İnsanların Büyük İlaç Firmalarının Kurbanı Olması-2(Son)
https://parstoday.ir/tr/radio/world-i160584-İnsanların_büyük_İlaç_firmalarının_kurbanı_olması_2(son)
son onyıllarda Batılı firmalar tarafından üretilen ilaçlar ve aşıların kullanılmasına şahitlik yaptık. Tabii daha sonra bu ilaçlar ve aşıların gizli katmanları ve dehşet verici sonuçları gün yüzüne çıktı. Bu çerçevede Batılı ilaç ve aşı firmalarının özellikle de Afrika ve diğer bölgeleri deneme çalışmaları için bir hedef olarak gördüğü söylenebilir.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Ocak 27, 2021 06:32 Europe/Istanbul

son onyıllarda Batılı firmalar tarafından üretilen ilaçlar ve aşıların kullanılmasına şahitlik yaptık. Tabii daha sonra bu ilaçlar ve aşıların gizli katmanları ve dehşet verici sonuçları gün yüzüne çıktı. Bu çerçevede Batılı ilaç ve aşı firmalarının özellikle de Afrika ve diğer bölgeleri deneme çalışmaları için bir hedef olarak gördüğü söylenebilir.

Batılı sağlık ve ilaç firmaları hep başka bölgelerdeki ülkeleri laboratuvar ve vatandaşlarını da kobay fare olarak görmüşlerdir.  Bu hususta kaygı verici mesele ise  bu testlerin ve denemelerin çoğunun yasa dışı bir şekilde görünüşte tedavi amacı ile gerçekleştirilmesidir. Bu doğrultuda  test edilen kişiler ise bu aşılar ve ilaçların yan etkilerinden habersiz olarak bu sinsi girişime kurban gidebilirler. Bu yasa dışı testlerin  tekrar gözden geçirilmesi  halinde felaketin ne kadar büyük olduğunun farkına varmak mümkün. 

Afrika kıtasında ölümcül Ebola virüsü göründüğünde  kimi Batılı şirketler  Afrika kıtasında aşiret hayatı sürdürenler, çocuklar ve fakir kesim üzerinde aşı denemeleri yaptılar. Bu arada  testlerin yapıldığı bölgelerin insani ve coğrafi bilgilerinin elde olmaması yüzünden ve de  kimi Afrikalı hükümetlerin sessizliği yüzünden  bu testlerin kurbanlarının adı bile ağza alınmadı. 

Enfeksiyon ve mikrobik hastalıklar uzmanları  Ebola ölümcül virüsünü genetik olarak değiştirilmiş organizmalardan biri olarak  Amerika'nın askeri- sanayi şirketlerinin  üst düzey Apartheid yanlısı Güney Afrikalı yetkililer ile işbirliği halinde yaptığı  biyolojik silah olarak  tanımladılar.  Ebola virüsünün Afrika'da 2013 yılında yayılması özellikle de siyahilerden birçoğunun canını aldı. 

Batılı yazar Horvitzer ise Kritik Bölge isimli kitabında Amerika'nın gerçekte  Ebola virüsünü  kendi ulusal güvenliği ve İsrail'in güvenliğini korumak ayrıca  Güney Afrika gibi Afrika kıtasındaki  Apartheid yanlısı müttefiklerinin  güvenliğini korumak amacı ile ürettiğini söylüyor. 

Batı Afrika bölgesinde Liberya'nın en büyük gazetesi Daily Observer gazetesi ise bilimsel belgeler sunarak Amerika'nin  Ebola virüsünü yapan ülke olduğunu vurguladı ve şöyle yazdı: Amerika, Afrika'da gizli seri operasyonları çerçevesinde " 200 Mutabakatı " adı altında  ölümcül Ebola virüsünü üretmesi ve yaymasını gündeme aldı. "

Liberyalı enfeksiyon ve mikrobik hastalıklar uzmanı Cereal Brodrick ise Amerika'nın Güney Afrika Apartheid hükümeti ile işbirliği çerçevesinde 1975 yılında  gizli bir operasyon çerçevesinde  Demokratik Kongo Cumhuriyetinde  ilk Ebola virüsünü yaydığını bunu da Afrika kıtasında siyahilerin nüfusunun azalması amacı ile yaptığını belirtti. 

