Para, savaş, terör; Trump neyin peşinde? - 1
“Süt veren bir inek gibidir, süt verdiği sürece onu sağacağız”.
Bu cümle belki de Amerika Başkanı Donald Trump’ın Arabistan ziyareti ile ilgili niyetini açıkça ortaya koyan en güzel cümlesidir. Ancak öyle bir niyet ki Trump’ın bu ülkeye ziyareti ile güttüğü diğer hedeflerle yan yana gelince çelişkiler yumağına dönüşüyor.
Evet, Trump sonunda Amerika’dan çıktı ve bu ülkenin 45. Başkanı sıfatı ile ilk yurtdışı ziyaretini gerçekleştirdi, gerçi diğer bir çok icraatı gibi bu ziyaretin de normal çerçevelerin dışında olmasına çaba gösterdi.
Amerika Başkanı Donald Trump seleflerinin aksine Paris veya Londra veya Torento’ya gitmedi. Trump terörle mücadele ve dinlerarası diyalog sloganları ile ilk yurtdışı ziyaretini, Amerikalıların bizzat itiraf ettiği üzere dünyada yeni terörizmin beşiği ve eski radikalizmin çıkış noktası olan bir ülkeye yaptı. Trump Arabistan’dan sonra da işgal altındaki Filistin’e ve oradan da Vatikan’a gitti ve sözde tüm dünyaya ve tüm dinlerin mensuplarına hitaben barış mesajı verdi. Trump en son da dünyanın dev ekonomilerinin İtalya’da düzenledikleri zirveye katılarak dünyada servetin adil bir şekilde dağılmasından dem vurdu. İşte bu yüzden Trump’ın ilk yurtdışı ziyaretinin çelişkiler yumağına dönüştüğünü söylüyoruz.
Sözün başında söylenmesi gereken şu ki Trump’ın ziyaret etmek ve üzerinde durmak için seçtiği ülkeler ve konular seçim kampanyaları sırasında açıkladığı programları ile tamamen çelişmektedir. Trump Arabistan gibi terör beşiği bir ülkede terörle mücadele arıyor, işgal altındaki Filistin’de Netanyahu gibi bir caninin yanında durup barıştan dem vuruyor ve Vatikan’da dinlerin eşitliği ve özgürlüğü sloganı atıyor.
Her halükarda Donald Trump’ın bir kaç günlük ziyareti bir kaç boyutta irdelenebilir. Bu boyutların arasında Amerika’nın iç kamuoyu boyutu, askeri ve güvenlik boyutu olan Arapları razı tutmak ve tabi korsan İsrail’in güvenliğini temin etmek ve mali boyutu daha çok önem arz ediyor.
Amerika Başkanı Donald Trump ilk yurtdışı ziyaretini dini bir ziyaret olarak gerçekleştirdi ki bu da Amerika kamuoyu için yeni bir fenomendir. Trump Amerika’nın Avrupalı müttefiklerinin başkentine gitmedi, bilakis İslam’ın zuhur ettiği Arabistan topraklarına gitti ve oradan da Yahudilerin kendilerince kendilerinin en kutsal kenti saydıkları işgal altındaki Kudüs’e gitti ve en son da Hristiyanlığın başkenti ve merkezi Vatikan’a geçti.
Aslında Trump Amerika kamuyonuna dinlerarası diyalog ve farklı düşüncelerin arasında teamül peşinde olduğu düşüncesini empoze etmeye çalıştı, fakat tüm bunlar Trump’ın ırkçı yaklaşımı ve özellikle İslamofobia anlayışı ile tamamen çelişki ve tezat arz etmektedir. Hatırlandığı üzere Trump Başkan seçilmeden ve beyaz saraya girmeden önce defalarca Müslümanlara saldırdı ve onları terörist hitap etti ve daha sonra da beyaz saraya girer girmez ilk icraatı yedi İslam ülkesinin vatandaşlarına ABD’ye giriş kısıtlaması getirdi.
