ABD en büyük insan hakları ihlalcisi - 3
https://parstoday.ir/tr/radio/world-i76620-abd_en_büyük_insan_hakları_ihlalcisi_3
Amerika devletinin 11 eylül 2001 terör saldırılarından sonra sözde teröre karşı savaş açması bu ülkeyi dünyada insan haklarının en büyük ihlalcilerinden biri konumuna taşıdı.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Temmuz 07, 2017 11:17 Europe/Istanbul

Amerika devletinin 11 eylül 2001 terör saldırılarından sonra sözde teröre karşı savaş açması bu ülkeyi dünyada insan haklarının en büyük ihlalcilerinden biri konumuna taşıdı.

Amerika sözde El-Kaide ve ardından da IŞİD gibi tekfirci terör örgütleri ile mücadele bahanesi ile en temel insan haklarını gözardı etti ve Guantanamo ve Ebu Gureyb hapishaneleri gibi adı kötüye çıkan hapishaneleri açarak yakaladıkları zanlıları işkence etmeye ve onlara her türlü ruhi, cismi ve hatta cinsel taciz ve eziyette bulunmaya başladı. Amerika devleti ayrıca terör olaylarının tekrarlanmasını önleme bahanesi ile dünyanın en büyük casusluk programını sadece kendi vatandaşları hakkında değil, tüm dünyada yürürlüğe koydu ve böylece insanların özel yaşam alanlarını açıkça ihlal etmeye başladı.

Amerika yönetiminin tüm bu uygulamaları dünyada terör eylemleri hızla tırmandığı bir sırada yaşanıyordu. Bir başka ifade ile terörü yok etmeyi amaçlayan ABD’nin teröre karşı açtığı savaş başlı başına dünyada terörün yayılmasına vesile oldu ve sonuçta Amerika’nın insan hakları ihlalleri haddini aşarak korkunç boyutlara ulaştı.

Amerika’nın dönem Başkan yardımcısı Dick Cheney 11 eylül 2001 terör saldırılarından bir kaç ay sonra açıkça terörle mücadele için Amerika’nın karanlık işlere yönelmesi gerektiğini belirtti. Gerçekte Cheney bu sözleri ile Amerika’nın insan haklarını hiçe sayması gerektiğine işaret ediyordu, nitekim de öyle oldu ve Washington yönetimi bu tavsiyeyi tam olarak uyguladı.

Aslında Amerika’da dünya ticaret merkezinin ikiz kulelerinin çökmesi ile birlikte Amerika devletinin insan hakları ilkelerine uyma yükümlülüğü de yıkılmış oldu. Beyaz saray ve kongre ikinci dünya savaşından sonra Amerika topraklarına yapılan en büyük dış saldırının yarattığı duygusal atmosferin içinde vatanseverlik kanunu adı ile adlandırdıkları bir dizi yasayı onayladı. Oysa bu kanun Amerika anayasası ve ayrıca evrensel insan hakları bildirgesi ile açıkça çelişiyordu. Örneğin vatanseverlik kanunu Amerika yönetimine teröristlerle işbirliği yapan zanlıları sınırsız bir süre ve hiç bir gerekçe göstermeksizin gözaltında tutma ve avukat haklarını hiçe sayma yetkisi veriyordu. Bu kanun aynı zamanda zanlılardan teröristlerle işbirliği itirafı almak veya başka bilgilere ulaşmak için en ağır biçimde sorgulanmalarına izin veriyordu.

11 eylül terör saldırılarını önleyemediği için ağır baskı altında bulunan Amerika casusluk örgütü CIA de bu baskıları yeni işkence yöntemleri geliştirerek zanlılara yansıtıyordu. Bu işkencelerden biri suni boğulma hissini yaratma yöntemiydi. Bu yöntem işkence altında bulunan insanları ölüm noktası kadar baskı altına alıyordu. 11 eylül 2001 terör saldırılarını tasarladığı belirtilen Halid Şeyh Muhammed 200 kez bu yöntemle işkence edildiği belirtiliyor.

Bundan bir kaç yıl önce BM suni boğulma yöntemini resmen işkence mısdakı ilan etti ve ilk kez Amerika’nın adını işkence uygulayan ülkelerin arasına aldı.

Aslında Amerikalı ajanların zanlılara uyguladığı işkence sadece suni boğulma yöntemi ile de sınırlı değildi. Amerika’da yayımlayan bazı gizli belgeler CIA ajanları terör zanlılarını işkence etmek için uzun süre uykusuz bırakmak, aşırı ve katlanılmaz soğuk ve sıcak şartlara maruz bırakmak ve hatta azgın köpeklerle karşı karşıya getirmek gibi yöntemlere baş vurduklarını ve böylece onlardan bilgi ve itiraf almaya çalıştıklarını ortaya koydu. Gerçi daha sonraları da bu yöntemlerle elde edilen bilgilerin gerçek dışı veya hiç bir faydası olmayan bilgiler olduğu anlaşıldı.

Amerika yönetimi ülkenin iç arenasında yargının kısıtlayıcı yasalarından ve ayrıca savaş esirlerinin hakları ile ilgili 1948 Cenevre konvansiyonundaki uluslararası yükümlülüklerinden kurtulmak için bir yandan Küba adasındaki deniz üssünde Guantanamo hapishanesini açtı ve öbür yandan savaş esiri terimi yerine düşman savaşçısı gibi yeni bir terim üretti. Bu iki kararın ardından Afganistan savaşında esir alınanlar Amerika’daki hapishanelerine getirilmek yerine Guantanamo deniz üssündeki yeni hapishaneye getirildi ve böylece Amerika yönetimi tutukluların haklarına uymak yükümlülüğünden sıyrıldı. Amerika yönetimi ayrıca tutukladığı kişilere düşman savaşçısı dedi ve böylece Cenevre’nin dörtlü konvansiyonunun kapsamından kurtulmaya çalıştı.

