Batı’da liberal düşüncelerin zevali
Avrupa kıtası son yıllarda, Avrupalı toplumların ideolojik ve değersel temellerini sarsan bir dizi gelişmelere sahne oluyor.
Bu temeller ise bundan önce liberal demokrasi ilkeleri üzerine inşa edilen temellerdir.
Aslında liberal demokrasi ilk kez Avrupa’da ortaya çıktı ve ilk kez de bu kıtada sorgulanmaya başladı. Özgürlük, eşitlik ve bireyselcilik, liberalizmin en önemli ilkeleridir.
Liberalizm, kültür ve iktisat ve siyaset alanlarında gelişen bir ideolojidir ve tarihî bir süreçte Batı dünyasında gelişmiş ve engebeli bir süreci geride bıraktıktan sonra bir ideoloji olarak benimsenmiştir. Liberalizm siyasi ve sosyal açıdan tüm vatandaşların hangi ırktan, dinden ve cinsten olursa olsun, eşit haklardan yararlanmasını amaçlıyor.
Liberalizm açısından vatandaşların temel hakları inanç ve düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, miting düzenleme özgürlüğü, siyasi arenaya katılım özgürlüğü ve diğer bireysel özgürlüklerdir.
İktisadi ve siyasi açıdan piyasa ekonomisi ve küçük devlet, liberalizm ilkeleri arasında yer alan en önemli ilkelerdendir. Liberalizmin temel özelliği ise rekabete dayalı serbest kapitalist düzene ve ekonomiye karışmamaktır.
Ancak liberal devletler yaşamları boyunca bazı krizlerle karşılaştı ve liberalizmin iktisadi politikalarında bazı değişikliklere gitmek zorunda kaldı. Refah ve neo liberalizm devleti bu krizlerin içinden çıktı, fakat bu devlet yapısı da zamanla büyük krizlerle karşılaştı. Buna göre düşünürler sermaye düzenleri dönemsel olarak bazı krizlerle karşılaştıklarını ve ardından istikrar şartlarına geri döndüklerini belirtmeye başladı.
Ancak düşünürlerin ileri sürdüğü bu tez, Amerika’da 2008 yılında başlayan ve Avrupa’nın kapitalist rejimlerini de saran büyük mali ve iktisadi kriz konusunda şu ana kadar gerçekleşmedi. 2008 yılında patlak veren mali krizi bir kaç Avrupa ülkesini iktisadi iflas noktasına kadar sürükledi. Krizden ağır etkilenen bu devletler kemerleri sıkma politikaları ve AB ve IMF’den mali yardım almakla bir ölçüde bütçe açıkları ile giderleri arasında denge kurmayı ve dış borçlarını hafifletmeyi başardı. Ancak kemerleri sıkma politikaları, bu ülkelerde olumuz bir çok sosyal, siyasi ve iktisadi sonuçları beraberinde getirdi. Ekonomik durgunluk, KOBİ’lerin iflası, işsizlik oranının yükselmesi ve iktisadi çatlakların derinleşmesi, Avrupa’nın krizzede ülkelerinde uygulanan kemerleri sıkma politikalarının en önemli olumsuz sonuçlarıydı.
Öte yandan son onyılda Avrupa’nın krizzede ülkelerinde hangi sağcı veya ılımlı solcu parti iktidarın başına geçtiyse, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizi yönetebilmek için kemerleri sıkma politikalarını sürdürmekten başka çaresi olmadı. Ancak halkın geniş çaplı hoşnutsuzluğu yüzünden erken seçimlere gidildi ve bu erken seçimlerin sonucu, sağ ve ılımlı sol kanatta yer alan siyasi partilerin güç kaybı ve radikal sağ veya radikal sol partilerin güç kazanmasıydı.
Gerçekte mali krizi yönetmek için uygulanan kemerleri sıkma politikaları bir çok Avrupa ülkesinde parti düzenini altüst etti. Bu süreçte ılımlı sol partiler ılımlı sağ partilere kıyasla daha çok zarara uğradı.
Bu süreç Yunanistan’dan başladı. Bu ülkede yaklaşık otuz yıldan beri iki büyük partiden biri olan Yunanistan sosyalist partisinde bölünme yaşandı ve bu da partinin dağılmasına yol açtı ve Siriza partisi sosyalist partinin yerini aldı.
İspanya’da diktatör Franko’nun devrilmesinin üzerinden kırk yıl geçtiği bir sırada bu ülkede iki partili düzen çöktü. İspanya’nın sosyalist partisi altı ay ara ile düzenlenen iki erken seçimde parlamentoda iktidar veya ana muhalefet parti konumunu kaybetti. Öte yandan muhafazakar halk partisi de parlamentoda nisbi çoğunluğu sağlamasına karşın kolay kolay hükümeti kuramadı, nitekim hali hazırda da İspanya hükümetinin çok kırılgan konumda olduğu gözleniyor.