Öte yandan Amerika Başkanı Donald Trump için bazı İslam ülkeleri liderleri ile bir araya gelmesi için geniş tedarik görülmesi ve 55 İslam ve Arap ülkesinin liderlerinin bu zirveye katılması, Amerika yönetiminin Başkan Trump’a ve İslamofiba meselesine bakışını değiştirme üzerinde hesap açtığını gösteriyor. Trump bundan önce Müslümanları terörist ilan ediyor ve Amerika topraklarına girmelerine mani oluyordu, oysa şimdi Riyad’da İslam ülkelerinin liderlerine ne kadar onlardan daha akıllı olduğunu söylüyor ve onlara İslamî radikalizm tabir ettiği durumla mücadele yollarını öğretiyordu.
Bu çelişkinin ikinci boyutu daha önce de belirtildiği üzere Trump’ın ilk yurtdışı ziyaretinin ilk durağı olarak terör beşiği ve insan hakları ihlalleri rekortmeni Arabistan’ın seçilmesiydi. İdam sayısı, medya özgürlüğünün yokluğu, halkın kendi kaderinde hiç bir rolü olmaması, savaş çığırtkanlığı, bölgede ve dünyada radikal akımları gizlice desteklemesi, hepsi Arabistan’ın insan hakları karnesinde yer alan kara lekelerdir. Arabistan aynı zamanda Yemen milletine yıkıcı ve kanlı bir savaş dayatmış ve binlerce savunmasız sivili katletmiştir. Hal böyleyken Trump bu ziyareti sırasında Suud rejimi ile 110 milyar dolar değerinde silah ve mühimmat satışı ile ilgili bir anlaşma imzalıyor. Bu anlaşmada gözetilmeyen tek şey insan hakları ve en çok gözetilen şey de İsrail’in güvenliğine zarar gelmemesidir.
Amerika’nın Suud rejimine sunduğu pakette, hali hazırda bir tek Yemen’de kullanılabilecek türlü füzeler ve bombalar yer alıyor. Bu süper anlaşmada ayrıca Arabistan’ın Kızıldeniz üzerindeki sultasını takviye etmesi ve bunun sonucu olarak da Yemen’e yönelik deniz kuşatmasını güçlendirmesi için savaş gemileri ve ayrıca İran’ın füze gücünden duyulan kaygıyı hafifletmek için füze savunma sistemi yer alıyor. Oysa Suud rejimi rüyalarında gördüğü ve en azından kağıt üzerinde korsan İsrail’in güvenliğini tehlikeye atabileceği yazılan F 35 savaş uçaklarının izine rastlanılmıyor. Gerçekte Trump’ın Suud hanedanına yaptığı bu açık destek bir yandan bu rejimin Yemen milletine yönelik saldırılarını nicelik bakımından arttıracak ve öbür yandan da Yemen’de Husi hareketini bastırmakta elini açık görme bakımından Arabistan için manevi güçlü bir destek olacaktır.
Aslında Amerika Başkanı Trump’ın Amerika çıkarlarını her şeyin üstünde tutması ve hatta binlerce masum insanın hayatını hiç sayması hiç kuşkusuz Yemen’de ve hatta dünyanın başka bölgelerinde daha fazla insanın ölümüne yol açacağı kesindir.
Her halükarda iktisadi hedefler, Trump’ın ilk yurtdışı ziyareti için Arabistan’ı seçmesinde çok etkili olmuştur. Nitekim 110 milyar dolarlık silah satışı anlaşmasından başka Arabistan rejimi Amerikan ekonomisi üzerinde 45 milyar dolar yatırım sözü verdi.
Gerçekte Donald Trump bu ziyaretinde Amerika’yı süt veren bir inek gibi sağma sözünü en iyi şekilde yerine getirdi ve ardından Ortadoğu uzlaşma müzakerelerini ihya etmek amacıyla işgal altındaki Filistin’e geçti.
