ABD ve Arabistan; petrol karşılığında güvenlik öyküsü - 1
https://parstoday.ir/tr/radio/west_asia-i91981-abd_ve_arabistan_petrol_karşılığında_güvenlik_öyküsü_1
Amerika’da Donald Trump döneminin başlaması ile birlikte Washington ile Riyad ilişkileri de şimdiye kadar görülmemiş bir işbirliği sürecini başlattığı gözleniyor.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Aralık 11, 2017 16:33 Europe/Istanbul

Amerika’da Donald Trump döneminin başlaması ile birlikte Washington ile Riyad ilişkileri de şimdiye kadar görülmemiş bir işbirliği sürecini başlattığı gözleniyor.

Amerika Başkanı Trump Başkan seçildikten sonra ilk yurt dışı ziyaretini Arabistan’a gerçekleştirdi. Arabistan kralı Salman bu ziyareti fırsat bilerek çok sayıda Arap İslam ülkesinin liderlerini veya temsilcilerini Riyad’a çağırdı ve Donald Trump ile görüştürdü. Daha sonra da sıra anlaşmaların imzalanmasına geldi ve çağın anlaşması olarak adlandırılan 450 milyar dolar değerinde anlaşmalar imzalandı.  Amerika ve Suud rejiminin üst düzey yetkilileri arasında imzalanan anlaşmalardan 110 milyar doları askeri ve savunma alanındaydı ki bu da dünyada silah anlaşmalarında yeni bir rekor olarak kayda geçti. Anlaşmaların sonunda da ABD Başkanı Trump Suud prenslerine kılıç dansını icra etti ve yine geleneklere aykırı bir harekette Riyad’dan doğrudan Tel aviv’e geçti.

Ancak Trump’ın ziyaretinden hemen sonra yaşanan beklenmedik bir gelişmede Suud rejimi Arabistan’ın genç ve maceracı veliaht prensi Muhammed bin Salman’ın direktifleri doğrultusunda Katar’a iktisadi kuşatma uygulamaya başladı. Bundan hemen sonra da bin Salman Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi Riyad’a çağırdıktan sonra burada istifaya zorladı ve İran İslam Cumhuriyeti aleyhinde şiddetli bir sözlü savaş başlattı.

Bu eğilim Arabistan’ın Amerika yönetiminin Batı Asya bölgesine karşı stratejisinde yeni bir rolü üstlendiğini ortaya koyuyordu. Peki ama bu yeni rolün ne gibi boyutları vardır?

Bu sorunun cevabı için bundan bir kaç onyıl öncesine, yani yeni yeni kurulan Arabistan’ın kralı Abdulaziz bin Suud’un petrol kaynaklarını dış tehditlere karşı korumak için Amerikalıların kucağına düştüğü günlere geri dönmek gerekir.

İkinci dünya savaşını takip eden çalkantılı yıllarda Arabistan kralı Abdulaziz, ülkesinin petrol kaynaklarını Amerika’nın petrol kartellerine adeta peşkeş çekerek bunun karşılığında bir yandan güvenliğe kavuşmak ve öbür yandan Suud hanedanının Arabistan üzerindeki hakimiyetinin sürdürülmesini güvence altına almak istedi. Nitekim o günlerin üzerinden yaklaşık 80 yıl geçtiği bir sırada Amerika ile Arabistan arasında petrol karşılığında güvenliğin güvence altına alınması yönünde karşılıklı bir ilişki ve bağımlılık söz konusu olmuştur.

Gerçekte bugün Amerika’nın başını çektiği Batı ekonomisi, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Arabistan’ın petrolünden yararlanmaksızın bekasını sürdüremez ve yine dünyanın en büyük petrol kaynaklarının güvenliği de dünyanın en büyük askeri gücü yani Amerika’nın desteği olmaksızın temin edilemez. Hatta Arabistan’ın dönem elebaşıları Filistin milletinin ülküsünü ve Arap ümmetini İsrail’in tecavüzlerine karşı savunmak için 1973 yılında petrol ambargosunu organize ettiğinde bile Washington ile Riyad arasındaki petrol karşılığı güvenlik ilişkisi kesilmedi. Nitekim Suud rejimi Amerikalıların küçük bir tehdidi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı ve Amerikalı yetkililer de bunun kaşılığında Arap dünyasının kaygılarının bir bölümünü sadece sözde değil, pratikte de gözetlemeyi kabul etti.

