İnsan hakları, çelişkiler kıskacında
Batının İran gibi bağımsız ülkelere yönelik temelsiz raporlar etrafında insan hakları ile ilgili iddiaları, artık tekrarlanan bir konu haline gelmiştir.
Son günlerde bu alanda yayınlanan son raporlarda siyasi baskı etkinliği açıkça görülmektedir. Sizleri bu konuda hazırladığımız özel sohbeti dinlemeye davet ediyoruz.
İran İslam Cumhuriyeti yargı Kurumu insan hakları komitesi sekreteri ve uluslararası işlerden sorumlu yardımcısı Ali Bakırı Keni, Birleşmiş Milletler insan hakları raportörünün, İran'da insan hakları durumu ile ilgili en son raporunu reddederek, söz konusu raporların genelde terörist gruplar ve İran İslam Cumhuriyeti'ne düşman olan ülkelere bağlı gruplar tarafından ileri sürülen iddialar, suçlamalar ve yanlış bilgiler üzerine hazırlandığını belirtti.
Bu konu insan hakları meselesine yönelik görüşlerde çelişkilerin yaşanması ve Sonuçta insan hakları raporlarına güvensizliğe sebep olmuştur. Bu süreç pratikte insan hakları kurumlarını gerçek konumlarından uzaklaştırmıştır .
Sosyal adalet ve barış aktivisti ve araştırmacısı Robert Fantina batının insan hakları konusundaki çelişkileri ve siyasileşmesi konusunda şöyle diyor:
İnsan haklarından söz edilince ilk önce nasıl bir anlam taşıdığını görmek gerekiyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Birleşmiş Milletler genel kurulunun 10 aralık 1948 tarihinde Paris oturumunda Amerika'nın da aralarında olduğu 48 ülke tarafından onaylandı. Bu bildirgede insan hakları ilkeleri detaylarına kadar belirlenmiş ve uluslararası düzeyde desteklenmesi gerekiyor; fakat Amerika batılı ülkeler tarafından onaylanan bu bildirgeye uygun olarak davranmıyor."
Maalesef Amerika ve aralarında Fransa, İngiltere ve Kanada gibi kendilerini dünyada insan hakları savunucusu olarak tanıtan, fakat Amerika siyasetlerine paralel olarak davranan bazı ülkeler bu konuda ayırımcı ve insaftan uzak tutum izliyorlar. İnsan hakları her insanın çeşitli açılardan yararlanması ve sahip olması gereken hukukun bir parçası olması gerekirken, eşitlik, özgürlük ve adalet bu bağlamdaki kriterlerden bazılarıdır. Bu yüzden insan haklarını kişisel görüşler ve tek yanlı olarak bir topluma dayatılmayacaktır; her kültür ve ekol ise kendi öğretileri, kültürel ve sosyal yapısına ve de din ve mezhebine uygun olarak insan haklarını tanımlıyor.
Halihazırda insan hakları temeli, 10 aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler genel kurulunda bir bildiri şeklinde onaylanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesidir. Insan hakları Evrensel bildirgesinin 1. Maddesinde, insan hakları temelini oluşturan 3 ana ilkeyei yani eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkelerine değinilmiştir. Fakat bu ilkeler bizzat insan hakları bildirgesinin kurucuları tarafından ayaklar altına alınıyor. Bu meselenin sebebini insan haklarını bir araç olarak kullanılmasında aramak gerekiyor.
Hiç şüphesiz insan hakları konusuna yaklaşım her türlü siyasi görüşten uzak olarak, insan haklarını da her türlü ırk, din ve milliyetten uzak şekilde olması gerekir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi fakat pratikte diğer milletlere Kendi görüşlerini dayatma aracına dönüşmüştür ve batı, işte bu yoldan kendi kültür ve normlarını diğer ülkelere sulta kurmak için kullanıyor. Bu süreç ise ilahi emirlere inanan toplumlarda ahlaki ve dini inançlar ayrıca kültürel değerlerdeki farklılıklara rağmen insan hakları kriterlerinin tek yönlü olması anlamına geliyor.
Batı tarafından insan Hakları kavramlarının diğer toplumlara tek yanlı olarak dayatılması insan haklarına değersel bakış açısı ile maddi bakış açısı arasında temel farklılıkların göz ardı edilmesine sebep olmuştur. Örneğin, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde dikkate alınmayan sömürgeciliğin yasaklanması ve onunla mücadele hakkı ya da insan hayatına saldırıya karşı mücadele hakkı veya ahlaki yolsuzluklardan uzak temiz bir ortamda yaşam hakkı ve dini inanç güvenliğine sahip olma hakkı gibi insan hayatıyla ilgili bazı haklara değinilebilir, fakat İslami İnsan Hakları Bildirgesi'nde bu önemli konular dikkate alınarak açıkça belirtilmiştir.
