Dünyanın bir ucunda Apartheid’ın sonu ve başka ucunda devamı
https://parstoday.ir/tr/radio/world-i132007-dünyanın_bir_ucunda_apartheid’ın_sonu_ve_başka_ucunda_devamı
Dünya takviminde 30 Haziran günü, uluslararası düzeyde önemli bir hadise olan 1991 yılında Güney Afrika’da beşeriyet karşıtı Apartheid politikasının lağvedildiği gün olarak kayda geçen bir gündür.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Haziran 29, 2019 19:52 Europe/Istanbul

Dünya takviminde 30 Haziran günü, uluslararası düzeyde önemli bir hadise olan 1991 yılında Güney Afrika’da beşeriyet karşıtı Apartheid politikasının lağvedildiği gün olarak kayda geçen bir gündür.

30 Haziran 1991 tarihinde ırkçılığın en barbarca şekli olan ve yıllarca Güney Afrika’nın ırkçı rejimi tarafından siyahilere ve renkli derililere dayatılan ve tüm imtiyazları sadece bu ülkede yaşayan ırkçı beyaz azınlığa tanıyan Apartheid rejimi resmen feshedildi.

Bugün 30 Haziran 2019 günündeyiz. Bugün bu tarihî hadisenin yıldönümüdür. Bu çerçevede sizler için hazırladığımız kısa bir sohbeti sunmak istiyoruz

Apartheid, Güney Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelen bir sözcüktür. Bu sözcük aslında bir ülkede iktidarı elinde bulunduran bir grup tarafından o ülkede yaşayan diğer ırklara ve etnik gruplara mensup olan insanlara karşı uygulanan dini ve etnik ırkçılığı ve sosyal ayrılığı ifade ediyor.

Bir başka tabirle Apartheid belli ırklara mensup olan insanları ayrı alanlarda tutmak ve onları yine belli mahallelerde ve eyaletlerde ikamet etmeye zorlamak ve her türlü sosyal, siyasi ve iktisadi haklardan ve eğitim ve gelişme imkanlarından mahrum bırakmaktır. Gerçekte Apartheid bir nevi kölelik düzeni sayılabilir. Bu düzende azınlık olan bir kesim ırk bakımından farklı olan çoğunluğu istediği biçimde sömürüyor.

Güney Afrika ülkesinde beyaz azınlığın çoğunluk konumunda olan siyahilere yönelik ağır ırkçı politikaları 17. yüzyılın ortalarından itibaren şekillenerek gelişmeye başladı. Ancak bu politikalar 1948 yılında ve milli partinin iktidarın başına geçmesi ile birlikte Apartheid adı altında resmiyet kazandı.

1953 yılına gelindiğinde Apartheid politikası ve ırkçılık ve beyazların başka ırklara yönelik üstünlük iddiası ile mücadeleyi bastırma süreci şiddet kazandı. O yılda Güney Afrika’da siyahileri ve renkli derilileri bastırma süreci geniş boyutlara ulaştı ve daha da organize bir şekilde bastırıldı.

Irkçı Apartheid politikasına göre Güney Afrika’da yaşayan yüzde 20’lik beyaz azınlık bu ülkenin üstün ırkı olarak tanındı ve ülkenin kaderi bu zümrenin eline geçti. Buna göre siyahilerin beyazlarla evlenmeleri yasaklandı ve siyahiler her türlü siyasi faaliyetten ve siyasi mevkilerden men edildi.

O yıllarda beyazların çıkardığı yasalara göre beyaz nüfus Güney Afrika’nın seçkin vatandaşları sayıldı ve her türlü kültürel, siyasi, sosyal ve iktisadi imtiyazlar bu kesime verildi.

Gerçekte o dönemde Güney Afrika camiası resmen ikiye bölünmüştü ve bir tarafta iktidarı elinde bulunduran beyazlar ve öbür tarafta siyahiler ve renkli derililer yer aldı.

Öte yandan bu iki kesimin arasında çizilen sınırlarla ilgili yasalar çok keskin hale getirildi. Bir başka ifade ile bu iki kesimle ilgili her şey farklı oldu. Buna göre beyazların üniversiteleri ve okulları siyahilerin eğitim merkezlerinden ayrıldı ve iki kesimin eğitimine tahsis edilen bütçelerin arasında da derin uçurumlar oluştu. Beyazlar eğitim alanında en mükemmel imkanlardan yararlanıyor ve okulları ve üniversiteleri dünyanın en üstün okulları ve üniversiteleri ile rekabet ediyordu. Oysa siyahilerin eğitim merkezlerine tahsis edilen bütçeler yok denecek kadar azdı ve okulları ve üniversitelerinin hali içler acısı durumdaydı.

