Suud hanedanı; Kriz kraliyeti
Arabistan, yeni hasta kral Salman bin Abdulaziz tahta oturduğu günden beri başta dış politika arenası olmak üzere çeşitli alanlarda ciddi çalkantılara sahne oldu ve Riyad’ın dış politikada davranış modeli, muhafazakar ve mevcut durumu korumak isteyen aktör konumundan tepkisel ve agresif aktör konumuna yön değiştirdi.
Bugün kral Salman’ın tahta oturduğu günün üzerinden iki yılı aşkın bir süre geçiyor. Salman üvey kardeşi öldükten sonra kraliyet tahtına oturdu, fakat bu ülkeyi iç ve dış arenalarda ciddi değişikliklere maruz bıraktı.
Bu iki yılda Arabistan bir çok acı ve kritik gelişmeye sahne oldu. Yemen ile yıpratıcı ve sonuçsuz savaş, Mina’da binlerce hacının hayatını kaybettiği facia, Suriye’de desteklediği teröristlerin kan kaybetmesi ve Şam yönetiminin elinin daha da güçlenmesi, İran’ın diplomatik ve siyasi başarıları ve bölgede etkinliğini arttırması ve Riyad’ın Tahran ile diplomatik ilişkilerini kesmesi, bu gelişmelerden bazılarıydı.
Ortadoğu meseleleri uzmanları Arabistan’ın İran ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin sebebi, Tahran’da Arabistan büyükelçiliğine şaibeli saldırı değil de asıl Suud hanedanının İran’ın bölgede konumunun güçlenmesinden duyduğu öfke olduğunu belirtiyor.
Arabistan’ın hasta kral Salman dönemindeki iç ve dış siyaset arenalarında durumunu Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi’den sorduk.
Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi’ye en başta kral Salman’ın iki yıllık kraliyet döneminde Arabistan’ın izlediği politikaların daha da sertleşmesini ve daha da radikal hale gelmesini ve kral Salman dönemi ile eski kral Abdullah dönemi arasındaki farklılıkları sorduk. Keremi şöyle diyor:
Aslında bu konuyu idrak ve çevresel değişkenler gibi iki değişkeni gözeterek ele almak gerekir. Şöyle ki, son yıllarda bu ülkenin müttefiklerini zayıflatan gelişmeler süreci ve kriz yaratan unsurların türemesi ve bölgede Arabistan’ın esas rakibi sayılan İran’ın üstünlük kazanması yüzünden Arabistan’ın yeni yöneticilerinin zihniyetleri çatışma çıkarmaya ve bölgesel kargaşaları yönetmeye yöneldi. Böyle bir atmosferde doğal olarak Arabistan dış politika alanında muhafazakar ve mevcut şartları koruma konumundan tepkisel davranışlar sergileyen agresif bir aktör konumuna yön değiştirdi. Bu davranışın başlangıç noktası ise 2011’de başlayan ve Arap baharı tabir edilen günden sonra ve özellikle kral Abdullah’ın ölümü ve kral Salman ve siyasi güvenlik eksenli takımının iktidarın başına geçmesiydi. Arabistan’ın saldırganlığı 2015 yılının başında daha da arttı.
Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi’ye Arabistan’ın şimdiki durumunu ve vatandaşlarının şimdiki iktidardan ve son iki yılda yürüttüğü politikadan hoşnut olup olmadığını soruyoruz. Keremi şöyle diyor:
Aslında Arabistanlı vatandaşların ve özellikle azınlıkların Riyad’daki siyasi rejimin meşruiyeti ve uygulamalarından hoşnutsuzluğu yeni bir konu değil ve zaman zaman buna şahit olmuşuzdur. Hükümet de bu atmosferden etkilenerek güvenlik güçleri ve para enjekte etme karışını bir politika ile halkın taleplerini ve çatlakları yönetmeye çalışıyor. Ancak kral Salman’ın iktidarı üzerinden geçen iki yılda bir yandan petrol gelirlerinin azalması ve öbür yandan Suud hanedanının bölgede maceracılığı da uzun yıllar siyasi ve iktisadi istikrara alışan Arabistan halkını etkilemeye başladı. Gerçi son iki yılda Arabistan içinde ciddi itirazlara şahıt olunmadı, fakat siyasi taleplerin iktisadi istikrarsızlık şartlarında birikmesi, yeniden gündeme gelmelerinin ihtimalini arttırır. Gerçi halk organize olmadığı ve polisin baskısı da ağır olduğu için şimdilik bu durumun yaşanması biraz zor gözüküyor.
Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi’ye petrol fiyatlarının Arabistan ekonomisin ciddi bütçe açığı ile karşılaştırdığını ve bu ülkeyi borç almaya zorladığını soruyoruz. Keremi şöyle değerlendiriyor:
Mevcut şartlarda ve 2014’ün ortalarından beri düşen petrol fiyatları Arabistan’ın ciddi bütçe açığı ile karşı karşıya getirdi. Dünya bankasından veya diğer muteber bankalardan borç almak Suud hanedanının baş vurduğu yollardan biridir. Bundan başka kemerleri sıkma politikası ve Aramco petrol firmasının %5 hisselerinin satışa çıkarılması da bu doğrultuda uygulanan başka politikalardır.
Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi Suud hanedanı içinde iktidar savaşı ve kral Salman’ın halefi hakkında da şöyle diyor:
Arabistan’da hanedan için iktidar savaşı veya iktidarın başına geçme rekabetinin kökleri çok derin mazilere uzanır. Yani 1954’te Suud hanedanının üçüncü hükümetinin kurucusu kral Abdulaziz öldükten sonra bugüne kadar sürekli bu sürtüşme yaşanmıştır, ancak Suud hanedanı iktidarı başka hanedanlara kaptırmamak ve petrol gelirinden mahrum kalmamak için bu tür iç sürtüşmeleri sürekli örtbas etmiş ve kronik boyutlara ulaşmasını engellemiştir. Şimdi de az çok aynı durum hakimdir. Fakat bazı nedenlerden ötürü bu sürtüşme kronik hale gelebilir. İlk neden Abdulaziz’in geleneğinin gözardı edilmesi ve üçüncü kuşaktan prenslerin önemli mevkilere getirilmesidir. İkinci mesele üçüncü kuşak prenslerin ve özellikle Muhammed bin Naif ve Muhammed bin Salman arasında kraliyet tahtına oturmak için rekabet etmesidir ki bu da hanedan içinde suikastlere yol açabilir. Üçüncüsü, iki Muhammed’den hangisi kral olursa olsun zemin onun ailesinin iktidarı tek başına ele geçirmesi söz konusu olacaktır. Dördüncüsü, bu tür bir durum Arabistan’da asla meşru karşılanmayacağı ve pratikta bir çok prens iktidarın dışında kalacağı kesindir ki bu da Arabistan’ın aşiret ve biat geleneklerine uymaz ve ülkeyi yeni bir krize sürükleyebilir.
Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi’ye Arabistan ile FKİK ülkeleri arasındaki ilişkileri ve sorunlarını ve konseyin Riyad’ın radikal tutumuna nasıl baktığını soruyoruz. Keremi şöyle diyor:
Arabistan’ın FKİK üyeleri ile ilişkileri sürekli sürtüşmeli ve engebeli bir süreç izlemiştir. Bu ilişkiler bugün de bölgede yaşanan gelişmelerden etkilenmektedir. Arabistan son yıllarda Bahreyn ve BAE gibi FKİK üyeleri ile sorunlarını tam olarak çözemedi ve onları İran’a karşı kendi saflarına çekemedi veya Amerika’nın Ortadoğu stratejisi çerçevesinde birlik yapamadı. Öte yandan Umman’ın bağımsız politikaları ve Kuveyt’in tarafsız aktör olması ve Katar’ın farklı tutumu da söz konudur. Gerçi bu ülkeler Arabistan’a büyük ağabey gözüyle bakıyor, fakat şimdi ve Arabistan’ın bölgede ve özellikle İran’a karşı agresif politikalarına bakıldığında, Riyad’ın Kuveyt’in arabuluculuk rolünü veya Umman ve Katar’ın İran ile teamülünü veya BAE’nin İran ile iktisadi ilişkilerini engelleyemediği anlaşılıyor.
Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi Arabistan’ın iki yıldır Yemen’e dayattığı haksız savaşı ve bu savaşı yönetip yönetemeyeceği ve hedeflerine ulaşıp ulaşamadığı hakkında da şöyle diyor:
Suud rejimi Yemen’e saldırdığı ilk günde kısa bir süre içerisinde Mansur Hadi’ye yeniden Sana’da iktidarın başına geçirmek ve Ensarullah hareketi ve müttefiki Ali Abdullah Salih’i geri itmek istiyordu, fakat pratikte böyle olmadı, bilakis Husiler konumlarını pekiştirdi ve bu kez Arabistan ve Mansur Hadi ittifakının elinde bulunan bölgelerin üzerine yürüddü. Arabistan saldırısının ikinci aşamasında da başarılı olamadı , bilakis Yemen’de sivil kayıplara ve daha fazla yıkıma sebebiyet verdi. Gerçi Arabistan Yemen’in altyapısını çökertmekte başarılı gibi gözükebilir, fakat pratikte Yemen’den Arabistan’a doğru mülteci akımına yol açtı. Kısacası Yemen Arabistan için büyük bir krize dönüştü.Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi’ye Arabistan’ın başta Irak ve Suriye olmak üzere Ortadoğu bölgesinde nasıl bir rol ifa ettiğini ve bölgede teröristlere destek verdiğini ispat etmenin mümkün olup olmadığını soruyoruz. Keremi şu değerlendirmede bulunuyor:Arabistan’ın bölgede ve özellikle Irak ve Suriye’de rolü büyük ölçüde Irak işgalinden ve daha sonra da Arap dünyasında başlayan halk ayaklanmalarından etkileniyor. Irak ve Suriye krizleri zemini Suud rejiminin rakibi olan İran’ın nüfuzunun artmasına hazırladı. Bu yüzden Arabistan bu süreçle mücadele için mevcut durumdan hoşnut olmayan sünni gençleri baas partisi veya terör eğilimli milis örgütlerin ekseninde toplamaya başladı ve böylece Irak ve Suriye’de isyanları Arap Batı ittifakının ortak stratejisi olarak körükledi. Aslında Arabistan’ın bölgede teröristleri desteklediği Batı tarafından da doğrulanıyor ve hatta Batı’yı kaygılandırıyor. Bugün Arabistan’ın Irak ve Suriye’de rolü iki temel hedef üzerinde odaklanıyor. İlkin İran’ın nüfuzunu engellemek ve bölgede direniş zincirleri oluşturmasına mani olmak ve ikincisi da Bağdat ve Şam’ı Arap çizgisine geri getirmek. Suud rejimi bu çerçevede Irak ve Suriye’de sünni bir iktidar kurmaya çalışıyor.Fars körfezi meseleleri uzman Kamran Keremi, Ayetullah Şeyh Nemer’in şehit edilmesi ve bazı başına buyruk insanların Arabistan’ın Tahran büyükelçiliğine saldırması ve Arabistan’ın bu durumu bahane ederek İran ile diplomatik ilişkilerini kesmesini ve iki ülkenin gelecekte ilişki ufkunu da şöyle değerlendiriyor:
Arabistan ve İran ilişkileri, bölgede kriz fay hatlarının harekete geçmesi, Arabistan’ın İran’a karşı Arap Afrikan İslam konsensüs sağlamaya yönelik algresif politikası, Riyad’ın bölge gelişmelerinde Tel aviv ile eşgüdümlü hareket etmeye başlaması ve Donald Trump’ın yönetiminin Tahran’ın Ortadoğu bölgesindeki gelişmelerde rolünü kısıtlamaya çalışması gibi durumlara bakıldığında normalleşmeyeceği anlaşılıyor. Yani bu dört önemli değişken birbiriyle uyumlu hale geldikçe ve öte yandan Tahran ve Riyad arasında arabuluculuk çabaları başarısız kaldıkça, iki ülke arasındaki ilişkilerin aynı gergin haliyle devam edeceği söylenebilir.