İnsan hakları İslami Bildirgesi, insan haklarının İslam şeriatına göre, insanın zati değerleri ve kerametinden kaynaklandığı, Allah'ın en iyi ümmet olarak bildiği İslam ümmetinin Evrensel risalet ve görevi olduğunu belirtiyor; gerçi insan toplumu, maddi ilimlerde birçok alanda ilerlemeler kaydetmiştir fakat kendi uygarlığı ve haklarını desteklemek için iman ve maneviyata kesinlikle ihtiyacı olduğu inkar edilemez.
Bu farklılıklar insan hakları konusunun batının çelişkili girişimleri ile bir nevi ikilem ve çelişkiye saplanmış olduğu ve bazı siyasi yaklaşımların insan hakları kurumlarının gerçek anlamda kendi çalışma misyonlarından uzaklaştığını gösteriyor. Birleşmiş Milletler üye ülkelerinde insan hakları Bildirgesi maddelerinin gerçekleşmesini denetlemekle görevli olan insan hakları konseyi de bu önemli sorun ile karşı karşıya bulunuyor.
Amerika ve batılı ülkeler ile ortak çıkarları olması nedeni ile bölgedeki çocuk katili rejimlere dokunulmazlığına karşı bağımsız milletlere yönelik insan hakları raporlarında çelişkili standartlarının uygulanması ve seçici yaklaşım, bu ikilemin ürünü olmasına ilaveten uluslararası insan hakları kurumları ve teşkilatların konumunun zayıflaması ve alçalmasına sebep olmuştur.
Birleşmiş Milletler'de İran İslam Cumhuriyeti temsilci yardımcısı ve elçisi İshak Al-ı Habip bu konuda şöyle diyor:
"Demokrasi ve insan haklarının en büyük düşmanları, onları kendi duş siyasetinde, sömürgeci çıkarların a karşı olan diğer Milletler ve yasal hükümetlere karşı bir araç olarak kullananlardır, bu yüzden söz konusu güçlerde insan hakları ile ilgili konularda köklü bir tezat söz konusudur.”
Birleşmiş Milletler insan hakları raporlarına yönelik en temel eleştirilerden biri, siyasi baskı ve nüfuzlardan etkilenmesi ve siyasi bağnaz hedeflere yönelik insan hakları konusunda tutum sergilemesidir. Birleşmiş Milletler insan hakları Konseyi'nin İran'a karşı son bildirisi bu açıdan ele alınmalıdır. Birleşmiş Milletler insan hakları Konseyi, garez-kar son raporunda İran'ı insan haklarını ihlal etmekle suçluyor.
Ali Bakırı Keni, insan haklarının Batı medyası tarafından bir araca dönüştüğüne işaretle "İran halkının hakları çiğnendiğinde, insan hakları Konseyi özel raportörü ve Birleşmiş Milletler'in bu konuda hiç konuşmadıklarını" belirtiyor.
İnsan hakları konseyi İran ile ilgili son raporu aslında gündem saptırmak ve siyasi sahtekarlıktan başka anlamı olmayan siyasi garezlerde bulunan çürümüş iddiaların tekrarıdır.
Her gün dünyanın çeşitli bölgelerinde insan haklarının açıkça ihlal edilmesi ile yaşanan kötü olaylar, siyasi hedeflerin batının insan hakları iddialarının maskesi altında gizlenmesinin sonucudur. Afganistan ve Irak'ta yaşanan savaşlar ayrıca Filistin ve Yemen’de Amerika'nın desteklediği çocuk katili rejimlerin günlük saldırıları ve de Amerika tarafından mazlum milletlerin gördüğü zulüm, sulta düzeni tarafından açıkça işlenen insan hakları ihlalinin en bariz örneğidir.
Aslında Amerika'nın başta Batı Asya olmak üzere çeşitli bölgelerdeki varlığının şom mirası, insan haklarının açıkça ihlalinden başka bir şey değildir.
İnsan haklarını savunduklarını iddia eden Amerika ve bazı Avrupalı ülkeler Saddam rejimine İran'a saldırısında kimyasal bombalar tedarik ederek en az 100 bin insanın kimyasal saldırılar sonucu ölmesi veya yaralanmasına sebep oldular. Aynı ülkeler kendi karnelerinde 17 bin İranlı vatandaşın katili olan münafıklar terörist grubuna desteği de bulunduruyorlar.
