ABD’nin yeni Ortadoğu’su - 2
Bu bölümde 11 Eylül 2001 olaylarının Ortadoğu projesi ile ilgisini gözden geçirmek istiyoruz.
Batı Asya bölgesi çeşitli dini ve etnik grupları bir arada barındıran ve ilahi dinlerin çıkış noktası olan bir bölgedir. Bu özellik, bölgenin petrol ve doğalgaz kaynakları ve jeo politik özelliği ile birlikte Ortadoğu’ya fevkalade önem kazandırmıştır.
20. yüzyılın başından ve özellikle birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra Ortadoğu bölgesinin jeo politik önemi önce Britanya ve ardından Amerika için fevkalade düzeyde söz konusu oldu, öyle ki hatta bölgede ulus devlet sürecinde milli sınırların çizilmesi ve bölgedeki hükümdarların güvenliğinin güvence altına alınması, Batılı güçlerce gerçekleştirildi.
Kuşkusuz Ortadoğu adında bir bölgenin oluşması İngiltere ve Fransa gibi sömürücü iki devletin ürünü olmuştur. 1914’te sağlanan Sykes Pico anlaşmasına göre sömürücülerin planladıkları haritalara göre yeni bir coğrafya şekillendi. Yeni ülkelerin kuruluş kriteri ve Ortadoğu bölgesinde sınırların belirlenmesi, sömürücü devletlerin çıkarları çerçevesindeydi. Bir başka ifade ile dayatılan bu sınırlar Ortadoğu’nun 20. Yüzyılda karşılaştığı krizlere zemin hazırladı.
Arap – İsrail münakaşası, Irak – kuveyt savaşı, Arabistan, Katar ve BAE arasında sınır çatışmaları, Arabistan ve Bahreyn arasında mezhep kavgaları ve bu tür krizler hepsi Ortadoğu bölgesinin sömürü temelli jeo politiğinin yankılarıydı. Filistin topraklarının parçalanması ve 1948 yılında İsrail adında çakma bir rejimin bu topraklara dayatılması, Ortadoğu bölgesine sömürücü müdahalelerin doruk noktası oldu ve böylece Ortadoğu bölgesini daimi olarak kriz odağı haline getirdi.
Soğuk savaş yıllarında iki kutuplu düzenin gereği, sovyetler birliğinin Güney sınırlarında İslam ülkelerinden oluşan bir kuşağın yer alması gündeme geldi. Bu yüzden o yıllarda Amerika gayet muhafazakar bir tutum sergiliyor ve Sykes Pico anlaşması ile türeyen ülkelerin ve hakimiyetlerin hamiliğini yapıyor ve Ortadoğu bölgesinde bölücü hedefleri izliyordu. Ancak Ortadoğu bölgesinde askeri varlığı ile hedeflerine ve çıkarlarına ulaşamayan Amerika şimdi Ortadoğu bölgesinden 21. Yüzyılın hasta adamı şeklinde söz ediyor ve bu bölgeyi yeniden parçalanmak için plan yapıyor.
Bu stratejiye göre soğuk savaş sonrası yıllarda ve özellikle 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra Amerika ve Batı dünyasının Ortadoğu bölgesine yönelik toprak politikası değişmeye başladı. Etnik ihtilaflar, iç savaşlar, dini sürtüşmeler ve Ortadoğu’nun uydurma sınırları çerçevesinde bölünme süreçleri başladı ve bölgede hakimiyetlerin zayıflaması ve sınırları değişmesi bu kez ABD’nin dış politika hedefleri çerçevesinde yürütülmeye başladı.
Amerika’nın büyük Ortadoğu stratejisi 2003 yılının başında terörle mücadele ve Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarını imha etme bahaneleri ile Irak savaşı çerçevesinde alevlendi. Bu stratejinin çerçevesinde sözde demokrasi, özgürlük, kalkınma ve reformlar gibi sloganlar gündeme geldi. Aslında Sykes Pico anlaşması ve düzeninden kaynaklanan sınır ve kimlik kavgaları da yıllar öncesinden bu yana bölge dışı güçlerin müdahaleleri için uygun zemin oluşturmuştu. Bu yüzden Irak topraklarının Mart 2003’te ABD tarafından işgal edilmesi yeni bir Sykes Pico dayatması ve yeni bir Ortadoğu parçalanma sürecinin işaretlerini ortaya koydu.
Büyük Ortadoğu projesi aslında Ortadoğu’nun yeniden ve bu kez Amerikan modelinde bölünme projesiydi. Buna göre Batı dünyasının resmi dış politikası ve medya gücü artan bir şekilde bu doğrultuya yerleşti ve bölgede tüm huzursuzlukların kaynağı şia sünni ihtilafı olarak takdim edildi. Öte yandan Amerika’nın bölge ülkelerinde iç münakaşalara yönelik desteği de seçmece sistemine göre oldu. Bu yüzden Amerika hiç bir zaman Suud rejiminin kırılganlığı yüzünden bu ülkeye demokratikleşme baskısı uygulamadı. Oysa dünyayı tehdit eden terörün kökleri Arabistan’dan başka bir yere dayanmadığı açıkça ortadaydı.
