Amerikan devrimi; Rüyadan gerçeğe
https://parstoday.ir/tr/radio/world-i76636-amerikan_devrimi_rüyadan_gerçeğe
Amerika devletinin nasıl kurulduğunu ve bu süreçte neler yaşandığını ve bu devletin kurucularının gerçekleştirdikleri devrimin ülkülerinin gerçekleşip gerçekleşmediğini ele aldığımız sohbetimizde sizlerle birlikteyiz.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Temmuz 07, 2017 12:51 Europe/Istanbul

Amerika devletinin nasıl kurulduğunu ve bu süreçte neler yaşandığını ve bu devletin kurucularının gerçekleştirdikleri devrimin ülkülerinin gerçekleşip gerçekleşmediğini ele aldığımız sohbetimizde sizlerle birlikteyiz.

“Biz tüm insanların eşit yaratıldığını ve yaratanın onlara belirli ve ellerinden alınamayacak yaşam hakkı, özgürlük ve mutluluk arayışı hakkı gibi hakları sunduğunu kesin hakikatler olarak biliriz. Ve bu hakları güvence altına almak için insanların arasında, haklı yetkilerini hükmedilenlerin rızasından elde ettikleri hükümetler kurulur. Ve ne zaman hükümetin hangi şekli olursa olsun bu hakları çiğneyecek olursa, onları değiştirmek veya devirmek ve yine bir hükümet kurmak ve temelini kendi görüşlerine en yakın bulacakları ve güvenlik ve saadetleri ile sonuçlanacak ilkelere dayandırmaları ve erklerini de ona göre şekillendirmeleri halkın hakkıdır.”

Bu sözler, 4 Temmuz 1776 tarihinde keşfedilen yeni dünyada Britanya’nın 13 sömürgesinin temsilcileri tarafından kaleme alınan bildirgenin bir bölümüdür. Bundan 241 yıl önce 13 sömürge bağımsızlık bildirgesini yayımlayarak anavatanla bir yıl süren savaşın ardından bağımsızlığını ilan etti. O günden beri Amerika Birleşik Devletleri ABD adı altında şekillenen bu ülke devrim liderleri ve bu devleti kuranların ülkülerini gerçekleştirmeye ve bağımsızlık bildirgesinde belirtilen hedeflere ulaşmaya çalıştı.

Peki ama, acaba Amerika devrimi üzerinden yaklaşık 2.5 asır geçtiği bir sırada bu devrimin ülküleri gerçekleşmiş midir, dersiniz?

Bu soruya cevap vermeden önce ilkin daha sonraları Amerika Birleşik Devletleri olarak adlandırılan topraklarda devrime zemin oluşturan etkenlere kısacak göz atmak gerekir. Bu devrim, Britanya imparatorluğu Fransa ile beli büken bedeli dayatan yedi yıllık savaşın masrafları karşılamak amacıyla 13’lü sömürgelerinden vergileri attırma kararından sonra başladı. Bu bölgede yaşayan ve Britanya parlamentosunun kararından herkesten daha çok öfkelenen tüccar ve esnaf avukatların yardımı ile isyan ve itiraz etmeye başladı. Ancak Londra bu itirazlara kulak asacak hali olmadığından taraflar arasında savaş başladı ve sömürgelerin insanları Britanya imparatorluğundan bağımsızlık ilanına sevketti.

O dönemde Thomas Jeferson, John Adams ve Benjamin Franklin gibi şahsiyetler Amerika’nın kıta ordusu komutanı General George Washington’un Britanya’nın kızıl ceketli ordusuna karşı zaferlere imza atmasının ardından harekete geçti ve 13 sömürgenin Britanya imparatorluğundan bağımsızlık bildirgesini yazmaya başladı. Bu bildirge 4 Temmuz 1776 tarihinde hazır hale geldi ve tarihçilerin çoğunun belirttiği üzere aynı yılın Ağustos ayında ikinci kıtasal kongrenin temsilcileri tarafından onaylandı. Bu yüzden 4 Temmuz günü Amerika’nın bağımsızlık günü olarak biliniyor.

Amerika devrimini yöneten ve bu yeni kurulan devletin bağımsızlık belgesi ve anayasasını yazanlar çeşitli hedeflerin peşindeydi. Kanun hakimiyeti, çoğunluğun oylarına saygı duyulması, bireysel özgürlüklerin korunması, diktatörlüğün reddedilmesi, mülkiyet hakkının korunması ve insan kerametine uyulması bu hedeflerden bazılarıydı. Bu insanlar kendi topraklarına insanlara saygı duyan bir iktidarın işbaşına gelmesini, otoriterlikten kaçınmasını ve vatandaşlarının haklarına saygı göstermesini bilen bir yönetimin inşa edilmesini istiyordu.  Bu insanlar aynı zamanda bu yönetimin vatandaşlarına refah ve mutluluk getirerek milletin onur duymasını armağan etmesini bekliyordu.

