Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: ABD PKK adına Türkiye'yi tehdit etti
Karar:
Ankara'da FETÖ soruşturması
Milli gazete:
Şubat ayında dolar yükselmeye başlar
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Zafer Arapkirli, 7 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Bu seçim (böyle) yapılmamalı…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Önce, şu 2 vazgeçilmez ve tartışılmaz esası hatırlatmak isterim: Siyaset, sağlam ilkeler temeline oturtulmadan yapılamaz. Yapılırsa doğru olmaz.Demokratik bir toplumda, hukuk olmadan başka hiçbir şeyi konuşmanın bir anlamı olmaz. AKP iktidarında yapılmış ve yapılmakta olan hemen tüm seçimlerin üzerine bir “usulsüzlük, hile, yolsuzluk” gölgesi gerçeği önümüzde dururken, üstelik de bu leke daha da büyüyerek ve karararak siyasetin göbeğine otururken, hâlâ bu “Sözde yarışma sözde müsabaka” ortamında “figüran” olmayı kabul etmek, ilkesizliğin ta kendisidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bununla da kalmayıp, “Hukukun açıkça dışına çıkılması” anlamına gelen uygulamaların, “Kitabın tam tersine” sıradanlaştığı bir seçim, “hukuki-geçerli” sayılabilir mi? Muhalefet partileri, başta da ana muhalefetteki CHP, maalesef geçen birkaç seçimde bu 2 temel noktayı göz göre göre atlamış görünmektedir. 7 Haziran seçiminde, oy sayımındaki usulsüzlüklere karşı olağanüstü başarılı bir sivil toplum örgütlenmesi ile alınan ve AKP’yi ilk kez ciddi ölçüde gerileten seçim sonrası, bir aşamada hükümet kurma görevi CHP liderine verilmesi gerekiyor iken, verilmedi. CHP bunu içine sindirebildi. Ardından da bölücü terör örgütünün de marifetiyle Doğu ve Güneydoğu’da yaşananların gölgesinde gidilen, demokratik siyaset koşullarının tamamen ortadan kaldırıldığı 1 Kasım seçimlerinde de hukuk ayaklar altına alındı. Peşinden, rejim değişikliğinin baskı altında tehditle ve şiddetle, içtüzüklerin, yasaların ve anayasanın ayaklar altına alındığı bir süreç sonucu cebren tescil ettirildiği 16 Nisan Referandumu geldi. Gün ortasında kuralların değiştirilip mühürsüz oy pusulalarının kabul edilmesi, dünya siyaset ve hukuk tarihine geçecek bir ayıptı. CHP bunu da içine sindirdi ve kabul etti. Ve değişen rejim koşullarında, 24 Haziran TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Bu seçim de adaylardan birinin hapse atıldığı, yarışmadan men edildiği bir ortamda icra edildi. CHP bu seçimi de içine sindirdi ve tesciline boyun eğdi.Bugün gelinen noktada, alenen ve utanmazca anayasa ve yasa ihlalleri altında 31 Mart’a adım adım ilerliyoruz. Medyada utanmazca ve her türlü etikyasal engele rağmen tekelleşme ve muhalif seslere baskı giderek artıyor. RTÜK ve savcılıklar, muhalif her türlü sesi kısmak, boğazlamak üzere her gün yeni bir adım atıyor. ...***
Remzi Özdemir, 7 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, " İtibarı hedefle kaybeden bankalar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Telefonun ucunda Türkiye'nin en eski ve en köklü bankalarından birinin şube personeli.Diğer ucunda ise bu bankadan yıllar önce kredi almış ve şimdi çalışmayan bir vatandaş. Telefondaki bankacı kısa bir hâl hatır sorma işleminden sonra ana konuya giriyor:Bizimle yeniden çalışmayı düşünür müsünüz? Mevduat oranlarımız da çok iyi. Vatandaş; Ben sizden kredi çekmiştim ödedim. Yenisini alamıyorum kredi notum kötü diyorlar vermiyorlar. Mevduatım olsa niye kredi çekmek isteyeyim."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor :
...***
Bankacı ezile büzüle talebini daha fazla uzatmadan söylüyor: Hesabınız 1 yıldır hareketsiz. En azından bir 50-60 lira koysanız da hareket olsa! Hedefim var bana bu konuda yardımcı olsanız? Banka müşterisinin bu talep karşısında verdiği yanıtın ve davranışın artık bir önemi yok.Burada sorgulanması gereken itibar. Hareketsiz hesapları aktif edilmesi için dayatılan hedefleri tutturabilmek için müşterisinden 50 TL'lik bir para yatırması için yalvaran ve ajitasyon yapan bankacının mı itibarı, yoksa bu saçma sapan hedefleri personele zorla yaptırmaya çalışan bankanın mı itibarı? 5187 sayılı bankalar kanununun 74. maddesine göre, bankaların şan ve şöhretlerine zarar verecek hiçbir haber yapamazsın. Hatta bu madde öyle geniş kapsamlı ki, kalkıp filanca bankanın camları veya tuvaleti kirli diyemezsin. Şimdi soruyu şöyle soralım: Bankaların şan ve şöhretlerini, dahası itibarını kim bozuyor? Türkiye'de bankacılık son 10 yıldır saçma sapan bir hal aldı. Sektör dışından danışmanlık ve denetim şirketlerinden, bilgisayar firmalarından ya da eczacılık şirketlerinden transfer edilen harika çocuklar sistemi kökten değiştirdi.
