Vayate Reed, Pars Today’e konuştu: İran’a giderseniz Batı medyasının anlatısı çöker
Pars Today – Vayate Reed, hâkim söylem ile sahadaki gözlemler arasındaki çelişkileri vurgulayarak, İran hakkında yapılan haberlerdeki çifte standartları eleştiriyor.
ABD’li gazeteci ve “The Grayzone” haber platformunun muhabiri Vayate Reed, ABD dış politikası ve uluslararası çatışmalar üzerine yaptığı haberlerle tanınıyor. Reed, Pars Today’e verdiği özel röportajda, İran hakkında Batı’da hâkim olan anlatıları sorgulayan birinci elden bir perspektif sunuyor.
Reed, Nisan 2026’da uluslararası gazetecilerden oluşan bir heyetin parçası olarak İran’a gitti ve ABD ile İsrail’in saldırılarından zarar gören bölgeleri ziyaret etti. Sahadaki gözlemlerine dayanarak, baskın medya çerçevelerini, seçici kaynak kullanımını ve alternatif seslerin marjinalleştirilmesini eleştiriyor; ayrıca Batı medyasının İran ve daha geniş bölgeye dair küresel algıları nasıl şekillendirdiğini inceliyor.
Aşağıda röportajın tam metni yer almaktadır:
Pars Today: İran’a seyahatinizden önce, ABD ve Batı medyasında İran hakkında hâkim anlatıyı nasıl tanımlarsınız? Birinci elden gözlemleriniz bu anlatıyı ne ölçüde sorguladı ya da onunla çelişti?
ABD ve Batı medyasında İran’a dair hâkim anlatı büyük ölçüde 1979’dan beri aynı. Batı medyasına ve Batılı bakış açısına göre İran son derece baskıcı ve otoriter bir “rejim”dir. Bu kelimeyi kullanmayı çok severler: “rejim”. Bu çerçevede İran, yalnızca kendi halkını bastırmak ve ondan yararlanmak için var olan bir yapı olarak sunulur.
Büyük medya kuruluşlarında dile getirilmesine izin verilen neredeyse tek anlatı budur. Sonuç olarak bu, birçok Amerikalının büyürken benimsediği yaygın bir inanca dönüşür; kişinin zeki ya da eleştirel düşünen biri olup olmaması fark etmez. ABD’de ve genel olarak Batı’da büyüyen birinin varsayılan bakış açısı budur.
Pars Today: Birçok kişinin İran’a karşı “bilgi savaşı” olarak adlandırdığı süreçte medyanın rolünü nasıl tanımlarsınız?
Ana akım medyanın, İran’a karşı yürütüldüğü söylenen “bilgi savaşı”ndaki rolü göz ardı edilemez. Onlar fiilen bu bilgi savaşının ön cephesindedir. Bir bakıma, hoş olmayan bir bilgi ortaya çıktığında ilk müdahale edenler onlardır. Örneğin, Lego videoları gibi bir şey yayımlandığında, ABD hükümetine destek veren kişilerin ortaya çıktığını görürsünüz; elbette bu kişiler Batı medyasının kendisidir.
İster bilinçli ister bilinçsiz olsunlar, bu aktörler görevlerinin hâkim anlatıyı sürdürmek ve dünyanın geri kalanına, özellikle de genel olarak “Küresel Güney” olarak adlandırılan ülkelere karşı çizgiyi korumak olduğunu düşünürler. ABD’nin, genel olarak Batı’nın ve kesinlikle İsrail’in kontrol dayatmaya çalıştığı ülkeler bunlardır. Ana akım medya tam da burada devreye girer: Bu ülkelere karşı askeri eylemler ve ekonomik saldırılar için rıza üretmekte.
Pars Today: Batı medyası, İranlı sivillerin kayıplarını aktarırken sık sık “bir okul hedef alındı” gibi edilgen (passive) ifadeler kullanıyor. Bu tür dilsel kullanım, özellikle İsrail ya da ABD’ye yönelik saldırılar haberleştirilirken kullanılan etken (active) cümlelerle karşılaştırıldığında, nasıl bir propaganda aracı işlevi görüyor?
