AB’nin yapısal sorunları
Avrupa birliği AB derin mazisine karşın son yıllarda büyük sorunlarla karşılaşıyor. Bu sorunlar AB’nin üst düzey yetkililerine göre bu birliğin varlığına yönelik ciddi tehlike arz ediyor.
AB’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar bazı üye ülkelerde devam eden mali ve iktisadi kriz ve sığınmacı krizini örnek vermek mümkün. Bu arada birliğin ağır toplarından Britanya’nın birlikten çekilme kararı ise Avrupa geleninde birleşik ve birlik Avrupa yapısı ile uymayan milliyetçi eğilimlerin güçlenmesine yol açtığı gözleniyor.
Öte yandan AB’nin zayıf ve güçlü üyeleri arasında var olan uçurumun daha da derinleşmesi, birliğin karşı karşıya bulunduğu bir başka ciddi sorundur. Üstelik son zamanlarda Avrupa kıtasını saran kırılgan güvenlik şartları ve terör örgütlerinden gelen tehditler ve yine iklim değişikliği ve çevre şartları da AB’nin çözmesi gereken ciddi sorunlardan bazılarını oluşturuyor.
Öte yandan Avrupa insanı son zamanlarda birliğin üye ülkelerde baş gösteren mali ve iktisadi krizi veya sığınmacı akınından doğan kriz gibi sorunlara karşı sergilediği başarısız tutumu yüzünden bu birliğe yönelik olumsuz bakmaya başladı. Bu durum AB üyesi ülkelerde insanların birlikten soğuması ve bu yapıdan ayrılma eğiliminin tırmanmasına yol açtığı gözleniyor.
Gerçekte bugün AB, çözümlenmeleri ancak Avrupa genelinde sağlanacak konsensüsle acil ve geniş çaplı reformları hayata geçirmeye bağlı olan bir dizi krizle karşı karşıya bulunuyor.
Her halükarda AB’nin karşı karşıya bulunduğu sorunları genel bir bakışla varlık sorunu, iktisadi ve sosyal sorunlar şekilde farklı kategorilere ayırmak mümkün.
AB’nin en önemli sorunlarından biri, birliğin varlığını ve bütünlüğünü hedef alan varlık sorunudur. Bu sorun özellikle Britanya halkı 23 Haziran 2016 tarihinde Brexit çerçevesinde AB’den çekilme referandumunda evet oyu kullanmalarından sonra daha da belirgin hale geldi.
Gerçekte Britanya halkının Brexit’e evet demeleri AB liderlerine, Avrupa kıtasında uyum düşüncesi, bu kurumun mali ve iktisadi krizleri ve yine sığınmacı krizini çözmekte başarısız kaldığı bir sırada şimdi ciddi bir tehditle karşı karşıya bulunduğu yönünde bir uyarıydı. Nitekim Brexit’e evet demenin önemli sebeplerinden biri de Britanya halkını AB’nin dayattığı yasalardan, kısıtlamalardan, emirlerden ve kararlardan kurtulmaktı.
Avrupa komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker Britanya’nın AB’den çekilme kararında sadece Britanya yönetimi suçlu olmadığını, bunun yanında AB’nın yanlış eğilimleri Britanya halkını AB’den çekilmeye yönelttiğini belirtiyor. Gerçekte Juncker, AB’nin üye ülkelerin içişlerine müdahaleleri üye ülkelerde AB’den çekilme eğilimini şiddetlendirdiğine inanıyor.
Bu arada Brexit’in AB genelinde üye ülkelerin arasında birlikten çekilme yönünde bir bahane oluşturduğu gözleniyor. Örneğin Hollanda gibi bazı üye ülkelerde de Brexit’e benzer bir referandumun bu ülkelerde de düzenlenmesi isteniyor.
Fransa’da radikal sağ eğilimli milli cephe partisinin lideri Marian Lopen de Fransa’nın AB’den çekilmesini gündeme getiren Avrupalı liderlerden biriydi. Lopen kaybettiği Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yürüttüğü kampanya sırasında da Frexit adında Fransa’dan AB’den çekilme planı üzerinde çok durmuştu.
Ancak buna karşın AB liderleri şiddetle bu duruma karşı çıkıyor ve ayrılık sevdasının diğer üyelere sıçramasını önlemek için Britanya’nın AB’den çekilmesi bir an önce hayata geçirilmesini istiyor.
Bu arada AB liderleri Brexit’in ister Britanya’da ister AB genelinde olumsuz tesirleri yavaş yavaş gün ışığına çıkarak AB halkını birlikten çekilmenin vahim sonuçları olabileceği yönünde etkilemesini umuyor.
