Acı Kahve, Kanlı Tarih: Kölelikten Sömürgeciliğe
Pars Today – Küresel kahve ticareti üzerindeki hâkimiyet mücadelesi, tarihin kara bir sayfasını yazdı. Avrupalıların kâr hırsı, milyonlarca insanın kanını kahve ağaçlarının köklerine akıttı ve Afrika ile Latin Amerika’daki pek çok ülkenin siyasi ve ekonomik yapısını sonsuza dek değiştirdi.
Bugün elimizde bir fincan kahve tuttuğumuzda, onun kokusu ve tadının ötesinde, karmaşık ve çoğu zaman karanlık bir tarih saklıdır. Bu tarih yalnızca ticaret ve siyasetle değil, aynı zamanda sömürgecilik ve kölelik dönemlerinde milyonlarca insanın çektiği acılarla iç içe geçmiştir.yüzyıldan 19. yüzyıla kadar, Avrupa’nın kahveye yönelik artan talebi, tarihin en acımasız sömürü sistemlerinden birinin itici gücü oldu ve Afrika ile Amerika kıtalarındaki ülkeler üzerinde kalıcı etkiler bıraktı.
Yüzyılın sonlarına kadar kahve ticareti Arapların ve Osmanlıların tekelindeydi. Ancak Avrupalı güçlerin bu alana girmesiyle dengeler değişti. Hollandalılar Cava’da (Endonezya) kahve yetiştirmeye başladı; ardından Fransızlar ve Portekizliler kahve ağaçlarını Amerika kıtasındaki sömürgelerine taşıyarak bu büyük kârdan pay almaya çalıştı. Asıl sorun, geniş plantasyonlarda ekim ve hasat için ucuz ve bol işgücüne duyulan ihtiyaçtı. Çözüm ise “üçgen köle ticareti” oldu. Buna göre Avrupalı gemiler silah ve kumaş gibi mallarla Batı Afrika kıyılarına gidiyor, bu malları yerel yöneticilerden satın alınan ya da kaçırılan insanlarla takas ediyor, ardından bu insanları insanlık dışı koşullarda Atlantik Okyanusu’ndan geçirerek Amerika’daki sömürgelerde plantasyonlarda çalıştırılmak üzere köle olarak satıyordu. Dönüş yolunda ise şeker, tütün ve kahve gibi ürünlerle dolu gemilerle Avrupa’ya geri dönüyorlardı. Tahminlere göre 16. ve 19. yüzyıllar arasında yaklaşık 12 milyon Afrikalı bu yöntemle köle olarak taşındı ve milyonlarcası da bu korkunç deniz yolculuğu sırasında hayatını kaybetti.
Bu sömürünün zirvesi, Fransız sömürgesi Saint-Domingue’de (bugünkü Haiti) görülebilir. Afrikalı kölelerin insanüstü emeği sayesinde bu ada, dünyanın en büyük kahve ve şeker üreticisi hâline geldi ve Avrupa’da tüketilen kahvenin yaklaşık yüzde 60’ını sağladı. Kahve plantasyonlarındaki çalışma koşulları o kadar korkunçtu ki köleler arasındaki ölüm oranı çok yüksekti ve Afrika’dan sürekli yeni köle getirilmesi gerekli görülüyordu. Bu zalim sistem sonunda çöktü. Irksal ve toplumsal çelişkiler, Fransız Devrimi’nin fikirleriyle birleşerek Haiti Devrimi’ni (1791–1804) ateşledi. Bu devrim, Fransa’nın köleliğe dayalı kahve ekonomisine ölümcül bir darbe vurdu.
Haiti’de kahve üretiminin gerilemesiyle, köleliğe dayalı kahve üretiminin merkezi Brezilya’ya kaydı. O dönemde Portekiz egemenliği altında olan Brezilya, dünyanın en büyük kölelik sistemini kurdu. 1830’lardan itibaren São Paulo gibi bölgelerde kahve plantasyonlarının genişlemesiyle, milyonlarca Afrikalı köle son derece ağır koşullarda çalışmaya zorlandı. Kadınlar ve erkekler kavurucu sıcak altında, uzun saatler boyunca ekim, bakım ve hasat işleriyle uğraşıyordu. Bu karşılıksız emeğin kârı ise Avrupalı tüccarların ceplerini dolduruyordu.
Acının merkezi Amerika’daki plantasyonlar iken, Afrika kıtası da ağır darbeler aldı. Köle ticareti toplumların çökmesine yol açtı, düşmanları esir alıp Avrupalılara satmak için kabile savaşlarını körükledi ve Batı Afrika’nın geniş bölgelerinde ekonomik ve toplumsal gelişmeyi yüzyıllarca geciktirdi. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, Avrupa’nın Afrika üzerindeki doğrudan sömürge yönetimi resmileştiğinde, sömürü biçimi değişti ama sona ermedi. Britanya sömürgesi altındaki Kenya ve Belçika sömürgesi altındaki Kongo gibi ülkelerde, yerli halkın verimli topraklarına el konularak kahve plantasyonları kuruldu. Ardından kafa vergisi gibi mekanizmalarla yerel halk, sömürgecilere vergi ödeyebilmek için bu plantasyonlarda zorla çalıştırıldı. Kahveden elde edilen kâr yine Avrupalı şirketlerin kasalarına aktı.yüzyılın başlarında kahvenin baştan çıkarıcı kokusu, Avrupalı sömürgecileri Afrika’nın verimli topraklarına dahada fazla çekti. “Medeniyet” ve “kalkınma” bayrağı altında yürütülen bu süreç, gerçekte üç uğursuz sütuna dayanıyordu: yerli topraklarının sistematik biçimde gasp edilmesi, acımasız zorla çalıştırma düzenlerinin uygulanması ve Avrupalı şirketler ile sermayedarlar için devasa kârların biriktirilmesi.
Sömürgeci kahve ekonomisini kurmanın ilk adımı, üretimin temel kaynağı olan toprak üzerindeki kontrolü ele geçirmekti. Sömürgeci güçler askerî güç kullanarak ve tek taraflı yasalar dayatarak, yerli halkların geleneksel ve kolektif mülkiyetini yok saydı. “Mülkiyetlerini” istenen belgelerle kanıtlayamayan yerliler, topraklarını kaybetti.Toprakların gasp edilmesiyle birlikte, sömürgeciler ekim yapmak için…