ABD ve Arabistan; petrol karşılığında güvenlik öyküsü - 2
Geçen bölümde Amerika ile Arabistan arasındaki ilişkilerin nasıl petrol karşılığında güvenlik ekseninde şekillendiğini anlattık.
Bir başka ifade ile dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Arabistan Amerika’ya ucuz petrol ihracatını garanti ederken, bunun karşılığında da dünyanın en büyük askeri gücü yani Amerika da Arabistan’ın güvenliğini temin etmeyi kabul etti.
Bu karşılıklı ilişki özellikle İran’da İslam inkılabı 1979 yılında zafere kavuşmasından sonra daha da güçlendi ve Amerika resmen Amerika’nın Ortadoğu bölgesinde güvenlik danışmanı ve işgüzarı olarak boy göstermeye başladı.
Geçen bölümde ayrıca bölgede Suud rejiminin petrol dolarları ve sapkın vahabi tarikatının ideolojisi temelinde şekillenen tekfirci terör örgütleri de bu iki ülkenin ilişkilerinde etkili olduğunu anlattık.
Bugünkü sohbetimizde ise dünyada terörle mücadele ettiğini iddia eden Amerika gibi bir devletle bölgede IŞİD ve El-Kaide gibi tekfirci terör örgütlerinin baş hamisi olan Arabistan gibi bir ülkenin arasındaki stratejik ilişkilerin nasıl korunabildiğini irdelemek istiyoruz. Bu soruya verilecek cevap petrol karşılığında güvenlik öyküsünü daha iyi anlamamıza vesile olacaktır. Ancak bunu daha iyi anlayabilmek için 11 Eylül 2001 Salı gününe dönmek gerekir. O güneşli sabah günü, 15’i Arabistan uyruklu olan 19 teröristin kaçırdığı dört yolcu uçağı Amerikan tarihinin en büyük terör hadisesine sebebiyet verdi.
Amerika’nın Newyork kentinde dünya ticaret merkezinin ikiz kulelerinin çökmesi ve Washington kentinde Pentagon binasının bir bölümünün yanmasının ardından Amerika devleti küresel terör tabir ettiği duruma karşı savaş ilanında bulundu. Amerika’nın dönem Başkanı oğul Bush 11 eylül 2001 terör saldırısından sonra 19. yüzyılın vahşi batı edebiyatından ilham alarak bu savaşta kim bizimle değilse, karşımızdadır, dedi. Bir başka ifade ile o günlerde Amerika ile dostluk veya düşmanlık kriteri, başka ülkelerin Amerika’nın El-Kaide örgütüne karşı açtığı savaşa eşlik etmesi şeklinde belirlendi.
Buna karşın Amerikalı yetkililer Arabistan’ı terörle mücadelelerinin merkezine yerleştirmekten kaçındı. Hatta oğul Bush yönetimi kamuoyunun tüm itirazlarına karşın kongrenin iki partisinin üyesi olduğu komisyonun 11 Eylül 2001 terör saldırısı ile ilgili hazırladığı 40 sayfalık raporu gizli ilan ederek Arabistan rejimi veya Suud prenslerinin bu terör saldırısını işleyenler ve azmettiricileri ile ilişkilerinin gizli kalmasını istedi. Oysa daha sonraları uçakları kaçıran bazı teröristlerin Arabistan’ın Washington büyükelçiliğinden siyasi ve mali destek aldıkları ve hatta doğrudan yardım gördükleri açıklandı. Ancak buna karşın Amerika devleti 11 eylül hadisesinin intikamını almak için Suud rejiminin El-Kaide terör örgütünü kurmakta ifa ettiği rolü gözetlemek yerine Afganistan’da Taliban örgütüne karşı bir savaş başlattı ve böylece kısa yoldan zafer elde etmek istedi.
1 eylül 2001 terör saldırısının ertesi gününden itibaren Amerika ile Arabistan ilişkileri değişmeye başladı. Gerçi Arabistan eskisi gibi Amerika elebaşılığındaki batıya ucuz enerji temin etme görevini sürdürüyor ve Amerika da Arabistan’ın güvenliğini temin etme yükümlülüğünü yerine getiriyordu, fakat buna rağmen Amerikalı yetkililer Arabistan’ın siyasi – kültürel düzeninin içinden yıkıcı bir tekfirci terörist gücün doğmakta olduğunu fark ederek bu gerçekten kaygı duymaya başlamıştı. Görecede küçük ve bastırılabilecek bir güç gibi gözüken bu güç yavaş yavaş büyüdü ve büyüdükçe büyüdü, ta ki Irak’ta yaşanan bir dizi siyasi gelişmenin ardından IŞİD adında tekfirci bir terör örgütü türedi.