BM genel kurulu ise Güney Afrika’da devam eden bu ırkçı düzenle mücadele etmek için 30 Kasım 1973 tarihinde 3068 sayılı kararnameyi çıkardı. Bu kararname ile Apartheid ırkçılık olarak suç sayıldı ve bu suçu işleyenlerin cezalandırılması öngörüldü. Uluslararası bir konvansiyon olan bu kararnamede Apartheid resmen uluslararası suç ilan edildi ve insanlık karşıtı bu politikayı teşvik edenler veya işbirliği yapanlar veya uygulanması için komplo düzenleyenlerin bu amelleri suç olarak tanımlandı ve bu suçları işleyenlerin ilgili mahkemelere sevk edilmeleri kararlaştırıldı.

Bu gelişmenin ardından Güney Afrika rejiminin uyguladığı insanlık dışı ırkçılık ve Apartheid politikası uluslararası camiayı daha da öfkelendirdi. Gerçi Güney Afrika’nın Apartheid rejimi ile sıkı sıkı ilişkileri bulunan Amerika, İngiltere ve diğer bazı ülkeler bu ırkçı rejimle ilişkilerini sürdürme kararı aldı, fakat diğer birçok ülke bu ırkçı rejimle ilişkilerini kesmeye başladı.

Uluslararası camianın ve kamuoyunun muhalefetleri ve ayrıca Nelson Mandela liderliğindeki siyahilerin mücadelesi sonunda Apartheid adlı insanlık dışı politikanın 30 Haziran 1991’de lağvedilmesine yol açtı.

Aralık 1993 tarihinde Güney Afrika’da siyasilerle beyazlara eşit hakları tanıyan yeni anayasa Güney Afrika parlamentosunda onaylandı ve siyahilerin de katıldığı 1994 yılındaki ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerini tam 27 yıl boyunca Apartheid rejimin hapishanesinde yatan siyahi lider Nelson Mandela kazandı. Gerçekte Mandela’nın 11 Şubat 1990 tarihinde hapishaneden çıkması Güney Afrika’da siyahilerin haklarının ihya edilmesi ve Apartheid rejimin çökertilmesi için bir başlangıç noktası oldu. Mandela ve arkadaşları ve Güney Afrikalı siyahilerin verdiği mücadele Afrika kıtasında ve dünya genelinde demokrasi kavramının daha da aydınlanmasına vesile oldu.

Gerçi Nelson Mandela ömrünün büyük bir bölümünü Apartheid ile mücadele uğruna harcadı, ancak günümüzde halâ başta Batı Asya bölgesi olmak üzere dünyanın bazı bölgelerinde yeni Apartheid anlayışına şahit olmaktayız. Yeni Apartheid rejimlerinin en bariz örneği, Filistin topraklarını işgal eden siyonist rejim İsrail’dir. Bu rejim Filistin topraklarını kana bulayan ve günden güne ırkçı Apartheid politikasını şiddetlendiren bir rejimdir.

Eldeki kanıtlara ve belgelere göre, siyonist rejim İsrail, Güney Afrika’nın Apartheid rejiminin en yakın müttefiklerinden ve ortaklarından biriydi. Eli kanlı siyonist rejim bugün resmen ve açıkça işgal ettiği Filistin topraklarında ırkları bir birinden ayırma politikasını uyguluyor. Örneğin siyonist rejim, Batı şeriada inşa ettiği yerleşkelerde Filistinlilerin yaşamasını yasaklıyor ve ayrıca işgal ettiği Filistin topraklarında Filistin halkında gasp ettiği arazilerde, başka yerlerden getirdiği siyonistlere yüzlerce yerleşke inşa ediyor.

Filistin enformasyon merkezi Ekim 2006 tarihinde yayımladığı bir raporda şu ifadelere yer verdi:

Kudüs’ü işgal eden gaspçı rejim, Batı şeria’da çeşitli yüzölçümlerinde 505 siyonist yerleşke ve Kudüs’te de 93 siyonist yerleşke inşa etti. Bu yerleşkelerin toplam nüfusu ise bir milyonu aşkındır. Bu yerleşkeler siyonistleri iskan ettirmek için inşa ediliyor, oysa Filistinlilere inşaat için izin verilmiyor ve yapılan inşaatlar türlü bahaneleri ileri sürerek imha ediliyor.