İslam inkılabı rehberi Ayetullah seyit Ali Hamenei bu konuda yaptığı açıklamada şöyle diyor:
“Dünyada Amerika kadar insan haklarını ihlal eden başka bir hükümet yoktur. Amerika ne insan haklarına, ne hürmet, ne insani kerameti ve insanların oylarına inanıyor. Özgürlük meselesi ve insan hakları ve benzeri konularla ilgili Amerika'nın dilinde olanlar ise özgürlüğün alaya alınması ve insan haklarının alaya alınmasıdır.”
Aslında Amerika ve Avrupa ülkeleri göstericileri bastırmak, siyah derileri öldürmek, dini diğerleri ve kutsallıklara hakaret etmek, Müslümanlara eziyet ederek Avrupa Birliği sınırları içinde göçmenlere baskı uygulamayı ifade özgürlüğü ve yasaları uygulama olarak telakki ederek insan haklarını savunduklarını iddia ediyorlar.
Amerika ve Avrupa, İran İslam cumhuriyetini insan haklarını ihlal etmekle suçluyorlar; halbuki İran'da kölecilik, milletleri sömürmek, yerli milletleri yok etmek gibi konular asla yaşanmamıştır. İran İslam Cumhuriyeti nizamı, ırkçılığa karşı yasaya dayalıdır. Uluslararası hukuk açısından İran dini ve ilahi değerleri her türlü hakaret ve saygısızlığı kınayarak reddediyor; üstelik Birleşmiş Milletler'in itiraf ettiği üzere İran toprakları, sığınmacılar için güvenli bir yer ve çeşitli dinlere inananların gelişmesi ve barış içinde yan yana yaşaması için güvenli bir yerdir. İnsan haklarını savunduğunu iddia eden ülkeler, ilahi dinler ve insan haklarına saygı maddeleri içeren İran İslam Cumhuriyeti anayasasına bakmaya bile hazır değiller.
İran İslam cumhuriyeti Anayasası uyarınca dini azınlıklar resmiyete tanınmıştır ve Hristiyanlar, Zerdüştler ve Yahudiler diğer İranlıların vatandaşlık haklarına sahipler. Bu konu anayasanın 4. maddesinde önemle vurgulanmıştır ve buna dayanarak resmi dini azınlıklar İran İslami şura meclisinde 5 milletvekili bulunuyor.
Amerika'da Üniversite Dinleri Profesörü İsmail Faruki şöyle diyor:
“İslami yönetimler altında yaşayan Müslüman olmayan vatandaşlar için genel hukuk çerçevesinde kimlik değerlerini geliştirme hakkı mevcuttur ve Müslüman olmayan vatandaşlar da aynen bu hakları saklıdır.”
İslam Cumhuriyeti nizamı, kendi vatandaşlarının insan haklarını yükseltmeyi sırf ahlaki ve yasal bir sorumluluk değil onu bu ülkenin ulusal güvenliğinin bir paçası olarak bilmekle övünüyor. Tevhidi dinlerin milletvekillerini İslami Şura Meclisinde bulunması ve diğer milletvekilleri gibi aynı haklara sahip olması ayrıca seçmenlerinin kiliselerde sinagoglarda ve kendi dini mekanlarında dini törenlerini düzenleme özgürlükleri, Süryani ve yerel dillerini koruma hakları ayrıca dini azınlıklara ihtisas verilen bütçe, İran İslam Cumhuriyeti'nin, tevhidi dinler ve onlara inananların konusunda gösterdiği saygı ve yaptığı çabalarının sadece bazı örnekleridir.
İran İslam cumhuriyeti her türkü karalama kampanyası, gerçekleri ters gösterme çalışmaları ve oluşturulan ortamlara rağmen ilerici İslami ilkelere ve anayasa uyarınca kendi vatandaşlarının haklarını koruma ve geliştirme bağlamındaki yoluna devam ediyor ve bundan sonra da insan hakları değerlerini koruma yolunda adım atacaktır. İnsan haklarının ulusal, bölgesel ve uluslararası alanda dini taahhütler çerçevesinde ayrıca anayasa, iç yasalar ve uluslararası anlaşmalara bağlı kalarak geliştirmek ve yükseltmek ise İran İslam Cumhuriyeti’nin kendini sorumlu bildiği daimi önceliklerindendir.012