Suudi Arabistan'ın bölgedeki aktörlüğü -1
Mina faciası ve 7 bini aşkın Allah evi ziyaretçisinin Al-i Suud hanedanının hac organizasyonunu düzenlemedeki kifayetsizliği yüzünden Kurban bayramında hayatını kaybetmesinin ardından, Riyad yetkilileri, sorumsuzca bir politika takip etmeye başlayarak, çelişkili bir şekilde bir taraftan Tahran ile müzakereye hazır olduklarını ileri sürerken, diğer taraftan her daim İran'ı Arap ülkelerinin iç işlerine müdahale etmekle suçlamaya devam ediyor.
Ortadoğu bölgesi, ABD'nin eski başkanı Bush döneminden beri, Washington'un dehşet saçan politikalarından kaynar bir kazan haline gelmiş ve yüzü hiç gülmemiştir. Suudi Arabistan'ın yeni iktidara gelen yetkilileri de görünürde dostane sözler dile getiriyor, ancak gerçekler, söylenenlerden daha farklıdır.
Soru şu ki, neden Suudi Arabistan, el-Kadie liderleri ve IŞİD örgütüne destek veriyor? Niçin Suudi Arabistan, Yemen, Bahreyn, Suriye ve Irak'ı kendisine domine etmeye çalışıyor? Neden bu ülke yetkilileri, sürekli, tefrika çıkarmaya ve Fars Körfezi bölgesinde Arap Birliği veye İran aleyhinde ittifak kurma gibi hayali grup ve teşkilat oluşturma peşindedir?
Bütün bu soruların cevabını şu şekilde özetleyebiliriz; Suudiler, iyi komşuluk ilkesine veya başkalarının işlerine müdahale etmeme ilkesine inanmıyor. Bu durum, Lübnan, Suriye, Irak, Kuveyt, Bahreyn, Yemen ve hatta Pakistan, Afganistan, Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri ve bölgelerinde açık şekilde görünebilir. 2001 yılında, ABD, el-Kaide'yle mücadele için Afganistan'a girdiğinde, Osame Bin Ladin gibi el-Kaide'nin bazı üst düzey liderleri, Suudi Arabistan ile temastaydı. Suudi Arabistan aslında, kendisi çözüm değil, sorunun bir parçasını teşkil ediyor, Yemen konusunda da Suudi Arabistan, İran'ı Yemen'e silah göndermekle suçluyor, oysa kendisi Yemen'e askeri saldırılarda bulunuyor.
Suudi Arabistan, Arap ülkeleri arasında en totaliter rejimlerden sayılıyor, bütün tavır ve hareketleri, anti demokrasidir ve Vahhabilikten başka hiçbir şeyi kabul etmiyor.
Suudi yetkililerin tavrı ise daha çok hastalara benziyor, bu ülkede siyasi düzen derinden başarısız ve beceriksizdir. Suudi Arabistan'ın birçok alanda eksiklik ve açıkları var ve ekonomi, siyaset ve güvenlik alanlarındaki sorunlarının yanısıra, dışarıda da ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmış bulunuyor.
Riyad için esas mesele, konumu ve Suriye'dek kozlarının zayıflamış olmasını görmesidir. Suudi Arabistan hatta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son sıralarda yaptığı ziyaretinden faydalanmaya ve Al-i Suud'a destek için Türkiye'yi İran'ı suçlamaya teşvik etmeye çalıştı.
Oysa Türkiye kendisi bölgedeki karışıklıklar ve olaylarda rolü olan başka bir aktör sayılır.
Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, Erdoğan'ın bu ziyaretinin ardından Münih Güvenlik Konferansı'nda Suudi Arabistan ve İsrail'e uyarak, İran'ı bölgeyi karıştırmak ve istikrarsızlaştırmakla suçladı.