Buna rağmen İran’da Batı yandaşı şah rejimi iktidarın başında bulunduğu sürece Amerika ile Arabistan ilişkileri en çok iktisadi korulara ve petrol piyasalarının istikrarı üzerinde dönüyordu.

İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslam inkılabından sonra Amerika’nın 1960 ve 1970’li yıllarda izlediği Ortadoğu politikasının iki temel direğinden biri çökmüş oldu. O güne kadar Amerikalıların Ortadoğu bölgesi üzerindeki sultası İran’la siyasi – askeri ve Arabistan ile iktisadi-mali sütunlarına dayanıyordu. Ancak İran İslam Cumhuriyeti nizamı Amerika’nın bölgeye yönelik politikalarına ve sultasına karşı çıkmaya başlar başlamaz, Amerika’nın siyasi ve askeri destekleri de Arabistan’a doğru yön değiştirmeye başladı.

Irak’ın baas rejimi ordusunun 1981 yılında İran topraklarına saldırması, Amerika ve Arabistan elebaşılarına aralarındaki ilişki seviyesini geliştirme fırsatı sağladı. Suud rejimi İran’a dayatılan savaş sırasında Tahran yönetimini baskı altında tutmak için Amerikalı yetkililerin talebi üzerine petrol fiyatı savaşını başlattı ve o güne kadar görülmemiş indirimler yaparak petrol fiyatlarını 10 doların altına indirdi. Bu strateji sadece İran, Irak ve Arabistan’ın ekonomisine darbe indirmekle kalmadı, aynı zamanda ABD ve AB ekonomisini de geliştirdi ve bu ülkeler enerji fiyatlarının düşmesinden nemalanarak üretimlerini arttırdı ve milyonlarca yeni istihdam alanı açtı. Daha sonraları petrol fiyatı savaşı etkisini kaybedince Suud rejimi bu kez Amerika’dan silah almaya ve Saddam rejimine sunmaya başladı, Saddam rejimi de bu silahları İran milletine karşı kullandı.

Suud hanedanının dayatılan savaş sırasında Saddam rejimine hibe ettiği petrol paraları bu kanlı savaşı uzattığı gibi Amerika ve Avrupa’da silah sektörünü da kalkındırdı. Suud rejiminin Amerika’nın güvenlik talebi üzerine attığı bir sonraki adım, bu rejimin ve Kuveyt’in petrol tankerlerine üçüncü bir ülkenin bayrağını takmak oldu ki bu da ilk kez ABD savaş uçaklarının Fars körfezine girmesine yol açtı. Bu hareket Amerika’nın Fars körfezinde askeri varlığını genişletmesinin başlangıcı oldu ve bir kaç yıl sonra da Irak’ın Kuveyt işgali bahanesi ile doruk noktasına ulaştı.

Irak’ın Kuveyt topraklarına saldırmasından önceki yıllarda Suud rejimi her yıl Amerika ve Avrupa’dan milyarlarca dolar değerinde en yeni silahları ve askeri teçhizatı satın alıyordu. Arabistan bu alımları için düşmanlara karşı bu ülkenin güvenliğini temin etmeyi bahane ediyordu. Buna karşın Saddam yarım gün zarfında Kuveyt topraklarının tümünü işgal ederek Arabistan’ın petrol kuyularının yakınlarına kadar ilerlediğinde, Suud ordusu Amerika’dan satın aldığı onca gelişmiş silaha rağmen Irak rejimine karşı koyamadı. O sırada Arabistan’ın dönem kralı Fehed, Amerika’nın dönem Başkanı baba Bush’a bir mektup yazarak Arabistan’ın güvenliğini temin etmek üzere bu ülkeye bir kaç yüz bin Amerikalı asker sevketmesini istedi.

Bu yüzden bazı uzmanlar Kuveyt topraklarının Saddam rejimi tarafından işgal edilmesi ve ardından Amerikalı askerlerin Arabistan’a sevkedilmesini, Washington yönetiminin Ortadoğu ve Fars körfezi bölgesine askeri açıdan musallat olmak için önceden planladığı bir kumpas olarak değerlendirdi. Bu uzmanlar gündeme getirdikleri tezin ispatı için Amerika’nın Bağdat’taki dönem büyükelçisinin Saddam ile görüşmesinde beyaz sarayın Arap ülkelerinin arasındaki anlaşmazlıklara karışmayacağını söylemesini hatırlatıyor. Nitekim Saddam bu cümleyi duyduktan sonra Amerikalıların Kuveyt çıkarmasına tepki vermeyeceğini zannederek bu operasyonu gerçekleştirdi. Ancak ne var ki Saddam’ın bu hareketinden hemen sonra Amerika Fars körfezinden enerji sevkiyatını güvence altına alma bahanesi ile Arabistan’a 50 bin asker konuşlandırma planını hazırladı.

