Yorum | Azami baskının başarısızlığı: ABD yaptırımları nasıl ters tepebilir?
PARS Today – Yeni raporlar, ABD’nin “azami baskı” politikasının artık İran’ı davranışlarını değiştirmeye zorlayacak güce sahip olmadığını ve hatta Washington’ın yaptırım gücünün zayıflamasına yol açabileceğini gösteriyor.
Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs, yaptırımların ağırlaştırılmasının İran’ı tecrit etmek yerine ABD’nin yalnızlığını daha da artıracağını söylüyor. Bu ifade, günümüz uluslararası siyasetindeki önemli bir gerçeği özetliyor. Washington artık iradesini geçmişte olduğu gibi küresel ekonomiye dayatabilecek durumda değil. Yaptırımlar ABD için hâlâ güçlü bir araç. Ancak artık belirleyici tek araç değil.
Foreign Affairs ve The Economist de yayımladıkları raporlarda ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını başarısız olarak nitelendirdi. Jeffrey Sachs, Foreign Affairs ve The Economist, üç farklı açıdan aynı ortak sonuca ulaşıyor: İran’a karşı uygulanan azami baskı politikası, etkisinin sınırlarına ulaşmış durumda. Daha fazla baskı, mutlaka daha fazla taviz anlamına gelmiyor. Hatta ABD’nin maliyetlerini artırabilir.
Sachs, meseleyi ABD’nin dayatmacı gücündeki gerileme açısından açıklıyor. Ona göre Washington, Çin’in, Rusya’nın veya diğer ülkelerin İran’la ticaret yapıp yapmayacağını belirleyemez. Bu son derece önemli bir nokta. İkincil yaptırımlar, ancak küresel ekonominin başlıca aktörlerinin ABD’ye itaatsizlik etmenin maliyetinden korktuğu sürece etkili olur. Ancak bu durum değişiyor.
Çin artık yaptırım sisteminde tali bir aktör değil; büyük bir ekonomik güç. İran petrolünün önemli bir bölümünü satın alıyor. Aynı zamanda ABD’nin baskılarına karşı kullanabileceği karşılıklı ekonomik araçlara da sahip. Dolayısıyla İran’a yönelik yaptırımlar Washington ile Pekin arasındaki ilişkilere ne kadar fazla doğrudan baskı uygulamaya dönüşürse, bunun ABD açısından maliyeti de o kadar artacaktır.
The Economist de başka bir açıdan aynı gerçeği doğruluyor. İran’ın ticari ve finansal ağı karmaşıklaşmış durumda. İran’ın Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer ekonomik ortaklarıyla ticareti yalnızca Washington’ın kolayca engelleyebileceği kanallardan yürümüyor. Dolar dışı mekanizmalar ve ABD’nin kontrolü dışındaki finansal ağlar da gelişmiş durumda.
Bu gelişmenin stratejik bir mesajı var: Yaptırım artık küresel bir emir değil, etkili olabilmek için başkalarının iş birliğine ihtiyaç duyan bir baskı aracıdır. Bu iş birliğinin maliyetini üstlenmeye hazır olmayan ülkelerin sayısı arttıkça yaptırım gücü de azalıyor.
Ancak ekonomiden daha önemli olan konu, ABD’nin stratejik güvenilirliğidir. Foreign Affairs, İran’a yönelik 47 yıllık baskının, bu politikanın sınırlarını ortaya çıkaran maliyetli bir savaşa dönüştüğünü savunuyor. Baskının amacı İran’ın davranışlarını değiştirmekti. Azami baskının hedefi ise Tahran’ı teslim olmaya zorlamaktı. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi.
İran ekonomik baskı altında. Bu gerçek inkâr edilemez. Yaptırımlar maliyet yarattı. Ancak “ekonomik zarar” ile “stratejik değişim” arasında önemli bir fark vardır. Yaptırımlar bir ülkenin ekonomisini baskı altına alabilir, fakat o ülkenin güvenlik ve siyasi hesaplarını mutlaka değiştiremez. ABD politikasının karşı karşıya olduğu sorun tam da burada ortaya çıkıyor.
Washington baskının yarattığı maliyeti görüyor, ancak baskıya direnmenin kendisi açısından oluşturduğu maliyeti hesaba katmıyor. İran ise baskı uygulamanın maliyetini karşı tarafa da yüklemeye çalışıyor.
Hürmüz Boğazı ve küresel maliyet
Hürmüz Boğazı bu denklemde özel bir öneme sahip. Bu su yolunda meydana gelebilecek herhangi bir aksama, enerji piyasalarını ve küresel ekonomiyi doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle İran’a yönelik ekonomik baskı, küresel bir meseleye dönüşebilir.
The Economist de yeni ekonomik baskının ters tepme ihtimali konusunda uyarıyor. Washington, baskıyı artırarak Tahran’ı geri adım atmaya zorlayabileceğini düşünürse, baskının maliyetini artıracak tepkilerle karşılaşabilir. Böyle bir durumda yaptırım, bir pazarlık aracından ziyade krizi tırmandıran bir faktöre dönüşür.
Foreign Affairs bu durumu “tek yönlü bir çark” olarak nitelendiriyor. Her yeni baskı turu, Washington’ı bir sonraki baskı turuna yönlendiriyor; ancak nihai hedef gerçekleşmiyor. Bunun sonucu ise maliyetlerin artması ve siyasi seçeneklerin azalması oluyor.
İşte bu, stratejik çıkmazdır. ABD ne İran’ı işgal edebilir, ne hava saldırıları yoluyla rejim değişikliğini garanti edebilir ne de yaptırımları tek başına İran’ın teslim olmasını sağlayacak bir araca dönüştürebilir.
ABD baskıyı sürdürmek için siyasi ve ekonomik maliyet ödemek zorunda. İran ise baskıya dayanabilmek için ekonomik maliyet üstlenmek zorunda. Buradaki fark şudur: İran yıllardır yaptırımlarla yaşıyor ve yaptırımlara uyum sağlamak için çeşitli mekanizmalar geliştirmiş durumda.
ABD ise yaptırımları ne kadar fazla kullanırsa, ortaklarını alternatif kanallar oluşturmaya o kadar fazla teşvik ediyor.
Dolayısıyla azami baskının başarısızlığı, yaptırımların tamamen etkisiz hâle geldiği anlamına gelmiyor. Daha doğru ifade şudur: Yaptırımlar artık tek başına Washington’ın istediği siyasi sonucu garanti edemiyor. Bu, son derece önemli bir farktır.
Üç raporun verdiği mesaj açık: ABD hâlâ yaptırım gücüne sahip, ancak artık mutlak ve belirleyici tek güç değil. İran hâlâ baskı altında, ancak tecrit edilmiş değil. Çin ve diğer güçler de ekonomik kurallarını koşulsuz ve sonsuza kadar Washington’ın talimatlarına göre şekillendirmeye hazır değil.
Dolayısıyla Washington yaptırımları diplomasiye alternatif olarak kullanmaya devam ederse, sonunda İran’ı tecrit etmekten çok dünyayı ABD’den daha bağımsız bir ekonomik sistem kurmaya teşvik edebilir.
İşte azami baskının kendi karşıtına dönüşebileceği nokta tam olarak budur.