Hoşgörü, günümüz dünyasının bir zarureti
Modern dünyada, tolerans ve hoşgörü her zamankinden daha gereklidir.
Günümüz dünyasında, iletişimin gelişmesi, yakınlaşma ve karşılıklı bağımlılık, geniş çaplı göçler ve kentlerin büyümesi ve gelişmesi, toplumsal tavır ve davranışların değişmesine neden olmuştur.
Modern dünyada, tolerans ve hoşgörü her zamankinden daha zaruri hale gelmiştir. İletişimin gelişmesi, yakınlaşma ve karşılıklı bağımlılığa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktaır, zira, dünyanın her noktasının çeşitlilik ve farklılık özelliğiyle belirlendiği için artan hoşgörüsüzlük ve çatışma her hangi bir bölgeye yönelik potanseyil tehdit oluşturuyor.
İnsanların hoşgörü, tolerans ve barış içinde birarada yaşmalarına duyulan ihiyaç sebebiyle BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO üyeleri, Paris'te 25 Ekim'de başlayan ve 16 Kasım 1995'e kadar süren genel kurul toplantısında bir araya gelerek, hoşgörü ilkeler bildirgesini onayladılar.
Hoşgörü ilkler bildirgesinin giriş bölümünde, insan hakları belgelerinin içeriği ve ilkelerine değinilmiştir. Burada, BM antlaşması dikkate alınarak şu ifadeler kullanılmıştır: "Biz BM milletleri olarak, gelecek nesilleri savaş belasından koruma kararı alarak..., insanın temel hakları ve insani kişilik değer ve onuruna inancımızı yenindn deklare etmek suretiyle..., ve bu hedeflere varmak için birbirimizle barış içinde iyi komşuluk manaviyetiyle yaşamayı takdir ediyoruz..." ve de 16 Kasım 1945 tarihli UNESCO anlaşmasında, barışın kalıcı olup sürmesi için insanoğlunun manevi ve rasyonel dayanışması temeli üzerine kurulması gerektiği vurgulanarak, insan hakları bildirgesinde "fikir, vicdan ve mezhep özgürlüğü herkesin hakkıdır" ve " Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir" diye geçen insan hakları bildirgesinin 19. ve 26. Maddelerine işaretle, hoşgörünün sosyal ve ekonomik büyüme ve barış adına zorunlu bir ilk olarak teşvik edilip, yayılması gerektiğinin altını çizmişti.
Hoşgörü ilkeler bildirgesinin girişinde ayrıca hoşgörüye vurgu yaparak, hoşgörüsüzlükler, şiddet, terörizm, yabancıyla mücadele, saldırgan milliyetçilik, azınlıklara karşı ayrımcılık uygulanması ve ırakçılığın artmasından endişe duyulduğna dikkat çekerek, bütün bunların ulusal ve uluslararası düzeyde barış v demokrasinin pekişmesini tehdit ettiği bildirilmiştir.
Hoşgörü ilkeler bildirgesinde, hoşgörü şöyle tanımlanmıştır: "hoşgörü, dünyamızdaki zengin kültür çeşitliklerini kabul edip, ona saygı göstermek ve ifade yöntemleri ve bizim insan olduğumuzun farklı yollarıdır. bilinçlenme, şeffaflık, iletişim, ifade, vicdan ve inanç özgürlüğüyle gelişir. Hoşgörü, anlaşmazlıkta uyumluluktur. Bu sadece bir ahlaki görev değil, hakeza siyasi ve yasal bir ihtiyaçdır."
BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, Dünya Hoşgörü Günü dolaysıyla yaptığı açıklamada ise, hoşgörü kültürüne güç ve kimliği geri kazandırmak için mücadele verilmesine vurgu yaparak, kültürün karşılıklı paylaşımlarla daha zenginleştirilmesi gerektiğini altını çizdi.
Genel Sekreter, tarihi gerçekler ve muhtelif halkların iç içe giren kimlikleri ve zengin kültürlerine işaretle, dünya kültürel varlıkları ve medeniyetinin kültürlerin iç içe girdiğini canlı bir tanık olarak gösterdiğini ifade etti.
BM Genel Sekreteri sözlerinin devamında şimdiye kadar hiçbir kültürün inzivada büyümediğine temasla, kültürel çeşitliliğin bir zaaf değil bir kuvvet olduğunu ifade ederek, hoşgörünün farklılıkların atıl kabul değil, insanların temel haklarına saygı için bir mücadele ve gayret olduğunu vurguladı, hoşgörü maneviyatının geliştirilmesinin UNESCO'nun 1995 yılında onaylanan hoşgörü ilkeler bildirgesi uyarınca belirlenen hedeflerinden ve girişim konularından biri olduğunu ifade etti.