Kuveyt’in kurtuluşu ile sonuçlanan birinci Fars körfezi savaşı sırasında Arabistan anahtar rol ifa etti. Aslında Amerikalı askerlerin Arabistan’daki askeri üsleri kullanmadan Irak savaşında zafer kazanması çok zor olurdu. Böylece petrol karşılığında güvenlik denklemi bir kez daha birinci Fars körfezi savaşı sırasında kendini gösterdi. Suud rejimi petrol ihracatını sürdürmek ve ABD’nin bölgeye yaptığı çıkarmanın faturasını ödemekle kendi güvenliğini Saddam’ın hırsına karşı güvence altına aldı ve Amerikalılar da ilk kez stratejik önem arz eden Fars körfezi bölgesinde Suud rejiminin paraları ile daimi askeri üsse kavuştu.

Birinci Fars körfezi savaşının son bulmasından sonra Riyad ile Washington arasındaki ilişkiler daha da güçlendi. Şimdi Irak’ın zayıflamasından İran karşısında doğan boşluktan kaygı duyan bu iki ülke bir kez daha dikkatlerini İran üzerinde odaklamaya başladı. Amerika Suud ittifakı İran’a karşı programlarını ilerletebilmek için Amerikalı askerlerin Arabistan’daki üssünü havaya uçurmayı ve böylece İran’la mücadele için bir bahane oluşturmayı denedi. Ancak bu ikilinin bu politikası İranlı yetkililerin akılcı ve barışçıl politikası sayesinde başarısızlıkla sonuçlandı.

Daha sonra bölgede bazı terör örgütleri türedi ve Amerika ile Arabistan bir kez daha İran ile mücadeleye başladı.

Bu gelişmelere paralel olarak Amerika ile Arabistan ilişkileri bu kez El-Kaide adında yeni bir bileşenin etkisi altında kaldı. El-Kaide ve dönem lideri Usame bin Ladin aslında Amerika ve Arabistan’ın Afganistan’da kızıl orduya karşı siyasi ve güvenlik işbirliğinin ürünüydü. Bu örgütün Ruslar Afganistan’dan geri çekildikten sonra varlık zaruretini yitirmesi gerekiyordu, ancak Kuveyt işgali ve Arabistan kralının Amerika’dan Arabistan’a asker gönderme talebinden sonra örgüt mahiyet değiştirdi ve bu kez Suud rejimi ve Amerika’nın düşmanı gibi oldu.

El-Kaide yolun başında milis bir grup ve Suud hanedanının iktidarına karşı çıkan bir örgüttü, fakat Amerikalıların da katılığı bir süreçte El-Kaide, faaliyet alanını Arabistan topraklarının dışına taşıdı ve bir sonraki adımda Amerika’nın bölgede askeri varlık yolunu açtı.

Gerçekte El-Kaide, Amerika ile Arabistan arasındaki derin ilişkilerin çok tuhaf bir öyküsüdür. Amerikan tarihinde yaşanan en büyük terör saldırısından sorumlu tutulan El-Kaide , Amerika’nın Ortadoğu bölgesinde en güçlü müttefik olan bir ülkenin para ve ideoloji destekleri ile güçlenmişti. Bu konu sadece El-Kaide için geçerli değil, aynı zamanda tekfirci IŞİD terör örgütü de Suud prensleri ve Arabistan’ın sözde hayır kurumlarının parası ile şekillendi ve kameraların karşısında Amerikalı rehinelerin kafasını kesti.

Buna karşın Amerika El-Kaide ve IŞİD gibi radikal ve şiddet yanlısı terör örgütlerinin baş hamisi ve çıkış noktası olarak bilinen Arabistan’ı terörle mücadele savaşında en yakın müttefiki olarak adlandırıyor. Bu durum, Amerika ile Arabistan ilişkilerinde petrol karşılığında güvenlik denklemini hala ayakta tuttuğunu gösteriyor, öyle ki hatta IŞİD gibi şiddet ve terörün simgesi olan örgütler bile bu ilişkileri etkileyemiyor.