Afrika’da Sömürgecilik: Kültürlerin Yıkımı ve Unutulan Soykırımlar
Parstoday – Avrupa sömürgeciliği Afrika’da yalnızca milyonlarca insanın öldürülmesine yol açmadı, aynı zamanda bu kıtanın kültürlerini, dillerini ve kimliklerini de yok etti.
Avrupa’nın Afrika’daki sömürgeci politikaları, “medenileştirme” gibi gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından birine dönüştü. Parstoday’a göre Mozambikli tarihçi ve düşünür Rafael Chikhani, Al Jazeera sitesinde yayımlanan “Avrupa Sömürgesi Altındaki Afrika: İnsanlık Tarihinin En Büyük Soykırımı” başlıklı makalesinde bu süreci ele alıyor.
Avrupa sömürgeciliği, görünüşte ilerleme ve medeniyet adına yürütülse de, gerçekte milyonlarca Afrikalının fiziksel olarak yok edilmesinin yanı sıra, onların kültürel miraslarının, dillerinin ve bilgi sistemlerinin de silinmesine neden oldu. Sömürgeciler tarafından kurulan yeni ekonomik ve siyasi yapılar, bugün hâlâ küresel düzeyde süren eşitsizliklerin temelini oluşturuyor.
Hukuki açıdan bakıldığında, Birleşmiş Milletler sözleşmesine göre soykırım; bir ulusal, etnik ya da dini grubun kasıtlı olarak yok edilmesi anlamına gelir. Bu tanım, Kongo’da Belçika Kralı II. Léopold döneminde yaşanan katliamlar ve Afrika’daki diğer soykırımları da kapsar. Sömürgeciler yalnızca topraklara fiziksel olarak hâkim olmakla kalmadı, aynı zamanda yerli halkların kültürlerini, dillerini ve kimliklerini değiştirmeye çalıştı; onları kendilerinden aşağı görerek bu politikaları sürdürdüler.
Avrupa sömürgeciliğine yönelik en önemli eleştirilerden biri, Afrikalı yazar ve düşünür Emé Césaire tarafından dile getirilmiştir. Césaire, 1950 yılında yayımladığı Sömürgecilik Üzerine Söylev adlı eserinde sömürgeciliği “örgütlü bir barbarlık” olarak tanımlar. Ona göre Nazizm, aslında Avrupa’nın sömürgelerde uzun süredir uyguladığı yöntemlerin Avrupa’ya geri dönmesinden başka bir şey değildir. Césaire, bu şiddet biçimlerinin sömürge halklarına karşı sistematik biçimde uygulandığını ve büyük ölçüde görmezden gelindiğini vurgular.
Bir diğer önemli eleştiri ise filozof ve psikolog Frantz Fanon’dan gelir. Fanon, 1961 tarihli Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde sömürgeciliği, şiddet temelli ve insanlığı inkâr eden bir sistem olarak tanımlar. Ona göre sömürgecilik yalnızca toprakların fiziksel işgaliyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda kültürel dayatmalarla da halkların kimliklerini hedef almıştır. Sömürgeciler, yerli halkları aşağılayarak onların kültürel varlıklarını yok etmeye çalışmışlardır. Bu şiddet yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda kültürel ve psikolojik düzeyde de gerçekleşmiş ve etkileri günümüzde hâlâ birçok eski sömürgede hissedilmektedir.
Achille Mbembe ve Aníbal Quijano gibi düşünürler, sömürgeciliğin resmen sona ermiş gibi görünse de gerçekte yeni biçimlerde devam ettiğini ortaya koymuşlardır. Bu yeni biçimler arasında neoliberal ekonomik politikalar ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası gibi küresel kurumlar yer almaktadır. Mbembe, 2001 tarihli Yeni Sömürge Üzerine adlı eserinde, sömürgeciliğin sona ermesinin egemenliğin sona erdiği anlamına gelmediğini vurgular; bu egemenlik, ekonomik ve kültürel alanlarda hâlâ sürmektedir.
Sömürgecilik tarihi, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği geniş çaplı soykırımlar ve katliamlarla doludur. Bu trajediler arasında, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar süren üçgen ticareti yer alır; bu süreçte 12.5 milyondan fazla Afrikalı Amerika’ya taşınmış, yaklaşık 1.8 milyon kişi bu yolculukta hayatını kaybetmiştir. Ayrıca, 1492’den 19. yüzyıla kadar süren Amerika kıtasındaki yerli soykırımı, yerli nüfusun 70–100 milyon civarından 5–10 milyona düşmesine neden olmuştur.
Portekiz’in 1960’lar ve 1970’lerde Angola ve Mozambik’te yürüttüğü sömürge savaşları, 50 binden fazla kişinin ölümüne yol açmıştır. Britanya’nın Hindistan’daki sömürgeci uygulamaları da benzer şekilde yıkıcı olmuştur; Amritsar Katliamı ve Bengal kıtlığı gibi olaylar, bu şiddetin boyutunu gözler önüne sermektedir.
Sömürgecilik yalnızca tarihsel bir ahlaki sapma değil, aynı zamanda Batı modernitesinin şiddet ve soykırım üzerine kurulu temelini temsil eder. Bu şiddet biçimleri, günümüzde hâlâ ekonomik, kültürel ve epistemolojik (bilgi temelli) tahakküm biçimlerinde sürmektedir.
Tarihsel adaletin sağlanabilmesi için, sömürgecilik yalnızca bir dönemsel baskı olarak değil, insanlık tarihinin en büyük soykırımı olarak tanınmalı ve bu temelde yeniden değerlendirilmelidir./