Gazetecilik fakültelerinde ve her gazetecilik dersinde hatta lisede bile size öğretilen ilk şeylerden biri edilgen çatıdan kaçınmaktır. Edilgen yapı, bir eylemin failini gizlemesiyle bilinir. Bu nedenle ve daha birçok sebepten dolayı, haber yazımında etken çatıya vurgu yapılır; çünkü bu yapı, haberde kimin neyi kime yaptığını açıkça ortaya koyar.
Ancak konu İran gibi ülkelere geldiğinde, diğer alanlarda son derece profesyonel görünen haber kuruluşları birdenbire bu temel gazetecilik ilkesini unutmuş gibi davranıyor ve suçların faillerini gizlemek için takıntılı biçimde edilgen yapı kullanıyor. Elbette bu yöntem İran için de geçerli, fakat belki de en çarpıcı örnek Gazze’dir.
Batı’da Gazze hakkında özellikle de Gazze’deki kurbanlar hakkında bir haber yayımlandığında, bu eylemlerin faili olarak İsrail’in adı neredeyse hiç anılmaz. Resmî gazetecilik eğitimlerini göz ardı edip edilgen çatıya başvurmalarının nedeni budur: İsrail ve ABD hükümetlerinin eylemlerini örtbas etmek.
Bu durum yalnızca Gazze’yle sınırlı değil; İran için de geçerli. Örneğin, Hürmüzgan eyaletinin Minab kentindeki “Şecere Tayyibe” ilkokuluna yapılan saldırı, “bu mekâna bir bomba atıldı” şeklinde haberleştirildi; sanki bunu kimin yaptığı ya da neden yaptığı bilinmiyormuş gibi. Benzer şekilde, sonunda Tomahawk füzelerinin kullanıldığı ortaya çıktığında bile, en azından ilk haftalarda, medya büyük ölçüde İsrail ve ABD hükümetlerinin anlatısıyla uyumlu hareket etti.
Örneğin Donald Trump, İran’ın Tomahawk füzelerine sahip olduğunu iddia etti. Batı medyasının büyük kısmı bu iddiayı çürütme konusunda pek istekli görünmedi.
Sonuçta, Batı ana akım medyasının varlık sebeplerinden biri bu tür suçları örtbas etmektir. Edilgen çatı, bunu yaparken kullandıkları başlıca araçlardan biridir.
Pars Today: Yazılarınızda, Amerikan medya söyleminde antisiyonizmin sürekli olarak antisemitizmle eş tutulduğunu belirttiniz. Bu retorik strateji, İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını eleştiriyi itibarsızlaştırmak için nasıl kullanılıyor?
Antisiyonizmi antisemitizmle eşitlemek, Batı medyası ve hükümetlerinin İsrail’in eylemlerine yönelik eleştirileri damgalamak ve itibarsızlaştırmak için başvurduğu temel yöntemlerden biridir. Bu durum özellikle Filistin ve onunla dayanışma hareketleri söz konusu olduğunda açıkça görülür, ancak İran bağlamında da geçerlidir.
Batı medyası sıklıkla, onlarca yıl önce bazı İranlı liderler tarafından dile getirilmiş örneğin Holokost’un bazı yönlerini sorgulayan açıklamalara odaklanır. Buna karşılık, Orta Doğu’daki en büyük ikinci Yahudi topluluğunun İran’da yaşadığı gerçeğini tamamen görmezden gelir. Binlerce Yahudi İran’ı kendi evi olarak görmektedir ve İsrail’in eylemleriyle bağlantılı olarak kendilerine yönelik belgelenmiş olumsuz tepkilerle karşılaştıklarına dair bir kayıt yoktur. Ayrıca ana akım medyada, onlara karşı antisemit nefret suçlarına dair bir rapor da yer almamıştır.