Erdoğan, Bahreyn, Riyad ve Duha'da çok sıcak bir şekilde karşılandı, bunun delili gayet nettir zira, Mısır ve Ürdün, Suriye'de farklı yaklaşım takip ederken, Al-i Suudi Irak ve Suriye'de yanlızlaşarak, Yemen'deki acı başarısızlıkları yüzünden Erdoğan'a en yüksek nişanlar takim ediyor ve Türkiye ekonomisine para pompalamayı kabul ediyor, ancak Erdoğan, sözde ılımlı teröristleri!! yönetiyor ve Katar ve Suudi Arabistan da, ABD ile birlikte, gizli ve açık girişimleriyle teröristlerin gücünü korumaya çalışıyorlar.
Suudi Arabistan, İslam'dan tutucu yorumların taraftarlarına 100 milyarı aşkın dolar yardımda bulunmuştur. Riyad bu girişimleriyle, dünya genelinde İslam toplumları arasında tefrika ve anlaşmazlık çıkarma konusunda başarılı bir karneye sahiptir.
Bi önemli bir soru daha var ve o da, Suudi Arabistan acaba dini hedefler peşinde mi, yoksa jeopolitik hedefler arayışında mıdır?
Cevabı ise şu dur ki, bu girişimler genelde jeopolitik ve özelde Al-i Suud hanedanının makam ve mevki düşkünlüğü hedefi içindir, başka bir deyişle Suudi Arabistan İslam dünyasını istila etmek için çalışıyor.
Suudi Arabistan, hatta Afrika kıtasında, mezhepçi anlaşmazlıkları körüklüyor. Geçen 10 senede, Afrika'da İslam'dan oldukça tutucu bir yönetim, Afrika'nın genelini baş döndürücü bir hızla sarsmıştır. Bu süreçte, Afrika'daki siyasiler ve muhafazakarlar, Suudi Arabistan'ın işbirliğiyle, hoşgörüsüzlük, ayrımcılık, üstüncülük ve tutuculuğun tırmanması için zemin sağlamıştır.
Globalist dergisinde çıkan bir yazıya göre, Suudi Arabistan'ın Batı Afrika'da yumuşak gücünü yaymak için kullandığı ilk ülkelerden biri Nijerya'dır. Globalist, Suudi Arabistan'ın Nijerya başta olmak üzere Afrika ülkelerinde kaos ve keşmekeş için zemin sağladığını bildirdi.
1999 yılında, Bokoharam örgütü, Zamfara bölgesinde aktif hale gelerek, Nijerya'daki bu eyaleti, şerait kurallarını uygulamak için seçti. 2004 yılında Suudi Arabistan, 2009 yılında öldürülen Bokoharam kurucularından Muhammed Yusuf'a, Nijerya ordusunun elinden kaçmak için ona sığınma hakkı vererek, kendisi gibi düşünen Selefi müftülerle Mekke'de temas kurdurdu.
Nijeryalı aktivistler ve gazeteciler ise, Suudi Arabistan'ın paralarının akması ile Muhammed Yusuf'un Nijerya'nın kuzeyine konuşlanması ve Şiiler'e yönelik hoşgörüsüzlüğün artması arasında doğrudan irtibat bulunduğuna inanıyorlar.
Başka bir deyişle, Suudi Arabistan, bir taraftan şiddeti finanse ederken diğer yandan, kamu diplomasisi harekatını en geniş şekilde ve küstahlıkla, yarım çağı aşkın bir süredir bölgede ve hatta Afrika kıtasında yürütüyor.
İflas etmiş ve zayıflaşmış ülkelerde bu gibi potansiyel bir tehdit, Fas'ta Bokoharam ve el-Kaide ve Somali'de ise eş-Şobab'ın türemesiyle sonuçlandı.
Bu grupların ideolojik kökünü, dinin tahrif edilmiş düşüncelerinde görmek mümkündür.
Suudi Arabistan'ın bu gibi müdahalelerden amacı, bölgede güç dengesini bozmaktır. Suudi Arabistan gelinen noktada, nüfuz alanını genişletmeye çalışıyor. Bölge ülkelerinin güvenlik teşkilatlarına sızma, ABD ve İngiltere'nin Fars Körfezi'ndeki stratejik üslerinin masraflarını karşılaması ve Fars Körfezi ülkeleriyle askeri anlaşma imzalanması, Riyad'ın bu hedefe varmak için takip ettiği stratejilerindendir.
