasındaki tarihi ihtilafların gözardı edilmesi İmam Humeyni -ks- tarafından teorize edilerek pratikte de takip edildi. Yine İslam İnkılabı Lideri Ayetullah Hamanei de İslamî mezheplerin takrib düşüncesini hayata geçirdi.

Değerli kardeşler, biz de İslam dünyasında vahdet habercileri olan bu büyük insanların yolunu izleyerek yakın gelecekte müslümanların İslam tealimi temelinde ve İslam Peygamberi -s- ve masum imamların -s- ve vahdet öncüleri olan bu muslih insanların düşüncelerine dayanarak İslam ümmetinin vahdetine şahit olmayı arzu ediyoruz. İnşaallah.