Sokaklarda kart ve kredi pazarlaması, cami önlerinde ve kahvehanelerde emekli avlanmasından tutun da üç kuruşluk apartman aidatı için ev ev dolaştırılan bir bankacılık yapılıyor. Vatandaş artık banka şubelerine girmeye korkuyor. Acaba benden ne kesecekler ne satacaklar diye. Yakında bijuteri gibi tezgâh açarlarsa hiç şaşırmam. Bunu sadece yabancı değil aynı zamanda yerlisi de yapıyor. Yukarıdaki 50 liralık para hareketi sağlamak için yapılan itibar zedeleyici konuşma, yerli ve yabancı ortaklı bir bankanın personeli tarafından gerçekleştirildi. Personelin hiçbir suçu yok. Bu talihsiz olay bir yöneticinin adeta tuvalette düşünüp, hedefe dönüştürdüğü ve şube personeline zorla dayattığı hedefin bir sonucu. Bu yöneticiler hedefleri öyle akıl almaz bir yöntem ile uygulatıyorlar ki, ortada ne bankacının ne de bankanın itibarı kalıyor. "Aktifleştirme" adı altında oluşturulan hedefler bölge müdürlerine veriliyor. Yani bankanın küçük krallarına. Onlar da bu hedefi şube personeline değil de şube müdürüne zorla dayatıyor. Eğer bu hedef tutmaz ise, prim alamazsın dahası o koltukta oturamazsın. Alacağı tatlı primden olmaktan ve en önemlisi bölge müdürünün gözünden düşüp, koltuğunu kaptırmaktan korkan şube müdürü başlıyor mobbinge varan baskıya.
...***
Aydın Ünal, 7 Ocak tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, " FETÖ’nün ‘TAK’ taktiği"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 2,5 yıl geçti. ABD ve Avrupa, darbe girişiminin Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından yapıldığını görmek, buna inanmak istemiyor. ABD’nin maşası olan FETÖ’nün darbe girişiminde başarısız olmasını hem ABD hem de Avrupa en başından itibaren içine sindiremiyor. İçine sindiremediği için de darbe girişimi ile FETÖ arasındaki bağlantıları görmezden gelmekte ısrar ediyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Darbenin Fetullahçılarca yapıldığından kimsenin şüphesi yok. Hukuki anlamda da bu irtibatı ispatlayan yüzlerce, belki binlerce somut delil var. Hangi birini sayalım: Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Harun Biniş ve Nurettin Oruç’un 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde bulunmaları, FETÖ’cü eski Emniyet Müdürü Mithat Aynacı’nın Vatan Caddesi’nde bir tankın içinden çıkması, Levent Türkkan’ın itirafları, Hulusi Paşa’ya “sizi önderimizle görüştürelim” önerisi, üst düzey tüm subayların FETÖ ile açık irtibatları… Bu delillere geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi: Hakan Çiçek’in telefonunun Pensilvanya’da Gülen’in malikanesinde ve FETÖ’cülerin toplandığı Masal Cafe’de sinyal verdiği ortaya çıktı.
Her şey apaçık olmasına rağmen Avrupa FETÖ’yü korumayı sürdürüyor; ABD ise 2,5 yıl boyunca Fetullah’a tek bir soru dahi yöneltmedi. FETÖ de arkasındaki bu gücü kullanarak darbeyle irtibatı olmadığı yalanıyla kendisini savunmaya çalışıyor.
Pastör Brunson’ın tahliye edilmesiyle Türkiye-ABD ilişkilerinde bir yumuşama oldu. Bu yumuşama, çok cılız da olsa, Trump’ın FETÖ’yle ilgilenmesini beraberinde getirdi. Trump ile Amerikan Devleti arasındaki uyumsuzluk ya da Trump’ın Suriye’den geri çekilme konusundaki zikzakları dikkate alındığında köklü bir çözüm beklenmese de Türkiye var gücüyle bastırıyor. ABD’den bir heyetin Ankara’ya gelip delilleri görmesi, sunum alması bile önemli bir gelişme.
Türkiye’nin ABD’yi sıkıştırması karşısında FETÖ’nün de yeni bir taktiğe başvurduğu görülüyor: “TAK” taktiği…
TAK, PKK’nın taşeron örgütü. PKK, sempatizanlarının ya da Batı’nın tepkisini çekecek eylemleri TAK’a yaptırıyor ya da bu tür eylemler olduğunda sorumluluğu TAK’a yükleyip kenara çekiliyor. 16 Temmuz 2005’te Kuşadası’nda turistlere saldırıdan başlayarak TAK şehirlerde çok kanlı terör saldırılarına imza attı. Ankara ve İstanbul’da onlarca sivil bu saldırılarda hayatını kaybetti. PKK, “bizim ilgimiz yok, kendi inisiyatifleriyle yapıyorlar” diyerek sivil katliamlarını üstlenmedi. Saldırıları yapan teröristlerin PKK ile doğrudan irtibatlı oldukları ise delilleriyle ispatlandı.FETÖ de şimdi aynı taktiği uyguluyor.