Amerika dış ilişkiler konseyi üyesi üyesi Richard Has bu konuda şöyle diyor: yeni Sykes Pico uygulandığı takdirde Amerika’yı Irak’ta içine düştüğü ve şimdi de Suriye’ye kadar uzandığı anlaşılan bataklıktan kurtarır. Şimdi kesin bir ifade ile eski Ortadoğu’nun dağılma sürecine girdiğini söyleyebiliriz.
Gerçekte Amerika yönetimi İslam ülkelerinin içindeki her türlü gerginlikten Washington’un kısa ve uzun vadeli hedefleri doğrultusunda yararlanmıştır. İslam ülkelerinde yaşanan gelişmeler, Batılı devletlerin bu ülkelerin devletlerini parçalamayı ve zayıflatmayı amaçladıklarını ortaya koyuyor. İlginçtir ki Ortadoğu bölgesini Balkanize etme çabasında Irak ilk ülke olmamıştır. Bundan önce 2011 yılında Sudan Amerika’nın bir kaç yıllık baskılarını nardından sonunda parçalandı ve Güney Sudan’ın ilk adımı siyonist rejim İsrail’i tanımak oldu. Libya ve Yemen de ABD ve İsrail’in bölgede bölünme dominosunun daha sonraki hedefleri oldu.
Aslında Batı medyasının propaganda motoru Ortadoğu bölgesinde parçalanma sesini Yemen, Suriye, Pakistan, Libya, Irak, Türkiye ve diğer İslam ülkelerinden açıkça duyuruyor ve bir çok bölme planında Bernard Luis adında bir siyonistten söz ediliyor. Bernard Luis aslında Prinstone üniversitesinde emekli olan ve Ortadoğu ve İslam dünyası hakkında yaklaşık 20 bin kitap ve makale yayımlayan bir uzmandır. Luis araştırmalarını Şam diyarının tarihi üzerinde başlattı ve İsrail rejimi kurulduktan sonra da araştırmalarını Osmanlı imparatorluğu çerçevesinde Arap toprakların sosyal, siyasi ve iktisadi tarihi üzerinde odakladı.
Bernard Luis ilk kez 1979 yılında Bilderberg üyelerinin Avusturya’da düzenledikleri oturumda planından söz etti. Luis İran’ın da aralarında bulunduğu Ortadoğu ülkelerini küçük ülkelere parçalamaktan söz etti ve bu küçük ülkelerin daha iyi kontrol altına alınabileceğini Bilderberg üyelerine anlattı. Luis’in planına göre Ortadoğu ülkeleri dil, ırk ve etnik yapıya göre parçalanacaktı. Yine bu plana göre İngiltere’nin bölgede Dürziler, Buluciler, Türkler, Kürtler, Aleviler, İseviler, ufak tefek her türlü dini ve etnik grupların isyanlarını desteklemesi gerekiyordu. Bu planın amacı Ortadoğu bölgesini param parça etmek ve küçük, zayıf ve birbiriyle sürekli rekabet ve çekişme halinde olan ülkelere bölmek ve sonuçta şimdiki devletleri zayıflatmaktı.
Luis’in planında ise İran fevkalade stratejik önem arzediyor. Gerçekte İran’ın coğrafi sınırlarında her türlü değişiklik çok kolay bir şekilde komşuları Irak, Türkiye ve Pakistan’ı istikrarsızlaştırabilir ve böylece Luis’in İslam dünyasını balkanize etme planının ilerlemesine büyük yardımı dokunur. Bu yüzden ABD ve İsrail istihbarat servisleri Luis’in hazırladığı planı İran’da ilerletmek için büyük harcamalar yapıyor. Amerika’nın bölgeye girmesi ve Irak ve Afganistan’ı işgal etmesi ve Ortadoğu’daki İslam ülkelerinde çok sayıda askeri üs kurması da bu çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor.
2003 yılında Amerika ve ingiltere Irak topraklarını işgal ettikten sonra bir çok kez Ortadoğu bölgesinin parçalanmasından söz edilmiş ve her defasında Amerikalı veya İngiliz veya Avrupalı dergiler Sykes Pico’nun yeni versiyonu olarak bölgeden yeni haritalar ve belgeler yayımlanmış ve bazı öngörülerde bulunmuştur. Bu belgeler Amerikalı yetkililerin bölgede her türlü huzursuzluk, kriz, kaos ve vekalet savaşının arkasında yer aldığını ispat ediyor.
Amerikalı uzman Jim Dean Ortadoğu bölgesinde terör örgütlerini ABD’nin bölgedeki rejimleri değiştirme malzemesi olarak yorumluyor. Amerika bu örgütleri ucuz bir şekilde kullanarak bölgede hegemonyasını pekiştirmeye çalışıyor.
Belki Afganistan topraklarına 11 Eylül 2001 olaylarından sonra saldırılması ve ardından Irak toprakları işgal edilmesinin anlatılması tekrarlı bir öykü gibi gelebilir, fakat bu öyküde yatan gerçek şu ki Amerika taktiksel ilerlemesi ile birlikte daha büyük bir strateji izliyor ve Ortadoğu bölgesinde belli bir tavanı yakalamak istiyor. Fakat bu tavan nedir ki tüm ülkeleri birbirine düşürmüştür ve herkes bu bulanık suda balık avlamaya çalışmaktadır? Bunu bekleyip görmek gerekiyor.