Bu gerçekler nadiren vurgulanır; çünkü bunları kabul etmek, İran’ın yapısal ve doğası gereği antisemit olduğu yönündeki anlatıyı zayıflatır.
Sonuç olarak bu durum, İran’ı ya da Filistin’i şeytanlaştırmak isteyenler için, her türlü eleştiriyi baştan antisemitizm olarak damgalayabilecek bir mekanizmayı korumanın ne kadar önemli olduğunu gösterir. Batı’nın birçok bağlamında antisemitizm suçlaması en ağır ithamlardan biri olarak görülür ve çoğu zaman anlamlı bir kamusal tartışmanın sona ermesine ve kişilerin tartışma dışına itilmesine yol açar.
**Pars Today:** Batı haberlerinde İran’ın resmî açıklamalarına sık sık “bağımsız olarak doğrulanamadı” gibi kayıtlar düşülürken, benzer bir şüphe ABD ya da İsrail’in iddiaları için kullanılmıyor. Bu çifte standart kamuoyunun çatışmayı algılayışını nasıl etkiliyor?
Batı medyasında, İran kaynaklı haberlere “bağımsız olarak doğrulanamadı” ifadesini ekleme yönünde belirgin bir eğilim var. Bu uyarı, İranlı yetkililerin açıklamalarına ve İran medyasının aktardığı bilgilere düzenli olarak iliştiriliyor; ancak benzer bir şüphe, örneğin İsrail hükümetinin açıklamalarına nadiren uygulanıyor.
Bu kaydın seçici biçimde kullanılması, bu medya kuruluşlarının izleyicilerinin zihnine bazı kaynakların doğası gereği güvenilmez olduğu fikrini yerleştirme çabasından kaynaklanıyor. Aslında, kamuoyu belirli bir anlatı kategorisini meşru ve güvenilir, diğerini ise kuşkulu ve itibarsız olarak görmeye teşvik ediliyor.
Bu, algıyı şekillendirmek ve okuyucuların, dinleyicilerin ya da izleyicilerin bilgiyi nasıl yorumlayacağını etkilemek açısından son derece etkili bir tekniktir. Üstelik bu yöntem, istisnai değil; aksine sürekli ve neredeyse rutin biçimde uygulanmaktadır.
Pars Today: Batı medyası, İran’la ilgili anlatılarda neden ABD tarafından finanse edilen Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) gibi kurumlara dayanırken sıradan İranlıları birincil kaynak olarak dışlıyor? Ve neden “The Grayzone” ya da “The Electronic Intifada” gibi alternatif platformlarla olgular temelinde etkileşime girmek yerine onları çoğu zaman görmezden geliyor ya da itibarsızlaştırıyor?
Medya ekosistemimizde, İran konusunda “meşru” kabul edilen kaynaklar çoğu zaman ABD hükümeti tarafından finanse edilen kuruluşlardır. Bunlar arasında Hengaw gibi sözde insan hakları örgütleri ve adında “İran” geçen başka kurumlar bulunuyor İran ve insan hakları ekseninde faaliyet gösteren en az yarım düzine, hatta daha fazla kuruluş var.
Bunlar, İran kamuoyunun tek meşru yorumcuları ya da hakemleri olarak sunuluyor. Ancak medyamızın bize söylemediği şey şu: Bu kuruluşların çoğu hatta belki tamamı ABD hükümeti tarafından desteklenen Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy - NED) tarafından finanse ediliyor. NED ise sıklıkla CIA için bir paravan yapı olarak tanımlanıyor.
NED’in kurucularından biri yıllar önce açıkça şunu itiraf etmişti: 1975’ten önce yani ABD Kongresi’ndeki Church Komitesi CIA’in suçlarını ifşa edip Amerikan kamuoyunda büyük tepkiye yol açmadan önce CIA’in gizlice yürüttüğü operasyonların yaklaşık %90’ı bugün artık o şekilde gizli yürütülmüyor; bunun yerine NED gibi kurumlar aracılığıyla açık biçimde ve Kongre bütçesiyle gerçekleştiriliyor. Bu ifadelerin tam alıntısına internette kolayca ulaşılabilir.