Avusturya’da ikinci dünya savaşından sonra ilk kez cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ılımlı sağ ve ılımlı sol partilerin adaylarından hiç biri ikinci tura kalamadı.
Ancak Avrupa’da en büyük siyasi gelişme, Fransa’da yaşadı. Nitekim bu ülkede yaşanan gelişmeler AB’da uyum süreci üzerinde en çok etki yapan gelişmeler olduğu anlaşılıyor.
Fransa’da 2017 cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları Fransa’nın beşinci Cumhuriyet tarihinde yeni bir dönemi başlattı. Bu seçimlerde ılımlı sağ ve ılım sol partilerin adaylarından hiç biri ikinci tura kalamadı. Fransa’da son altmış yılda iktidar sürekli sosyalist parti ile ılımlı sağ partileri arasında el değiştiriyordu. Ancak 2017 seçimlerinde sosyalist partinin adayı Benoa Amon oyların ancak %7 kadarını kazandı. ılımlı sağ kanadın adayı Fransuva Fiyon da ancak %20 oy kazanarak üçüncü sıraya yerleşti. Solcu partinin adayı ise %19 oy oranı ile dördüncü oldu. Fakat radikal sağ eğilimli milli cephe partisinin adayı Marian Lopen %21’in üzerinde oy oranı ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda sürpriz isim oldu.
Avrupa’da radikal sağ ve radikal sol partilerin güçlenmesi yeşil kıtada bir başka gelişmeye denk geldi ve bu da Avrupa halkının bu partilere yönelik eğilimlerini etkiledi. Bu gelişme Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın savaşzede ve krizzede ülkelerinden Avrupa kıtasına doğru göçmen ve sığınmacı akınıydı.
Avrupa’da radikal sağ partiler göçmen karşıtı ve İslam karşıtı sloganları gündeme getirerek Avrupa’da yaşanan iktisadi ve güvenlik sorunlarından Müslümanları ve göçmenleri sorumlu tutmaya başladı. Öte yandan Fransa ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde bir kaç terör saldırısından sonra güvenlik tehditlerinin artması ortamı radikal sağ partilerin konumunun güçlenmesi için müsait hale getirdi.
Avrupa’da liberal düşüncenin çöküşü, radikal sağ partilerin manifestoları liberal düşüncenin siyasi, iktisadi ve sosyal boyutları ile tamamen zıt istikamette olduğu için gündeme geliyor.
Avrupa’nın önemli politikacılarından biri olan Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steianmeier, Avrupa’da demokrasinin tehlikeye girdiği konusunda uyarıda bulunan politikacılardan biridir. Steianmeier bu konuda şu açıklamayı yaptı: istibdada karşın bir nevi hayranlığı hissetmek mümkün. Yine burada sürekli daha fazla insan bizim yasal değerlerimizi ve bir arada yaşamamızı sorguluyor. Bugün bizim bir zamanlar kesin ve değişmez gözüken değerlerimizi savunma zamanı gelmiştir. Bugün siyah, kırmızı, sarı veya yeşil mesele değil, esas mesele demokrasidir.
Steianmeier demokratik özgürlüklerin tehlikede olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: biz Avrupa’da bundan önce hayal edilmesi bile mümkün olmayan bir takım gelişmeleri tecrübe ediyoruz.
Gerçekte Avrupa’da dayanışmanın temeli liberalizmdir, ancak şimdi radikal sağ ve ulusalcı akımlar hızla büyüyor ve hepsi de ırk, kültür ve kimlik üstünlüğünden söz ediyor ve sınırlarını kapatmak ve ülkelerinde yaşayan Müslümanları da ihraç etmek istiyor. Yıllar önce bu tür ırkçı sözleri ve bağnaz düşünceleri dile getirmek bir tabu gibiydi, ancak şimdi Avrupa toplumlarında içinde bulundukları iktisadi, sosyal ve siyasi krizlerden çıkış yolu olarak gündeme getiriliyor.
Bundan önce eşitlik, teamül, birlikte ve bir arada yaşamak, Avrupa’nın uyum projesinin fikri temellerini oluşturuyordu, ancak şimdi bunları hiç sayan düşünceler Avrupa’da hızla güçleniyor.
Bugün Avrupa’da başta Müslümanlar olmak üzere dini azınlıklara yönelik taciz ve eziyet vakaları hızla artıyor ve araştırmalar Avrupa ülkeleri bu konuda en önde yer aldığını gösteriyor. Bir başka ifade ile dünyada demokrasi ve insan hakları ve özgürlük iddiasında bulunan Avrupa ülkelerinde Mülüman azınlıklara yönelik taciz ve saldırı vakaları en üst düzeyde devam ediyor.
Avrupa’da radikal sağ partilerin güçlenmesi ve liberal değerlerin çökmesi, yeşil kıtada sonu tahmin edilemeyen büyük bir değişimin cereyan ettiğini gösteriyor.