İşgal altındaki Filistin’de uygulanan yeni Apartheid’ın en bariz örneklerinden biri, siyonist parlamentoda 2018 yılında onaylanan etnik yasaydı. Bu yasanın 15 maddesi bulunuyor. Yasanın birinci maddesi Filistin coğrafyasına getirilen siyonistlerle dünyanın başka bölgelerinde yaşayan Yahudilerin arasında bir bağ kurularak hepsi bir bütün olan tek mille şeklinde tanıtılmaya çalışılıyor. Bu madde ayrıca Filistin’le ilgili olarak kendi kaderini belirleme hakkını da sözde Yahudi kavmi ile Filistin toprakları arasında kültürel, tarihî ve dini miras temelinde tanımlamaya çalışıyor. Oysa İsrail resmen bir işgal rejimidir ve UNESCO’nun kararnamelerine göre Yahudi kavmi ile Filistin toprakları arasında hiç bir kültürel, tarihî ve dini miras bağı bulunmamaktadır.

Siyonist rejim parlamentosunun onayladığı ırkçı Apartheid yasası ayrıca Arap Filistinlilerin kendi kaderini belirleme hakkını yok sayarak bu hakkı sadece siyonistlere tanıyor.

Yasanın 4. maddesinde de işgal altındaki Filistin’in resmi dili İbranice olarak ilan ediliyor ve Arapçaya özel durumlu bir statü tanıyor. Oysa Arapça Filistin coğrafyasında yaşayan nüfusun yarısından fazlasının dilidir ve 2018’7e çıkarılan bu ırkçı yasadan önce Arapça, resmi dil olarak kabul edilmişti.

Gerçekte Tel aviv rejiminin mazlum Filistin milletine karşı ırkçı uygulamaları ve politikaları, Güney Afrika’nın merhum lideri Nelson Mandela’nın torunu Nkosi Zwelivelile Mandela’nın sert eleştirisine yol açtı. Nkosi Mandela şöyle diyor:

Baskıcı İsrail rejimi Güney Afrika’daki Apartheid rejiminden daha beterdir.

Mandela bir süre önce İngiltere’nin The Guardian gazetesinde yayımlanan makalesinde ırkçı İsrail rejiminin mazlum Filistin milletine karşı uygulamalarına işaret ederek şöyle yazdı: Benim ülkem uzun süredir ırkçı azınlığın iktidarından kurtuldu, ancak dünya halâ Apartheid cinayetlerinden kurtulamadı. İsrail’ın Filistinlilere karşı ırkçı yasaları ve politikaları ile Güney Afrika’daki eski Apartheid düzen arasında korkunç benzerlikler bulunuyor.

Nkosi Mandela makalesinin devamında şöyle diyor:

Tel aviv rejiminin Han El-Ehmer köyünü yıkma ve orada yaşayan Filistinlileri köyden kovma yönündeki son kararı İsrail’in Apartheid rejiminin işlediği cinayetlerinin bir örneğidir.

Mandela Gazze şeridinde Filistinli protestocuların eli kanlı İsrail rejimi tarafından katliam edilmesini, Güney Afrika’da Sharp Fill katliamına benzetti. Bu katliam 1960 yılında Apartheid rejimin güvenlik güçleri tarafından bu bölgede yaşayan siyahilere karşı uygulanmıştı.

Gerçek şu ki, gerçi günümüz dünyasında siyasi düzenler Apartheid temelinde olan ve ırkçı mahiyeti bulunan rejimlere destek vermiyor. Fakat burada birçok insan, madem öyleyse, neden İsrail Amerika’nın sınırsız desteği ile ırkçı politikalarını sürdürüyor? sorusunu sormadan edemiyor.

Acaba uluslararası camia geçmiş yıllarda yaptığı gibi şimdi bu şom fenomenle mücadele etmek istemiyor mu?

Kuşkusuz Güney Afrika’da 30 Haziran 1991 deneyimi ve bu ülkede Apartheid rejimi feshedilmesi uluslararası camianın yeni Apartheid ile dünyanın neresinde olursa olsun, istisnasız mücadele etme beklentisini doğruluyor.012