Sonuçta Amerika tüm uluslararası yükümlülüklerini ve hatta bu ülkenin iç yasalarını hiçe sayarak Guantanamo adı ile anılan bir hapishane yarattı. Adı kötüye çıkan bu hapishanede yüzlerce tutuklu hiç bir suçlama gündeme getirilmeksizin hapsedildi. Daha sonraları bu hapishaneden ve tutukluların zorlu şartlarından yayımlanan raporlar, tutukluların defalarca işkence edildiğini ve bazı tutukluların hapishanenin katlanılmaz şartlarından kurtulmak için intihar ettiklerini ortaya koydu.

Guantanamo hapishanesinden daha da kötüsü Irak’ın Ebu Gureyb adındaki hapishanesinde yaşanıyordu. Buradaki tutukluların Pentagon ve CIA’nin gözetimindeki hapishanelerde yaygın olan işkencelerden başka, bazı askeri gardiyanların ellerinden geldiği her türlü yoldan ruhi ve cismi ve hatta cinsel açılardan işkence edildikleri ortaya çıktı. Ebu Gureyb hapishanesinden tutukluların vücuduna elektrik kablolarının bağlandığı veya kadın gardiyanların önünde çırıl çıplak halde bekletildikleri ile ilgili yayımlanan görüntüler ise tüm dünyada hayret ve şaşkınlıkla karşılandı. Ebu Gureyb hapishanesi skandalı, Amerikalıların insan hakları ihlalleri için hiç bir sınır tanımadıklarını, üstelik bu çirkin uygulamaları ve davranışları için beyaz  saray ve Pentagon’un en üst düzey yetkililerinden izin aldıklarını gösterdi.

Amerika’nın sözde teröre karşı açtığı savaşta insan hakları kriterlerinin başına gelenler, sadece tutukluların işkencesi veya Irak ve Afganistan milletlerine dayatılan kanlı savaşlarda sivillere yönelik kör katliamlarla da sınırlı değildi. Bu süreçte hatta Amerikalı vatandaşların özel yaşam alanları da ihlal edildi. Amerika milli istihbarat ajansı NSA için çalışan müteahhit bir firmanın memuru Edvard Snowden yaptıkları ifşaatla Amerika yönetimi beşeriyet tarihinin en büyük casusluk projesini uzun yıllar uyguladığını gün ışığına çıkardı.

Amerika yönetiminin dünya genelinde uyguladığı bu programa göre dünyanın neresinde olursa olsun, kim telefon veya internet kullanmışsa teftişe tabi tutulmuştu. Bu arada Amerika en yakın müttefikleri olan Almanya Başbakanı Angela Merkel ve hatta siyonist rejim dönem  Başbakanı İhud Olmert gibi müttefiklerini de bu programdan müstesna etmemişti.

Bundan başka Amerika casusluk servisleri vatanseverlik kanunu çerçevesinde teröristlerle işbirliği yapmakla kuşkulandıkları herkesin telefon görüşmelerini ve emaillerini kontrol etme yetkisi kazanmıştı. Ancak söz konusu casusluk örgütleri bu bahane ile her gün dünyanın dört bir yanında milyarlarca özel bilgiyi toplayarak gerektiği zaman sahiplerine karşı kullanılmak üzere NSA’nin süper bilgisayarlarında depolamaya başladı.

Bu operasyonun ifşa edilmesi ise dünya genelinde Amerika devletine tepkilere yol açtı. Operasyona tepki gösteren çevreler Amerika yönetimi insanların özel yaşam alanını ihlal ederek pratikte insan haklarını çiğnediğini ve İngiliz ünlü yazar George Orolun 1984 adlı romanında totalitarist toplumlardan anlattığı toplumlara benzer bir toplum yarattığını belirtti. Gerçi Amerika’nın dönem yönetimi uluslararası boyut kazanan itirazların ardından Amerika ve diğer ülkelerin vatandaşlarına yönelik casusluk operasyonunu durdurma sözü verdi. Buna karşın ve Amerika’nın insan haklarını ve vatandaşlık haklarını terörle mücadele bahanesi ile hiçe saydığına bakıldığında, bu tür casusluk programlarından kolay kolay vazgeçmeyeceği de açıkça ortadadır.

Her halükarda şimdi kesin olan şu ki Amerika insan haklarını ihlal eden ülkelerin başında yer alan bir devlettir. Nitekim tutukluların işkence edilmesine ve kendi vatandaşları hakkında casusluk yapılmasına izin veren Amerika yönetimi yetkililerinden savaş meydanlarında sivilleri zevk için vuran askerlere kadar bir çok Amerikalı bu facialardan sorumludur. Zaten bu yüzden Avrupa halkı ve Amerika’nın müttefiki olan diğer ülkelerin insanları da dünyanın en büyük insan hakları ihlalcisi olarak Amerika’yı tanımaktadır.

Eğer Amerika geçen yüzyılın sonuna kadar dünyada insan hakları ihlalcileri ile mücadelen eden devletlerin başını çeken bir ülke olarak dünyanın bir çok ülkesinin insanları tarafından tanındıysa, şimdi yine aynı ülke dünyada işkenceci ülkelerin başını çeken bir devlet olarak tanınmaktadır. İşte bu yüzden dünyada pek az çevre Amerika Dışişleri Bakanlığının insan haklarını ihlal eden ülkeler listesini ciddiye alıyor, çünkü hali hazırda Amerika insan hakları konusunda ne yargıç ve ne da savcıdır ve esas itibarı ile sanık sandalyesinde oturtulması gereken taraftır.