Ancak Trump’ın bu konuda başarılı olabilmesi yolunda iki büyük engel veya daha doğru söylemek gerekirse iki büyük çelişki göze çarpıyor. İlk konu Trump’ın Amerika büyükelçiliğini Tel aviv’den Kudüs’e taşıma ile ilgili tutumunun Filistinli grupların kırmızı çizgisi olması ve ikinci konu da David Feridman’ı Amerika’nın Kudüs’teki büyükelçisi seçmesidir. Feridman Amerikalı diplomatların arasında İsrail’e en yakın olanlardan ve yine ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasının en sıkı savunucularından biridir, öyle ki bu konuda hatta Donald Trump’ı bile sollamıştır. Bu duruma Donald Trump’ın Yahudi damadı Jared Kuşner’in yüksek nüfuz gücünü de eklemeliyiz. Gerçekte İsrail’in en ciddi hamilerinden biri olan Donald Trump’tan başka etrafındakiler ve takımına aldığı adamların hemen hemen tümü Filistin’in yeminli düşmanlarından oluşuyor.
Amerika Başkanı Donald Trump ziyaretinin devamında Vatikan’a geçti ve böylece burada dinlerarası diyalog düşüncesini tamamlamak istedi. Trump Vatikan’dan ayrıldıktan sonra da İtalya’ya geldi ve dünyanın yedi üstün ekonomisinin kurduğu G 7 liderler zirvesine katıldı.
Trump’ın G 7 zirvesine katılması önceki hareketleri gibi çelişkilerle doludur. Trump “Önce Amerika” sloganını tüm faaliyetlerinin başında tutarken ve iktisadi oturumlarda seleflerine nazaran daha fazla ABD çıkarları diye bağırırken, işi hatta ABD’nin BM’ye ödediği üyelik parasına ve dünyada büyük insani krizlere yardım eden uluslararası yardım kuruluşlarına yaptığı mali yardımlara kadar indirgedi. Amerikalı yetkililer şimdiye kadar bir çok kez Amerika’nın bu alanlara yatırdığı paraların azaltılmasından ve bunun bir bölümünü başka iktisadi güçlere yüklemekten söz etti.
Gerçi Donald Trump belki de bu ziyaretleri sırasında açıkladığı tüm hedeflerine ve gerçek niyetlerine ulaşamadı, fakat dünya tarihi nerede para ve güç yan yana gelirse orada biraz temkinli olmak gerektiğini göstermiştir.
Amerika Başkanı Trump’ın damadı ve Arabistan’a silah satışının beyni Jared Kuşner, 1 Mayıs tarihinde Suud yetkililerinden oluşan üst düzey bir heyeti kabul etti ve böylece Arabistan’a 110 milyar dolarlık silah satışı anlaşmasının düğmesine bastı. Bu proje Trump’ın Riyad ziyaretinin gündeminin başına yerleşti. Independent gazetesi Jared Kuşner’in o gün 110 milyar dolarlık silah anlaşmasını gündeme getirdiğini ve Trump’ın Arabistan ziyareti sırasında imzalanacağını yazdı. İki taraf savaş uçağı ve gemisi ve güdümlü bombalardan oluşan silah listesi üzerine müzakere etti.
Ancak bu oturumda Amerikalı yetkililerden biri Arabistan’ın balistik füzelere karşı kullanmak üzere gelişmiş bir radar sistemini satın almasını gündeme getirdi. Amerikalı bazı yetkililer ise olayı şöyle anlattı: bu sistemin maliyeti çok yüksek olduğundan sorun oluşturuyordu. Jared Kuşner oturum sırasında Lockheed Martin firmasının Başkanı Marillyn Husen’le telefonla görüştü ve fiyatı düşürüp düşüremeyeceklerini araştırmasını istedi. Kuşner’in misafirleri oturumda olumlu cevap beklerken, Husen meseleyi araştıracağını bildirdi.
