Neden ABD, Venezuela’yı Batı Yarımküre için bir tehdit olarak görüyor?
Parstoday – Trump hükümetinin Dışişleri Bakanı “Marco Rubio”, Venezuela’nın Batı Yarımkürenin istikrarı için bir tehdit olduğunu iddia etti.
ABD Dışişleri Bakanı “Marco Rubio”, bu ülkeyle artan gerilimler arasında Venezuela’yı Batı Yarımkürenin istikrarı için bir tehdit olarak nitelendirdi ve ABD dış politikasının nihai hedefinin Batı Yarımkürede güvenlik ve istikrar olduğunu öne sürerek Venezuela’yı bu yarımkürede özel bir vaka olarak tanımladı.
Rubio, Washington’un Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro hükümetine yönelik iddialarını tekrarlayarak, Venezuela’nın aktif biçimde uyuşturucu kaçakçılığı örgütleriyle ilişkili olduğunu ve Trump yönetiminin bu örgütleri uluslararası terörist olarak tanımladığını ileri sürdü.
Rubio’nun Venezuela’ya yönelik iddiaları, ABD’nin birkaç ay önce Karayipler ve Venezuela kıyılarına savaş gemileri göndermesiyle, resmen ilan edilmese de fiilen bir savaşı başlatmasının ardından geldi. ABD ayrıca kısa süre önce Venezuela’ya ait tankerleri hedef alan yaptırımları duyurdu ve bir Venezuela petrol tankerini de durdurularak el koydu.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik yeni adımları, son yıllarda bu ülkeye karşı sürekli baskı uygulamasının bir parçasıdır. Bu baskılar ekonomik, siyasi ve askeri çeşitli şekillerde yürütülmüştür.
ABD, onlarca yıldır özellikle Venezuela’da olmak üzere Latin Amerika ülkelerinde müdahaleci politikalarını uygulamaktadır. Bu müdahalelerin ana nedenlerinden biri, Washington’un bu bölgede solcu hareketlerin büyümesinden duyduğu endişedir.
1990’ların sonlarında Hugo Chávez’in Venezuela’da iktidara gelmesinden bu yana, ABD defalarca bu ülkenin solcu hükümetini devirmeye çalışmış ve Latin Amerika’da bu tür yönetimlerin yayılmasını önlemeye çalışmıştır.
Latin Amerika ülkelerinin enerji kaynakları, maden zenginlikleri ve coğrafi konumları ile sömürgecilikle mücadele ve mazlum halklara destek gibi siyasi ve ideolojik hedefleri, ABD’nin bu ülkelerde Washington yanlısı rejimleri iktidara getirme çabalarının diğer nedenleridir. Böylece bölgenin siyasi durumunu ve zenginliklerini kontrol etmeyi amaçlamaktadır.
Öte yandan, ABD her zaman Latin Amerika’yı “arka bahçesi” olarak görmüş ve Çin ile Rusya gibi ülkelerin nüfuzunu kendi çıkarlarına ciddi bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olması nedeniyle, ABD bu ülkenin Çin ve Rusya gibi kendi çıkarlarına karşı olan ülkelerle daha fazla işbirliğine yönelmesinden endişe etmektedir.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik ekonomik ve siyasi baskılarının ve yaptırımlarının ana nedenlerinden biri de bu kaygılardır. Washington, Venezuela’nın küresel rakip güçlerle ilişkilerini güçlendirmesini engellemeye çalışmaktadır. Aslında ABD, enerji kaynakları ve Latin Amerika’daki stratejik konumuna yönelik olası tehditleri en aza indirmek istemektedir.
Bu baskılara karşılık, Maduro hükümeti ABD’nin müdahaleci eylemlerinin yalnızca Venezuela’nın ulusal egemenliğini tehdit etmekle kalmadığını, aynı zamanda doğrudan ülkenin krizlerini derinleştirdiğini vurgulamaktadır. Maduro ve diğer yetkililer defalarca ABD’nin sistematik olarak Venezuela’yı vekâlet savaşları ve istikrarsızlık için bir alan haline getirmeye çalıştığını söylemişlerdir. Şimdi de ABD, Venezuela’yı bölgesel ve küresel güvenlik için bir tehdit olarak tanımlayarak bu ülkeye yönelik müdahalelerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
ABD ayrıca sürekli olarak Venezuela hükümetinin büyük uyuşturucu kartelleriyle işbirliği yaptığı suçlamasını gündeme getirmekte ve bu kartelleri terörist ilan etmektedir. ABD, Venezuela hükümetini de resmen terörist olarak tanımlamıştır. Bu suçlamalar, Washington’un müdahaleci eylemlerini meşrulaştırmak ve yaptırımlar ile ekonomik baskıları gerekçelendirmek için kullanılmaktadır. Oysa bu suçlamaların çoğu açıkça asılsızdır ve ABD’nin müdahalelerini haklı göstermek amacıyla tasarlanmıştır.
Bu koşullarda, Washington’un “Venezuela tehdidi” söylemi gerçek bir tehditten çok, ABD’nin hegemonik ve yanlış politikalarının yansımasıdır. Bu politikalar yalnızca küresel krizleri artırmakla kalmamış, aynı zamanda bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrar için de bir tehdit haline gelmiştir./