Ancak o dönemde bile kendileri Amerika’nın en büyük toprak ağaları ve kölelik düzeninin önde gelen şahsiyetleri olan Amerika devriminin liderleri yüz binlerce siyahi köleyi insan saymaktan müstesna etti ve Amerika’da adaletten yoksun olan kölelik düzenini sürdürdü. Siyahi kölelerin en ilkel insan haklarının gözardı edilmesinden başka Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucularına göre hak, ancak mali gücü yüksek olan beyaz erkeklere aitti. Bu yüzden 1776 yılında yaşanan gelişmelerin gerçekten bir devrim olarak adlandırılması konusunda ciddi kuşkular gündeme geldi. Zira bu gelişme toplumsal ilişkilerde ve geleneksel yapısında hiç bir köklü değişiklik yaratmaksızın sadece güç ve iktidarın Londra’dan 13’lü sömürgelerin içine ve aynı eski ilişkileri ve yapısı ile intikal ettirilmesi yönünde sarf edilen bir çabaydı.

Buna karşın Amerika devriminin ülküleri kendi çağında ve o dönemde yaşanan başka gelişmelere kıyasla demokrasinin gelişmesi ve kanun hakimiyeti yönünde ileriye dönük atılan adım sayılıyordu. Nitekim yeni kurulan bu devlet uzun yıllar Avrupa’nın eşraflık ve baskıcı düzenine karşı devrimci bir modeldi ve bir çok siyasi, iktisadi, sosyal ve ilmi ilerlemelere kaynaklık etti. Ancak ne var ki Amerika’nın bir sonraki Başkanı Abraham Linkoln’un belirttiği üzere halkın halkın üzerinde ve halkın aracılığı ile hükümeti temelinde oluşan bu devrim yüz yıl sonra Avrupalı imparatorlukları sultacılık ve baskıcı olmakta solladı ve sultacılıktan yeni bir model ortaya koydu.

Amerika’da demokrasi ve özgürlüklerin karşılaştığı ile sınav kölelik düzeninin geleceği ile ilgiliydi ve bu ülkeyi ikiye böldü. Hürriyet ve kölelik düzeni yandaşı eyaletlerin karşı karşıya gelmesi, Amerika’yı hemen hemen yerle bir eden ve dört yıl süren ve 600 bin ölü geride bırakan bir savaşa neden oldu. Daha sonra kapitalizm devi doğdu ve Amerikan toplumunu daha da bariz bir şekilde eşitsizliğe sürükledi. 19. Yüzyılın sonlarında başlayan sınır ötesi savaşlar ise sonunda Amerika’yı küresel emperyalizme dönüştürdü.

Bugün Amerika’nın bağımsızlık bildirgesi üzerinden yaklaşık 250 yıl geçiyor. Bu bildirgede insanların eşitliği ve yaşam hakkı ve özgürlük hakkı ve mutluluğu arama hakkı gibi asla kimsenin elinden alınamayan haklardan yararlanılmasına vurgu yapıldı. Oysa son 250 yılda bu hedeflerin ve ülkülerin hemen hemen hiç biri gerçekleşmedi.

Amerikalı medeni haklar aktivisti ünlü düşünür Noam Chamsky ise şöyle diyor: Biz Amerikalılar bir kayaya doğru hareket ediyoruz ve ona doğru hareket ettiğimiz en kötü kaya, piyasa düzenleri yüzündendir.

Chamsky başta Amerika’ya hakim olan iktisadi düzen olmak üzere Batı kapitalizminin şimdiki durumunu eleştirerek şöyle devam ediyor: Neo liberal değişim, kararları genel alanlardan piyasaya doğru yöneltti. Bu ideoloji özgürlükleri arttırdığını iddia ediyor, oysa gerçekte istibdadı arttırıyor.