Aslında Trump’ın damadı Kuşner’in bu silah anlaşmasına kişisel müdahalesi, Trump başkanlığındaki beyaz saray takımının normal protokollerin dışında her türlü anlaşmayı imzalamaya hazır olduğunu gösterdi. Kuşner’in bu müdahalesi ayrıca Amerika yönetiminin Ortadoğu bölgesine yönelik tutumunu değiştirmek istediğini ortaya koydu. Trump yönetimi söz konusu 110 milyar dolarlık anlaşmayı Amerika’nın Fars körfezinin güvenliğine yönelik yükümlülüğünü yeniden ihya etme simgesi olarak imzalamak istiyor , fakat Amerikalı eski yetkililer, eski Başkan Obama’nın Arabistan ile silah anlaşması 115 milyar dolar değerinde olduğunu ve daha önce yeni anlaşmada yer alan bazı silahların satışını onayladığını belirtiyor.
Obama’nın başkanlığı döneminde savunma bakanının uluslararası güvenlikten sorumlu yardımcısı olarak görev yapan Derek Çalt şöyle diyor: her iki taraf bu meseleyi Amerika ile Fars körfezinde yer alan Arap emirlikleri ile işbirliğinde yeni bir dönem olarak telkin etmeye çalışıyor, ancak burada değişen tek şey, Arabistan rejiminin hali hazırda doğrudan Trump ailesinden biri ile taraf olmasıdır Suud rejimi ile bir başkanın damadı ile oturup anlaşma imzalaması gayet normal bir durumdur. Oysa ne beyaz saray ve ne de Lockheed Martin firması Kuşner’le Husen arasında geçen telefon görüşmesi veya bu büyük silah anlaşması hakkında görüş beyan ediyor. Gerçi Kuşner’in bir oturumun ortasında askeri bir müteahhit firma ile telefon görüşmesi anormal bir durumdur, ancak Amerikalı eski ve yeni yetkilileri bu meselenin illegal bir durum olmadığını vurguluyor.
Lockheed Martin firması Tud anti füze sistemini üreten tek firmadır ve Kuşner’ın bu yaptığı, Trump’ın geçen Şubat ayında Husen’i F 35 savaş uçaklarının fiyatını düşürmesi için aramasını hatırlatıyor. Beyaz saray yetkilileri şöyle diyor: Kuşner iktidarın el değiştirdiği sıralarda Suud hanedanı üyeleri ile temasa geçmeye başladı. Yine Trump geçen Mart ayında beyaz sarayda Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Salman’la görüştüğü sırada da Kuşner oradaydı.
Newyork Times gazetesi Mayıs ayında düzenlenen oturum sırasında Kuşner’in Amerika ile Arabistan arasındaki stratejik ilişkilerin araştırılmasını önerdiğini yazdı. Ancak yetkililer Kuşner’in Arabistan ile silah anlaşması imzalanması için sarf ettiği çaba Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve milli güvenlik konseyini de kapsayan geniş bir çerçeveyi kapsadığını belirtiyor. Söz konusu yetkililer ayrıca silah satışı anlaşması Trump’ın Arabistan’a düzenlediği iki günlük ziyaretinin gündem maddelerinin sadece birini oluşturduğunu, kral Salman’la görüşmek, FKİK liderleri ile oturum, Arap İslam ülkeleri liderleri ile zirve ve terör ve radikalizmle mücadelede yeni bir merkezi ziyaret etmek de gündem maddeleri arasında yer aldığını ifade ediyor.
Amerika Başkanı Donald Trump Arabistan’da yaptığı konuşmalarında İslam dünyasından radikalizm dalgası ile mücadelede birlik olmalarını istedi. Aslında Trump’ın sözünü ettiği birlik ve ittifak, Amerika’nın müttefiklerinin İran’a karşı daha ciddi tavır koymaları ve bu bölgede güvenlik baskısı konusunda işbirliği sözü vermeleriydi.
Obama yönetimi Yemen’de sivillere karşı kullanılmasından korktuğu için Arabistan’a güdümlü bomba satışını reddetmişti, ancak Trump yönetimi bu tür silahların Arabistan’a satışını serbest bıraktı ve şimdi bu silahlar 110 milyar dolarlık anlaşmada yer alıyor.