Ayrıca NED’in kendi açıklamaları da çoğunlukla haber yapılmaz. Örneğin birkaç ay önce bir Kongre oturumunda, bir Kongre üyesi NED başkanı Damon Wilson’a yüzlerce Starlink cihazının İran’a nasıl ulaştığını sordu. Wilson açıklamaya başlarken başka bir Kongre üyesi araya girerek bunun kamuya açık bir oturumda tartışılmasının uygun olmayabileceğini söyledi. Bu diyalog tek başına oldukça açıklayıcıdır. Elbette herkes bu ifadeleri bağımsız olarak kontrol edebilir.
Biz bu konuyu *The Grayzone*’da haber yaptık. Ancak Batı medyası bu haberi görmezden geldi ve marjinalize etti. Bu alışıldık bir durumdur: *The Grayzone* ya da *The Electronic Intifada* gibi platformlar ya yok sayılır ya da itibarsızlaştırılır; ta ki birkaç yıl sonra aynı gerçekleri kabul etmek “güvenli” hale gelene kadar. O noktada ana akım medya çoğu zaman benzer bulguları herhangi bir atıf yapmadan yayımlar.
Bu taktik defalarca tekrarlandı. Örneğin, *New York Times*’ın 7 Ekim olaylarıyla ilgili yayımladığı ve Hamas’ın yaygın cinsel saldırılar gerçekleştirdiğini iddia eden “Screams Without Words” başlıklı haberi biz eleştirdik; çünkü ciddi iddialar içeriyor ama yeterli kanıt sunmuyordu. Yıllar sonra Batı medyası, bu anlatının bazı unsurlarının doğrulanmadığını kabul etmeye başladı.
Benzer bir durum yakın zamanda da yaşandı. *New York Times*, İsrail hükümetinin 2024 Eurovision oylamasını etkileyerek temsilcisinin performansını özellikle İsrail’in pek popüler olmadığı bazı Avrupa ülkelerinde güçlendirdiğini iddia eden bir “özel haber” yayımladı. Oysa biz bunu iki yıl önce *The Grayzone*’da haber yapmıştık. 14 Mayıs 2024’te “İsrail Eurovision oylamasını yapay biçimde yönlendirdi ama yine de kaybetti, hükümet kabul etti” başlıklı bir makale yayımlamıştım.
Şimdi, 2026 yılında, *New York Times* fiilen aynı noktaya gelmiş ve Mayıs ayında benzer bir haber yayımlamış durumda.
Bu kalıp sabittir: Önce çalışmalarımızı görmezden gelirler; sonra artık görmezden gelmek mümkün olmadığında, aynı sonuçları kaynaksız biçimde benimserler. Biz buna alışkınız. Bu durum bize çoğu zaman ana akım medyadan birkaç yıl önde olduğumuzu gösteriyor. Onlar bunu açıkça kabul etmeyebilir, ancak farkında olduklarını düşünüyorum.
Pars Today: Batı medyasının İran hakkında bilinçli biçimde sürdürdüğü en büyük yanlış kanı nedir ve bunu tek cümlede nasıl düzeltirsiniz?
Batı medyasının İran hakkında bilinçli biçimde sürdürdüğü en büyük yanlış kanı, bu ülkeyi hem dünya hem de kendi halkı için bir tehdit olarak resmetmesidir.
Bunu tek cümlede düzeltmem gerekirse: **İran’a gidin ve kendi gözlerinizle görün.**
Ama elbette pek çok kişi bunu yapmaz. Çünkü bu anlatılara ideolojik, mesleki ve finansal olarak yatırım yapmış durumdalar. Bu yüzden çoğu zaman gerçekten İran’a gitmezler; çünkü giderlerse, gördükleri gerçeği yazmaktan başka seçenekleri kalmayacağını bilirler.