Balfour bildirisi; Britanya’nın İslam dünyası için şom mirası
İngiltere Başbakanı Teressa May, Balfour bildirisinin yayımlandığı şom günün 100. yıldönümü arifesinde yaptığı açıklamada, bu bildirinin yayımlanmasından gurur duyduğunu belirtti.
İngiliz Başbakan May böyle düşünüyor olabilir, ancak görünen o ki Britanya halkı onunla aynı duyguyu paylaşmıyor ve bir çok medya ve siyaset çevresi yüz yıl önce bir İngiliz yetkilinin bu hareketini dünya için şom bir miras olarak tanımlıyor. Üstelik May’in bu açıklaması Filistin milleti ve daha genel kapsamda Arapların ve Müslümanların yüz yıllık kanayan yarası üzerine tuz serpmek gibiydi.
Bilindiği üzere Britanya’nın dönem Dışişleri Bakanı James Arthur Balfour’un 2 Kasım 1917 tarihinde Britanyalı Yahudilerin lideri ve ünlü bankacı Lionel Walter Rothschild’e yazdığı 67 kelimelik mektup tarihin akışını değiştirdi ve Ortadoğu bölgesine yüz yıldır devam eden savaş ve yıkımı armağan etti.
Bu mektup Britanya devletinin dünya Yahudilerine bir vatan inşa etme yönünde tarihi sözünü içeren bir mektuptu. Bugün bu mektup Balfour bildirisi adı ile anılıyor. Bu bildiri Rothschild’in dışında uluslararası siyonizm örgütünün dönem Başkanı Hayyim Viezman ve ayrıca Balfour bildirisinin yazılması ile sonuçlanan müzakerelerde anahtar rol ifa eden Polonyalı gazeteci ve dil bilimcisi Nahom Sokolov’un lobi çalışmalarının ürünüydü.
Balfour bildirisi yayımlandığı günlerde Filistin’in 600 binlik nüfusunun sadece yüzde on kadarı, yani 60 bini Yahudilerden oluşuyordu. Yahudi ünlü tarihçi Avi Shlaim, İngiliz diplomat Balfour bu hareketi ile Yahudilerin gönlünü kazandığını, fakat milyonlarca Arabın haklarını inkar ederek onları gözardı ettiğini belirtiyor. Ancak Britanya’nın bu sansasyonel hareketi ve kararı hakkında en çok görüş beyan eden bir başka Yahudi ünlü yazar Arthur Koestler önemli bir noktaya işaret ederek şöyle diyor: Belki de tarihte ilk ve son kez bir millet bir başka millete üçüncü bir milletin toprakları üzerinde yerleştirilecekleri yönünde söz veriyor.
Bu arada Balfour bildirisi yayımlandığı günlerde Britanya’da bazı Yahudi yetkililerin de bu bildiriyi eleştirdikleri anlaşılıyor. Britanya’nın dönem bakanlarından Edwin Montegio ve yine Britanya parlamentosunun üyelerinden Philip Magnus, Balfour’un bu hareketine şiddetle muhalefet eden iki Britanyalı Yahudi yetkiliydi. O dönemde siyonistlerin dışında dünya Yahudileri, Yahudiliği bir ümmet olarak değil, sadece bir din ve bir inanç olarak kabul ediyordu. Magnus, Filistin’de sırf Yahudi kültür merkezi açılması gerektiğini savunan ve Balfour’un verdiği sözün Filistin’de şiddet olaylarını tetikleyecek olan bir karar olduğuna vurgu yapan Yahudi şahsiyetlerden biriydi.
Ancak Balfour bildirisi yayımlandıktan sonra siyonist akımlar ilk kez Filistin topraklarında Yahudi bir vatan kurma hedefini takip etmeye başladı. Gerçekte uluslararası siyonizm hareketinin kurucusu Benyamin Teodor Hertzel uzun yıllar bu amaca, yani Yahudilere bir vatan bulma amacına ulaşmaya çalışmış, fakat bir türlü başarılı olamamıştı .
Birinci dünya savaşında siyonizm hareketi iyice dağılmaya başladığında, Britanya Yahudileri bu ülkenin üst düzey yetkililerine verdikleri rüşvet karşılığında Yahudi vatan sözünü alma fırsatını buldu. Bu yüzden aslında Balfour bildirisi yoruma açık bir bildiridir ve siyonist rejim İsrail bir çok durumda bu bildiriden işgal ettiği topraklara musallat olma yolunda yararlanmıştır.
Aslında Britanya devleti bu bildiriyi yayımlayarak başka çıkarları da gözetliyordu. Balfour bu bildiriyi yayımlayarak bir yandan başta Britanyalı Yahudiler olmak üzere Avrupalı Yahudilerin desteğini kazanmayı başardı ve öbür yandan bu bildiriden Britanya imparatorluğunun çıkarları doğrultusunda yararlandı. Bu çıkarlardan biri, Süveyş kanalı üzerinde tam sulta kurmaktı. Bu kanal Britanya’nın Asya ve özel olarak Hindistan üzerindeki sultasında esas rolü ifa eden bir kanaldı. Bu yüzden siyonistlerin Filistin topraklarına yerleştirilmeleri bir nevi Britanya’nın sömürücü politikaları çerçevesindeydi. Üstelik siyonistler de işgal ettikleri bölgelerde hüküm sürmek için Britanya’nın aynı sömürücü yöntemlerini izlemeye başladı.