AB’nin karşı karşıya bulunduğu ve sosyal boyutta birliğin önde gelen üst düzey liderlerini kaygılandıran ve açıkça uyarılarda bulunmalarına yol açan önemli sorunlardan biri de üye ülkelerde radikal sağ hareketlerin ve siyasi partilerin hızla büyümeleri ve Avrupa parlamentolarına girmeleri ve ayrıca bu partilerin başına popülist politikacıların geçmesi ve daha da önemlisi Amerika’da popülist Donald Trump’ın iktidarın başına geçmesi bu partilerde ve politikacıları arasında izledikleri yolu daha kararlı bir şekilde sürdürme saikini oluşturmasıdır.
AB liderleri yeşil kıtada radikal ulusalcılık, radikal sağcılık ve popülizmin yayılması konusunda ciddi kaygı duyuyor. Nitekim Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Fransuva Hollande, AB genelinde popülizmin tırmanma tehlikesi konusunda uyarılarda bulunarak birlikte dayanışma ve birlikteliğin özellikle Brexit süreci başladığı bir sırada takviye edilmesine vurgu yapıyor.
Bu arada Avrupa’da radikal ulusalcılığın büyümesinin bir sonucu hiç kuşkusuz ekonomide destek eğilimidir ki bu da AB’nin üye ülkelerin arasında iktisadi ve ticari uyum temeline oturtulan varlık felsefesi ile çelişmektedir. Bu konu özellikle Trump’ın Amerikan ekonomisine karşı destekçi eğilim ile bağlantılıdır.
Hali hazırda Avrupalı üst düzey politikacılar ve AB’ye üye ülkelerin üst düzey yetkilileri arasında en büyük kaygı, Avrupa kıtasında radikal sağ partilere yönelik kamuoyu eğiliminin artması ve AB ülkelerinde esasen Avrupa’da birlik ve dayanışmaya inanmayan ve daha çok tüm siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel, güvenlik ve askeri alanlarda milli kimliklere ve tam bağımsızlığa dönülmesine vurgu yapan politikacıların iktidarın başına geçmesidir. Avrupa’da radikal sağın büyümesi ve bu ideolojiye yönelik sempatinin artmasının en somut örneği, Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde radikal sağ eğilimli milli cephenin lideri Marian Lopen’in 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki büyük partinin adaylarını geride bırakarak seçimlerin ikinci turuna kalmasıydı, gerçi Lopen ikinci turda bağımsız ve AB taraftarı olan Emanuel Makron karşısında yenilgiye uğradı.
Öte yandan son yıllarda AB’nin karşılaştığı krizleri Avrupa kamuoyunda Avrupa’da uyum temelinde inşa edilen düşüncenin yeniden gözden geçirilmesine yönelik eğilimi arttırdığı gözleniyor. Nitekim son yıllarda Avrupa’da uyum ilkesine rağmen Almanya, Fransa, Britanya, Danimarka, Hollanda ve Yunanistan gibi ülkelerde radikal sağ eğilimli akımların ve siyasi partilerin hızla büyüdüğü dikkat çekiyor. Bu akımlar ve partiler AB’den çekilmeyi ve göçmenleri ve sığınmacıları ihraç etmeyi ve her ülkenin kendi milli para birimine geri dönmesi ve kısaca milli kimliklerin ihya edilmesi gibi ilkeleri savunuyor.
AB’nin bir başka yapısal sorunu, üye ülkelerin mali ve iktisadi politikaları ve iktisadi sorunların nasıl çözümlenmesi gerektiği konusunda görüş ayrılığı içinde olmasıdır ki bu da üye ülkelerin arasında ciddi tartışmalara yol açmaktadır.
Bundan başka AB’nin zengin ve yoksul üyeleri arasında zaten var olan çatlak ve uçurumun açıkça derinleşmesi de AB genelinde ihtilafları körükleyen bir başka yapısal sorundur. AB’nin zengin üyeleri kıtanın batısı ve kuzeyinde yer alırken, yoksul üyeleri ise daha çok doğuda ve güneyde yer alıyor.