Buna rağmen izlenimler, ABD'nin Fars Körfezi'ndki rolünün bir oyuncudan oyun kurucusuna dönüşmekte olduğunu gösteriyor. Bu yüzden ABD, bölgedeki olaylar karşısında, doğrudan oyuncu olma yerine, oyun kurallarını çizmek istiyor.
Bu bağlamda ABD ve İngiltere'nin stratejisi 3 bölümden oluşuyor; birinci bölüm, Suudi Arabistan'ın ABD ve İngiltere'nin katılımıyla bölgede esas güvenlik korucuyu unsuru olarak gündeme getirilmesidir, bu aşama, ABD'nin Fars Körfezi gibi stratejik bir bölgede askeri varlığını 40 yıl önceden beri güçlendirmek ile başladı. Bu politikanın bir kısmı, Suudi Arabistan'ın çabası ile ileri noktaya taşındı. Ancak ikinci bölümünde ise, İranofobi ve İran'ın askeri gücünü tehdit olarak göstermek yöntemi ile Tahran'ın bölge güvenliği ve istikrarını sağlamadaki rolünü kenara itmek hedefi takip ediliyor.
Ve ABD'nin stratejisinin 3. bölümü ise, bölgeyi kendi geçmişinden uzaklaştırmak ve yabancılaştırmak amacıyla, Fars Körfezi'nde "Arap Birliği" akımının çevresindeki bölge için yeni bir ortak kimlik oluşturmaktan ibarettir.
Ortadoğu bölgesinde özellikle Irak, Suriye, Yemen ve Libya'de kaos ve karışıklıklar sürerken ABD ve İngiltere, Arap ülkelerinden haraç almak için İranofobi projesini yürütmeye çalışıyor.
Esasında, Ortadoğu bölgesi, başka ülkelerin iç işlerine müdahale eden bir Suudi Arabistan ile karşı karşıya kalmış bulunmaktalar. Bu ülkede terörizmi yayarak, bölge ekonomisinin gelişmesini yarattığı muhtelif sorunlarla engellemektedir.
Suudi Arabistan ancak, terörizm ile mücadele için hiçbir irade sahibi değil, aynen el-Kaide'yi yok etme gibi bir düşünesi olmayan ABD gibi. Aksine IŞİD'e destek vermek suretiyle terörist grupların yeniden türemesine katkı sağlıyor.
Suudi Arabistan hegemonyası, daha büyük ülkelere ve bu ülkelerle kurulan ittifaklara dayalıdır.
Oysa ABD'nin bu ilişkiden asıl hedefi, kendi ekonomisini toparlamaktır. Bu hedef uyarınca, ABD'nin Yeni Başkanı Donald Trump, Al-i Suud'un İran'a karşı başlattığı suçlayıcı tavrını sıcak karşıladı.
Trump da kendi selefleri gibi, bu bahane ile, bir taraftan petrol zengini Arap ülkelerinin petro-dolarlarından beslenmek istiyor, bir taraftan da, bölgedeki yeni güvenlik planları çerçevesinde, baskıların bir bölümünü Arap ülkelerine taşımak niyetindedir.
Trump defalarca, Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap ülkeleri eğer güvenlik istiyorlarsa, bunun bedelini ödemeleri gerektiğini dile getirmiştir.
Aslında, Suudi Arabistan'ın İran'a karşı izlediği uzaklaştırma politikasından hedefi, bölgede ABD'nin askeri varlığını arttırmak, bölge güvenliği ve istikrarının korunmasında etkin bir etken olarak İran'ın savunma gücüne karşı meydan okumaktır, zira İran, yabancılar olmaksızın bölgede güvenlik havzasında ülkelerin yakınlaşması peşindedir. Bu strateji belki şimdiki durumda İran'a karşı doğrudan bir tehdit olarak görülmese de uzun sürede, Suudi Arabistan'ın uzaklaştırma ve ayrıştırma rolü yüzünden İran'ın çevresindeki güvenlik havzasını kışkırtabilecek bir etken olabilir.