Balfour bildirisi milyonlarca Filistinlinin avare olması ve temel haklarının çiğnenmesine yol açtı. Hatta hali hazırda bile Balfour bildirisinin bir bölümünde Filistin’de Yahudi olmayan toplumların medeni ve dini haklarının ihlal edilmemesi gerektiği üzerine yapılan vurgu gözardı ediliyor ve siyonistler bu bildiride ancak siyonistlerin çıkar ve maslahatını gözetleyen maddelerini göz önünde bulunduruyor. Gerçi Britanya devleti de ancak bu bildirinin birinci bölümünde Filistin topraklarında Yahudilere bir vatan sözüne bağlı kaldığı ve ikinci bölümünü yani Filistinlilerin haklarına yönelik yükümlülüklerini göz ardı ettiği gözleniyor. Nitekim Britanya devletinin mandalık konusunda yaygın olan örf ve adetlerden açıkça sapması, bu ülkenin Lordlar kamarasını 1922 yılında Britanya’nın Filistin mandalığı hakkında izlediği politikaların suç olduğunu ve Filistinlilerin haklarının çiğnendiğini itiraf etmeye zorladı, ancak Britanya yönetimi Lordlar kamarasının bu kararını umursamadı.
Britanya devleti Balfour bildirisi yayımlandıktan sonra uluslararası hukukta bir ilke olan mandalık ilkesine uymadı. Mandalık ilkesine göre bir devlet, mandalığını üstlendiği ülkenin halkına siyasi, iktisadi ve sosyal kurumlarını kurmalarına yardımcı olmalı ve o milletin bağımsızlığı için gereken zemini hazırlamalıdır. Ancak Britanya devleti tam tersine Filistin milletinin kurumlarını bastırmaya ve ezmeye başladı
Britanya devletinin bu yöndeki icraatından biri, Filistin halkının inkılabını ve intifada hareketlerini bastırmak ve bu milleti haklarından mahrum bırakmak üzere Filistin’in yargı sistemini değiştirmekti. Britanya devleti yine aynı doğrultuda siyonistlerin Filistin topraklarına göç sürecini kolaylaştırdı ve siyonist yerleşkelerin inşaatına yardımcı oldu ve sonuçta buraya göç ettirilen siyonistlere Yahudi kimlik ve milliyet yarattı. Bundan başka mandalık yıllarında Filistin’de sadece Yahudiler yargıç ve savcı olabiliyordu ve böylece Filistin milletinin hak arayışları ta ilk aşamalarda bastırılıyordu.
Balfour bildirisi yayımladığı günden siyonist rejim İsrail’in şom varlığı ilan edildiği güne kadar Filistin milleti işgale uğrayan ülkelerinde en az altı kez intifada hareketi başlattı. Bu hareketler 1920, 1921, 1933, 1929, 1936 ve 1939 yıllarında yaşandı, fakat her defasında siyonistlerin milis örgütleri ve terör çeteleri Britanya devletinin yardımları ile bu intifada hareketlerini bastırdı. Siyonistlerin milis örgütlerinden biri Hagana terör örgütüydü. Bu örgütün Britanya istihbaratı tarafından kurulduğu ve teröristleri de Britanya istihbaratı tarafından eğitildiği yönünde güçlü kanıtlar bulunuyor.
Bu yıl Britanya devleti Balfour bildirisinin şom mirası ve milyonlarca Arap ve Filistinli vatandaşın yaşamı üzerindeki olumsuz etkisini gözardı ederek Balfour bildirisinin yayımlandığı günün 100. Yıldönümünü kutlayacaklarını açıkladı. Ancak bu karar sert itirazlar ve tepkilerle karşılaştı.
Britanya devletinin bu kararına itiraz eden Filistin özerk teşkilatı temsilcisi Manuel Hassasian, Britanya devleti Filistin milletinin mirasını elinden aldığı ve avarelerden oluşan bir kuşak yarattığı bir kararla iftihar etmek istediğini belirtti. Hassasian ayrıca Britanya devletinin asıl özür dilemesi ve Balfour bildirisinin 100. Yıldönümü kutlamalarını da iptal etmesi gerektiğini vurguladı.
Halihazırda Britanya’da yaklaşık 14 bin kişi bir tomarı imzalayarak Britanya devletinin Filistin milletinden resmen özür dilemesini istedi.
Gerçekte Balfour bildirisinin 100. Yıldönümünü kutlamak, Britanya devletinde hala devam eden sömürü mantığının bir nevi onayı sayılır. Britanya devlet adamları hala Filistin milleti hakkında işledikleri cinayetlerin ve milyonlarca Filistinlinin yaşamını etkileyen uygulamaları yüzünden bu milletten özür dilemek yerine Balfour bildirisini büyük bir kazanım niteleyerek onunla onur duymaya devam ediyor.