1849'da kurulan, dünyanın en büyük ilaç şirketi olan Amerikan ilaç şirketi Pfizer, Afrika'da gizli farmasötik ve ilaç  testlerinin kurucularından biridir.

Şirketin genel merkezi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki koronavirüsün de merkez üssü olan New York'ta bulunuyor! 1990'larda Pfizer, Nijeryalı çocuklar üzerinde, Trovan veya anti-menenjit ilacını test etmeye başladı. Test Kano'da yapıldı ve Nijeryalı çocukların ebeveynleri bile testin türünü ve çocuklarına neden uygulandığını bilmiyorlardı.

Bu deney sonucunda 11 Nijeryalı çocuk hayatını kaybetti. İlacı aldıktan hemen sonra 5 çocuk ve antibiyotik aldıktan sonra da 6 çocuk hemen hayatlarını kaybettiler.   Tabii olay bu noktada bitmedi!

İlacın alınmasının bir sonucu olarak birçok çocuk körlük, sağırlık ve ciddi beyin hasarı ile karşı karşıya kaldı.

Pfizer, deneyi kısa bir süre sonra artan sayıda Nijeryalı kurban yüzünden yasadışı bir şekilde yürütmekle suçlandı. Nijerya hükümeti yaptığı açıklamada, deney sırasında hiçbir çocuğu öldürmediğini söyledi. Pfizer, Nijerya'da yasadışı ve insan hakları karşıtı girişimler yürütme sorumluluğunu üstlenmesine rağmen yıllarca mağdur çocukların ailelerine tazminat ödenmesine direndi.

Bu arada, Batı'daki ilaç şirketleri, bazı Afrika hükümetlerine sübvansiyonlar ve mali yardımlar karşılığında riskli araştırma ve savunmasız insanlar üzerindeki testleri empoze ettiler. Afrikalı hükümetler de bu yardımlar yüzünden seslerini çıkarmadılar ve bu insanlık dışı tavırlara engel olmak istemediler. 

New York Times 31 Temmuz 2007'de "Afrikalılar Batı İlaçlarından Neden Korkuyor" başlıklı bir makalede şöyle yazdı: "Geçtiğimiz yüzyılda Afrika'da (Batılı şirketler tarafından) ilaç ve aşı denemeleri sırasında meydana gelen olaylar korkuya yol açtı. Afrika'da yaşayanlar ilaçlarımızdan ve aşılarımızdan korkmaya başladı. "

Çad, Nijerya ve Burkina Faso, çocuk felcinden en çok etkilenen Afrika kıtası ülkeleridir, ancak vatandaşlarının çoğu çocuk felci aşısı olmaya isteksizdir. Bu ülkelerin vatandaşları aşıların AIDS virüsü veya kısırlaştırıcı maddeler içerebileceğine inanıyorlar; Şimdi ise  korona salgını ile; Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa hükümetleriyle doğrudan ve kapsamlı bağları olan Batı'daki ilaç şirketleri bir kez daha Afrika haritasına bakıyor ve kıtada  ölüm laboratuvarları kurmak için Kara Kıta'daki korona salgınının pik yapmasını bekliyor gibi görünüyorlar.

İki Fransız uzmanın geçen bahar, Mayıs ayında, korona aşısının Afrika halkı üzerinde test edilmesi gerektiğine ilişkin ırkçı sözleri ciddi endişelere yol açmıştı.

Fransa Ulusal Tıbbi Araştırma Enstitüleri direktörü Dr. Camille Loach ve  Paris'teki Couchan Hastanesi yoğun bakım ünitesi başkanı Profesör Jean-Paul Mira, Al Jazeera televizyonuna BCG aşısının etkisini görmek için araştırmaların sürdüğünü söylemişti.Onlara göre bu testler Afrika ülkelerinde Kovid-19 hastaları üzerinde yapılmalı idi. 