Batılı istihbarat servislerinin raporlarında itiraf edildiği üzere, IŞİD sapkın vahabi tarikatı ve Suud prenslerinin görecede hayır kurumları maskesi altında yaptıkları mali yardım olmasaydı asla şekillenemezdi. Bu örgüt ilkin Batılı radikal medya organları İran ve şii nüfuzunun yayılma tehlikesi adı altında propagandasını yaptıkları durumla mücadele edecekti, bu yüzden tekfirciler bazı ehli sünnet milis güçlerin arasında hakim olan Amerikan karşıtı duyguları İran’a ve şii Müslümanlara doğru saptırdılar ve böylece Irak’ta Saddam sonrası dönemde Amerika’nın bölgedeki varlığını pekiştirmeye başladılar.
Buna karşın 20 yıl önce Afganistan’da yaşanan yanlış, yani Batı’nın sovyetler birliği ile mücadele için kurdukları örgütlerin kontrolü Batı’nın elinden çıktığı ve El-Kaide kabusu oluştuğu gibi, yeniden ve bu kez IŞİD konusunda yaşandı ve IŞİD bu kez onu kuranları ve destekleyenleri tehdit etmeye başladı ve korkunç insani facialara yol açtı. Suud rejiminin siyasi ve kültürel düzeni El-Kaide terör örgütü konusunda yolunu hızla bu örgütten ayırdı ve bu örgüte karşı tavır koydu. Ancak tekfirci IŞİD terör örgütü konusunda Arabistan içinde bazı güçlü akımlar uzun süre bu örgütü desteklemeyi sürdürdü. Bu tutum Amerikalı yetkilileri paniğe sürükledi ve onları IŞİD’in Arabistan’daki mali ve ideolojik destek kaynakları konusunda bir çare düşünmeye zorladı.
Öte yandan Suud rejimi boş oturmadı ve savaşı Irak arenasından Suriye’ye çekerek ve Amerikalı yetkililere Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı devirme sözü vererek onların dikkatini tekfirci terör örgütleri üzerinden saptırarak Suriye’nin siyasi nizamına doğru çevirdi. Bu arada petrol karşılığında güvenlik denkleminin gölgesi de Amerikalı yetkililerin Suud rejiminin tekfirci akımlarına desteklerini etkiliyordu. Yine Washington’daki Suud lobileri de harekete geçti ve Amerikalı karar merkezlerinde petrol gelirinden yüz milyonlarca doları dağıtarak bazı Amerikalı vatandaşların Suriye’de IŞİD canileri tarafından kafalarının kesilme olayı iki ülkenin ilişkilerini daha da vahim hale getirmesini engellemeye çalıştı.
Aslında bu çabalar uzun süre sonuç verdi ve Amerikalı yetkililer tekfirci IŞİD terör örgütünün Arabistan’daki vahabi çevrelerin himayesi altında bulunduklarını dile getirmekten kaçındı. Ta ki Washington ile Riyad arasında 2014 ve 2015 yıllarında petrol fiyatı üzerinde görüş ayrılığı beyaz sarayın Suud hanedanının tekfirci teröristleri desteklediği yönünde eleştirilerde bulunmaları için zemin hazırladı. O yıllarda Amerika ve Suud rejimi İran’a baskı uygulamak için dünya petrol piyasalarında fiyatları düşürme stratejisini izlemeye başladı. Bu zümrenin amacı İslamî İran’ı nükleer meselesi hakkında geri adım atmaya zorlamaktı.
Ancak bu stratejik işbirliğinin ardında dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Arabistan ve dünyanın en büyük Shil petrolü üreticisi olan Amerika arasında iktisadi çıkar çatışması cereyan ediyordu. Amerikalılar Shil petrolünü çıkarmakla petrol ihraç eden bir ülke konumuna gelmek istiyordu. Ancak Arabistan Shil petrolü dünya piyasalarına girdiği takdirde bu ülkeye düşen payı kaybetmekten korkuyordu. Nitekim bu durumda Arabistan Amerika için önemini de yitirecekti. Bu yüzden Suud rejimi petrol fiyatlarını Amerikalı rakipleri Shil petrolünden vazgeçecek noktaya kadar düşürdü.