AB’nin ağır topları, birliğe üye ülkelerin farklı iktisadi potansiyelleri ve kapasiteleri bulunduğunu ve Almanya gibi güçlü bir ekonomiden Bulgaristan gibi yoksul bir ülkeye varan geniş bir yelpazeden oluştuğunu ve bu yüzden bu iki kesimde yer alan ülkelerinde Avrupa projelerinde birlikte ve aynı tempo ile hareket etmelerini beklemenin yersiz ve gerçekçi olmayan bir beklenti olacağı sonucuna varmış bulunuyor. dolaysıyla AB’nin büyük üyelerinin liderleri tüm üye ülkelerin birliğin gözetlediği projelere ve planlara ortaklık etmeleri üzerinde ısrar etmek yerine birliğin daha güçlü üyeleri ortak Avrupa ordusunun kurulması, sığınmacı krizi ile baş edilmesi, iktisadi ve mali sorunların çözümlenmesi, avronun takviye edilmesi ve genelde uluslararası krizlere yönelik ortak politika üretilmesi gibi konularda başı çekmelerini istiyor.
Gerçi Almanya ve Fransa gibi AB’nin lider konumundaki üyeleri birliğin bütünlüğünü azami seviyeye yükseltmeyi ve sonunda bu birliği,ortak iktisadi, askeri ve dış politikası olan federal bir siyasi yapıya dönüştürmek istiyor. Buna karşın görünen o ki AB liderleri Avrupa’nın doğusu ve merkezinde yer alan ülkeleri 2000’li yıllarda alelacele üye olarak benimsemiş olmaları ve bu süreçte söz konusu ülkelerin üyelik için gereken şartlara sahip olup olmadıklarını gözetlememeleri birliği nice ciddi ve hatta çözümlenemeyen sorunlara sürüklediği anlaşılıyor. Nitekim şimdiden AB içinde yaşanan krizler ve meselelere karşı tutumda bu kurumun kuzeyi ve güneyinde yer alan ülkelerin arasında ciddi anlaşmazlıklar yaşanıyor ve bu anlaşmazlıklar bir nevi zengin ve fakir arasındaki anlaşmazlıklar olduğu gözleniyor. Gerçekte 2008 yılında Avrupa’da yaşanan iktisadi krizin ardından kıtanın kuzeyinde yer alan zengin üyeleri kıtanın güneyinde yer alan yoksul ülkelere iktisadi yardım paketlerini sunma ve kemerleri sıkma politikalarının uygulanması konusunda yaşanan ihtilaflar ve özellikle üye ülkelerin milli hakimiyet ve yetkilerinin bir bölümünü AB’nin gözetimine vermesi ve en son da sığınmacı krizi birliğin bekasının ciddi derecede sorgulanmasına yol açtığı ifade ediliyor.
Öte yandan AB içinde baş gösteren çatlakların sadece AB’nin en büyük sorunu şeklinde ileri sürülen sığınmacı krizi üzerindeki anlaşmazlıklardan kaynaklanmadığı belirtilmelidir. Buna karşın sığınmacı krizinin vahim ve geniş boyutları kuşkusuz AB içinde ciddi ihtilafların ortaya çıkmasına yol açtığı ve krizin devam etmesi bu ihtilafları daha da derinleştireceği anlaşılıyor. Üstelik Doğu ve merkezi Avrupa’da yer alan küçük ülkeler sığınmacı krizinde kesinlikle AB kararlarına uymak istemediği ve milli çıkarlarını AB çıkarlarına tercih ettikleri gözleniyor. Ancak AB üyesi olan ülkelerin Brüksel kararlarını uygulamak zorunda olduklarında bu baş kaldığı pratikte üye ülkeleri milli egemenlik ve milli çıkarlarla AB egemenliği ve AB çıkarları arasında bir seçim yapma arasında sıkıştırdığı ve AB yasaları ve kararlarının uygulanmasında da ciddi çelişki oluşturduğu ifade ediliyor.
AB kararlarına tepki konusunda en somut örnek sığınmacı krizinden başka Şingen anlaşmasına üye ülkelerin AB vatandaşlarının bu anlaşmaya üye olan ülkelere serbestçe girip çıkmaları yönünde yaşanan anlaşmazlıktır.
Avrupa’da artan terör tehditleri yüzünden başta Avrupa’nın kuzeyinde yer alan ülkeler ve merkezde Avusturya pratikte bu anlaşmanın askıya alınmasını veya kısıtlama getirilmesini ve sınırların sığınmacı akınına karşı kapatılması ve sıkı denetim uygulanmasını istiyor. Oysa Şingen anlaşması AB üyesi ülkelerin arasında serbestçe dolaşma imkanını getirmesi itibarı ile birliğin kuruluş nedenlerinden birini oluşturuyor ve bu anlaşmanın askıya alınması demek, eski kapalı sınırlar dönemine geri dönmek demektir ki bu da başlı başına AB’nin kuruluş felsefesine aykırıdır.