Genel Sekreter mesajında ayrıca bütün dünya ülkeleri ve halklarını hoşgörüye davet ederek, kapsayıcı, barışçıl ve mutlu toplumların inşası için birlikte adım atmaları gerektiğini vurguladı.
İslam açısından insanların hangi inanç sahibi olursa olsun barışık yaşmalarını bir değer ve hedeftir, barıştan hedef, Hoşgörü, farklı inanç, düşünce ve davranışlara sahip insanları anlayışla karşılamak, bu kişilerle beraber yaşama olgunluğunu göstermektir. Hoş görü yapılan yanlışlara, haksızlıklara ve zulümlere karşı sessiz durmak onu görmezlikten gelmek değildir.
İslam dininin temel kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim'de bağışlamaya ve hoşgörülü olmaya teşvik eden pek çok ayet vardır O ayetlerden bir kaçı: "O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever." Âl-i İmran, 134.
"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir" Teğâbun, 14.
Hoşgörü ve affetmek yapılan yanlışlıklara karşı sessiz kalarak seyirci olmak değil. Aksine yanlışı yapan kişiyi kazanma yolunda yapılan bir mücadelenin basamaklarıdır. Gerek Peygamber Efendimizin hayatında gerekse sonraki devirlerde bunula ilgili çok güzel örnekler ve olaylar vardır.
Kuşkusuz İslam Peygamberi -saa- ve evliyaların ve Müslümanların tarih boyunca iyi huyu ve hoşgörülü olması İslam'ın yayılması ve insanların bu semavi dine yönelmesinde büyük etkisi olmuştur. İslam peygamberi (sav) Mekkeli müşriklere, yani yıllarca Müslümanları eziyet ve taciz eden insanlara karşı zafer kazandığında büyük bir hoşgörü örneği sergileyerek genel af ilan etti. bu affın sonucu müşriklerin gruplar halinde İslam'a inanmaya başlamasıydı. Kuşkusuz hoşgörü daimi bir kanun değildir, zira her zaman bu tür davranışı kötüye kullanan marjinal bir kesim vardır ve bu zümre onlara karşı güç kullanmadan başka hiç bir türlü çirkin amellerini bırakmaz. Öte yandan gerçi İslam'da esas ilke, hoşgörü ile davranmaktır, fakat sınırsız esneklik ve kesin tavırlı olmamak da insanı korkak ve pasif yapar. İslam'ın yöntemi ise güç ve kesin tavra karşın işi kolaylaştırmak ve mutlak şiddet ve mutlak hoşgörüden sakınmaktır. Bu yüzden bazen şartlar hoşgörüyü bir kenara bırakmayı ve kesin tavır koymayı gerektirir.
Bir başka ifade ile başkalarına karşı doğru davranmanın yolu, hoşgörü ve kesin tavırlı olma özelliklerini bir arada yürütmektir. Bu arada unutmamak gerekir ki bazen hoşgörü ile müdahene bir biri ile karıştırılır. Müdahene sapkınlar ve hak karşıtları ile uzlaşmaktır, yani insanın hakikati beyan etmek ve dini tebliğ etmekte pasif davranması ve başkalarının sapkınlığına karşı susmasıdır. İmam Ali (sa) şöyle buyurur: Kendi canıma yemin ederim hakka muhalefet edenlere, sapkınlığa düşen ve karanlık yollara sapanlara karşı savaşta asla müsamahakar davranmam. Bu sözlerden anlaşıldığı üzere Hz. Ali (sa) hakka karşı çıkanları tenkit ediyor ve yine bir başka yerde müdaheneyi çok alçak ve çirkin ve toplumu heba eden ve izzet ve haşmetini yıkan bir özellik olarak tanıtıyor. Bu yüzden hoşgörü ve müdaheneyi bir biri ile karıştırmamak gerekir.
İslam toplumuna hakim ilkelerden biri, gayri Müslümanlar'la barış yaşamaktır. İslami metinlerde "ehl-i zimmet" geçen bir ibare var ki İslam'ın zafer elde etmesine rağmen Müslüman olmayan ve kendi inançları üzerine kalmayı tercih eden kişiler için kullanılır. Ehl-i Zimmet, cizye ödeme ve İslam yöneticilerince belirlenen anlaşmalar ve sözlerşmeler uyarınca hukuki ve toplumsal kurallara bağlı kalmaları şartıyla İslami toplumda kimsenin saldırısı ve tacizine maruz kalmadan Müslümanlar ile birada barışık yaşayabilirdi.
Evet, İslam açısından insanların hangi inanç sahibi olursa olsun barışık yaşmalarını bir değer ve hedeftir, barıştan hedef, maslahatçılık değil, barışın kendisi, maslahattır ve insani fıtrata uygundur.
Barış ortamında insan kendini geliştirebilir ve insanın kurtuluşu ve uzlaşmaya varması mümkün olur.