Fakat Suud rejiminin bu iktisadi savaşta başarılı olması Amerikalı yetkililer için tehlike çanlarını çalmaya başladı ve böylece Washington yönetimi 11 Eylül 2001 olaylarından 15 yıl geçtiği bir sırada terör hamilerine karşı adaleti uygulama başlığı altında bir yasa çıkardı. Jasta adı ile anılan bu kanun 11 eylül 2001 terör saldırısında hayatını kaybedenlerin yakınlarına terör hamisi ülkelerin hakkında dava açma ve tazminat alma hakkını tanıyordu. Bu yasa tasarısının kongrede ele alındığı sıralarda ise 11 eylül terör saldırısını düzenleyen 19 kişiden 15 kişinin Arabistan vatandaşı olduğu için bu ülkenin riske girdiği anlaşıldı.
O günlerde Suud rejimi yasa tasarısı onaylanırsa Amerika’daki 750 milyar dolarlık sermayelerini bu ülkeden çekme tehdidinde bulundu. Kuşkusuz bu hareket Amerikan ekonomisine ağır darbe indirecekti. Hatta Amerika’nın dönem Başkanı Obama iki ülke arasındaki derin ilişkileri korumak için kongrenin kararını veto etme riskini de üstlendi ve böylece Amerika’nın iktisadi çıkarları ile terör saldırıları mağdurlarının çıkarları arasında birinciyi tercih edeceğini ortaya koydu.
Buna karşın Suud rejimi ve hatta beyaz sarayın beklentisinin aksine Obama’nın vetosu hiç bir muhalif oy olmaksızın kongrede iptal edildi. Bu konu Suud rejiminin Amerikalı yetkililere yedirdiği ve karşılığında Riyad’ı desteklemelerini ve terör örgütleri ile bağlantısını gözardı etmelerini beklediği paraların pek işe yaramadığını gösterdi.
Öte yandan son bir kaç yılda Amerikalı bazı seçkin şahsiyetlerin ve medya organlarının arasında Suud rejimine yönelik eleştirilerin artması dikkat çekiyor. Bu kesim defalarca Arabistan’a hakim olan siyasi kültürün Batı kültürü ile tezat arz ettiği ve sonuçta Amerikalıların çıkarlarını tehlikeye atacağı uyarısında bulundu. Bu kesim ayrıca Arabistan’ın başta yeni genç vehiaht prensi Muhammed bin Salman olmak üzere yeni yöneticileri hakkında uyarılarda bulundu ve bin Salman’ın izlediği yol, bölgede sonunda müttefiklerine karşı kılıç çeken yeni bir Saddam’ın türemesiyle sonuçlanacağını vurguladı. Bu kesim Arabistan’ın Bahreyn’i işgal etmesi, Yemen’e savaş dayatması, Katar’a iktisadi kuşatma uygulaması ve Lübnan Başbakanını azletmesi gibi hareketlerin Arabistan’ın yeni yöneticilerinin tek yanlı tutumu ve sorumsuzca hareketlerinin örnekleri olduğunu ve kontrol altına alınmadığı takdirde sonunda Washington’a karşı birer tehdit oluşturacağını vurguladı.
Gerçi Amerika’da Donald Trump Başkan seçildikten sonra Washington ile Riyad ilişkileri bir kez daha geleneksel petrol karşılığında güvenlik eksenine oturdu. Özellikle bin Salman Suud hazinesinin kapılarını Donald Trump’ın yüzüne açarak onu Riyad’ın dört dörtlük hamisi yaptı. Trump ABD Başkanı olarak ilk yurt dışı ziyaretini Arabistan’a yaptı ve Suud rejimi ile 450 milyar dolar anlaşma imzaladı.
Trump Washington’a geri döndüğünde Arabistan ziyaretinin getirilerini üç kelimede iş, iş, iş şeklinde özetledi.
Buna karşın görünen o ki şimdiye kadar görülmemiş bu iktisadi ilişkilerin ardında bazı gelişmeler Amerikalı bazı siyasi ve fikri elit kesimin Arabistan’ın genç veliaht prensinin maceracılığı ve Suud prenslerinin tekfirci terör örgütlerine desteklerinden duydukları kaygıları devam ettiği anlaşılıyor. Kuşkusuz bu durum gelecekte petrol karşılığında güvenlik denklemini bozabilecek bir durumdur.