Kuşkusuz hali hazırda Amerikalı vatandaşların şartları, Britanya’nın sömürü döneminde ve devrim ve savaşın acılı günlerinde yaşamış atalarına kıyasla çok daha iyidir. Üstelik sosyal gelişmeler Amerika’nın hakimiyetini geçmişe kıyasla daha çok kanunlara bağlı hale getirmiştir. Fakat Amerika’da, kurucu atalarının ülkülerine benzemeyen bir çok sorun ve sıkıntı söz konusudur. Örneğin Amerika’nın şimdiki hakimiyeti Britanya sömürüsünün işgüzarlarından daha etkili ve daha güçlüdür ve yeni kurulan Amerika’nın yetkilileri de vatandaşların üzerinde musallattır ve onların yaşamına müdahale etmektedir.

Hali hazırda Amerika’da büyük ve geniş ve oldukça masraflı ve müdahaleci bir devlet bu ülkeyi yönetmekte ve mali oligarşinin veya ünlü %1’lik kesimin gölgesinde bu ülkenin yönetimini sürdürmektedir. Oysa Amerika’da yoksulluk ve sosyal eşitsizlik gerçekleşen devrimin üzerinden 250 yıl geçtiği halde hala devam ediyor ve her geçen gün de daha da şiddetleniyor. Öte yandan terörle mücadele bahanesi Amerika’da polis devletinin şekillenmesine sebebiyet vermiş ve bu ülkeyi bağımsızlık bildirgesinde vadedilen ülke değil de George Ovel’in ünlü “1984” romanına benzetmiştir.

Buna karşın Amerika devletinin bu ülkenin sınırları dışındaki uygulamaları sınırları içindeki uygulamalarında çok farklıdır. İkinci dünya savaşından sonra Amerika uluslararası ilişkilerde iki süper güçten biri olarak yer almasından sonra bu ülke bir çok cinayete imza attı ve bir çok özgürlüğü de çiğneyerek hiçe saydı. Amerika dünyada diğer ülkelere kıyasla daha çok savaşlara bulaştı ve milyonlarca insan Amerika’nın doğrudan veya dolaylı müdahaleleri sonucu hayatını kaybetti.

Amerika ayrıca dünyanın en despot ve en korkunç rejimlerine destek verme alanında da kapkara karnesi olan bir ülkedir. Nitekim dünyanın en büyük insan hakları ihlalcileri Washington’un müttefikleridir ve bir çok ülkede de demokrasi ışığı Amerika’nın darbeleri ve müdahaleleri sonucu sönmüştür. Amerika ayrıca ikinci dünya savaşından sonra dayattığı kendi kuralları ile uluslararası iktisat alanında da tekelci sultasını dayatmış ve bir çok ülkenin gelişmesini engellediği gibi bu ülkelerin yoksulluğa sürüklenmesine sebebiyet vermiştir.

Amerika halkı her yıl 4 Temmuz gününü bağımsızlık bildirgesinin yıldönümü olarak kutluyor ve özgürlük, demokrasi, kanun hakimiyeti ve mutluluk gibi değerlere vurgu yapıyor. Oysa gerçekte Amerika her geçen yıl biraz daha bu ülkenin devrim liderlerinin ülkülerinden uzaklaşıyor. Amerika’da siyasi katılımın her geçen gün biraz daha azalması ve radikal ve popülist akımların ortaya çıkması ise Amerikan halkının mevcut düzenden hoşnut olmadığını ve içinde bulundukları krizlerden çıkış yolu aradığını ortaya koyuyor. Nitekim 2016 başkanlık seçimlerinin sonucu da Amerikan halkının ne denli mevcut siyasi yapıdan nefret ettiğini, öyle ki Donald Trump gibi bir palyaçonun halkın istek ve arzularının yarattığı dalgaya binerek bu ülkenin Başkanı olabileceğini gözler önüne serdi.

Amerikalı demokrat senatör Berney Senders şöyle diyor:

Amerika demokrasisi halk tarafından ıslah edilmesi ve tüm Amerikalıları kapsayan bir devlet şekillenmesi gerekir. Devlet sadece toplumun zengin insanlarını düşünmemeli, zira Amerikan toplumunun karşı karşıya bulunduğu iktisadi, çevre ve sosyal sorunlar gelecek kuşakların da yaşamını etkileyecektir.

Amerika’nın bağımsızlık bildirgesinin yıldönümü eşiğinde Pew araştırma müessesesi dünya halkının Amerika’ya ve bu ülkenin Başkanı Donald Trump’a yönelik güveni şiddetle gerilediğini ortaya koyan bir rapor yayımladı.

Amerika’nın 250 yıllık tarihi, bu ülkenin kurucularının rüyaları gerçek olmadığını ve şimdiki Amerika, bir zamanlar devrim liderlerinin savaştığı duruma benzer bir durumda bulunduğunu gösteriyor.