Bu sözler, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi kuruluşlar ve dünyadaki birçok insan hakları STK'sı tarafından kınansa da, Fransız ve diğer Batı ülkelerinin onaylanmamış koronavirüs aşılarını Afrikalı erkekler, kadınlar ve çocuklar üzerinde yaygın olarak test etme kararlılığı çok güçlü, hayal edilenden daha ciddi bir gerçekti. 

Mart 2019'da Ruanda'da ilk koronavirüs hastalığı vakası görüldüğünde, bu konu Fransız doktorlar ve diğerlerinin, bu ülkedeki aşı araştırma enstitüleri için  bir bahane haline geldi. Böylece Batılılar onaylanmamış aşıları test etmek için gerekli mazeret buldular.   Aslında Fransa  birçok İranlı hemofili hastalığının kirli kana bulaşma dosyasının da asıl suçlusudur.   İran'a yaklaşık 30 yıl önce Fransa'dan gelen kirli kan vakası, İran'daki en tartışmalı sağlık olaylarından biriydi.

Kirli ve enfekte kanla ilgili Fransız skandalı, 1991 yılında, Fransız L'Événement du jeudi dergisinde Dr. Anne-Marie Casteret tarafından yayınlanan bir makalenin ardından başladı.

Bu makalede Dr. Casteret, AIDS ile enfekte olmuş kan ürünlerinin hemofili hastalarına satışını ve ihracatını ortaya çıkardı ve ardından bu skandalın boyutlarını ortaya çıkaran Blood Scandal kitabını 1992'de yayınladı.

Fransa'daki Mario Enstitüsü, Almanya, İtalya, Arjantin, Suudi Arabistan, Irak, İran ve Yunanistan da dahil olmak üzere  10 ülkede hemofililerin kullanımı için  kan pıhtılaştırıcı faktörlerini  gönderdi. 

Bu kanlar, bir  dizi hemofili ve talasemi hastasının virüse bulaşmasına ve ölmesine neden oldu.

Fransa'daki bazı iddialara göre kan bağışı için ödeme yapılmamıştı, ancak Paris'teki bazı uyuşturucu bağımlılarının bedava sandviç ve kahve için kan bağışı yaptığı ortaya çıktı. Bu virüsün anonimliği ve hakkındaki doğru bilgi eksikliği, bulaşmasını engellemenin doğru yollarını bilmemek, uygun sağlık ve kontrol taramalarının olmaması,  kan kontaminasyonunu tespit etmek ve teşhis etmek için gelişmiş yöntemlerin olmaması ve üreticiler arasında daha hızlı ve daha fazla ilaç ve aşı üretme istekliliği bu skandalın nedenleri arasında örnek gösterilebilir. 

Bu büyük cinayete rağmen Fransa kontamine ilaç sattığı için İran'dan asla özür dilemedi ve tazminat ödemeyi bile reddetti. Tabii ki bu skandal davasındaki ana sanık, Bakan Laurent Fabius'tu. 

O dönemde Fransa başbakanı olan Laurent Fabius  daha öncesinde de Fransa dışişleri bakanı idi. 

Yalnızca Fransa'daki istatistiklere göre, 4 BİN 700 hemofili hastası AİDS'e yakalandı ve bunlar arasından 300'ü öldü. Fransa'nın virüse bulaşmış tıbbi ürünlerini diğer ülkelere satma konusundaki karanlık geçmişi asla unutulmayacak.

Bu ülkelerde üretilen ilaçlara ve aşılara güvensizlik, özellikle koronavirüs pandemisinin tüm dünyada endişe yarattığı ve güvenli ve onaylanmış bir aşı elde etmek için çaba sarf edildiği sırada, belgeler ve tecrübelerden yola çıkılarak öne sürülen bir durumdur.  Şimdi de koronavirüsün sadece bugün insanları kurban etmesi düşünülmemelidir. Bu çerçevede insanların ve gelecek nesillerin de sağlığı  göz önüne alınmalıdır.