Nisan 30, 2019 08:52 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Milli gazete: Bülent Arınç: Yeniden bu parti çatısı altında birleşebiliriz

Aydınlık:

Türkiye ittifakına ilk adım: Masa kuralım

Yurt:

Alman büyükelçiden S-400 mesajı: Endişe duyuyoruz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ergin Yıldızoğlu, 29 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “AKP üzerine spekülatif düşünceler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP ve liderliğine yönelik parti ve hareket içinden gelen eleştirilerin tonunda 31 Mart belediye seçimlerinden sonra Davutoğlu gibi “ağır topların” da katılımıyla bir yükselme var. Kimileri, adeta “hareket” içinde bir “iç savaş”ın başlamasını, AKP’nin bölünmesini, hatta yeni bir partinin doğmasını bekliyorlar. Bunların hepsi olabilir, ama sonunda bu hareketin içinden çıkacak şeyin, ülkeye demokrasi, özgürlük getirebileceğini düşünmek, siyasal İslamı desteklemeye devam etmek isteyenleri rahatlatacak bir fantezi olmaktan öteye gidemeyecektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Davutoğlu’nun metninde, kendi döneminde yaşanan, “Suriye iç savaşı”, “Rus uçağı olayı” gibi fiyaskolara ilişkin herhangi bir özeleştiri, “temmuzdan - kasım seçimlerine” giderken yaşanan kaosa ilişkin herhangi bir açıklama çabasına da rastlanmıyor.

Bu ve benzeri eleştirileri, AKP’nin “fabrika ayarlarına dönmek arzusu” gibi sunma çabaları da tam anlamıyla bir saçmalık. Birincisi böyle bir “asr-ı saadet” dönemi gerçekte hiç yaşanmadı. İkincisi, hiçbir siyasi hareket hegemonyasını inşa etmeye başladığı noktaya asla geri dönemez.

Eleştirileri dile getirenlere bakılırsa, liderlik etrafında dar bir kadro oluşmuş, işleri o yürütüyor, kendi çıkarlarını hareketin genel çıkarlarının önüne koyuyor, kimseye danışmıyor, bildiğini okuyor, çok tüketiyor, aşırı bir zenginlik, dekadans resmi sergiliyor. Diğer bir deyişle bu oligarşinin çıkarlarıyla hareketin çıkarları ayrışmaya, dili farklılaşmaya başlıyor. Hareket ile liderliği arasındaki temsil ilişkisi zayıflıyor. Bunun sonucu hareketin topluma kendini sunuş hikâyesi, popülist söylemi ve görüntüsü istikrarını kaybediyor, bu da hareketle etrafındaki destek sınıfları arasındaki bağları zayıflatıyor.

Zamanla iktidar blokunun sınırları ve içeriği değişirken, Erdoğan güç biriktirmeye, Reis konumuna yükselmeye başladı. Bu süreçte, “kurucu liderler teker teker tasfiye edildi”, liderlik Erdoğan etrafında “Bir”leşti.

Ekonomik ve siyasi krizler üst üste gelirken, liderliğin ve çevresinin bu krizleri yönetmedeki yetersizliği, dağıtılacak ekonomik pasta ve siyasi gücün küçülmesi, “oligarşiden” dışlananların seslerinin yükselmeye başlamasına yol açtı.

…***

Ahmet Gürsoy, 29 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “82 milyon nasıl bütünleşir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“82 milyonla bütünleşmenin ön koşulu nedir? Bunun yolu, siyasi mensubiyetleri devre dışı bırakarak bütün milleti AKP-MHP çizgisi ekseninde toplamak mıdır?Varsayalım öyledir.Birlik, bütünlük içinde olması gereken insanları buna ikna etmeniz gerekmez mi?Evet gerekir.Madem öyle, bir taraftan Çubuklu saldırganı Osman'ı, öte taraftan liderine sevgi besleyen CHP'li seçmeni neden karşı karşıya getiriyorsunuz? İnsanlar, parti mensubiyetlerini, kimliklerini, sosyal grup bilinçlerini bir kenara koyarak, karşı siyaset gruplarıyla bütünleşemez ki..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İktidar merkezi şu cümleyi çok kuruyor: "Kandil'le iş birliği içinde olan CHP.."İktidar merkezi bunda samimi ise ve 82 milyonu sahiden ortak paydada buluşturacaksa, bu iş birliğini varsayımın ötesinde somutlaştırması gerekir.İYİ partililere de CHP'lilere de  "bakın kardeşim söylediklerimiz yüzde yüz doğru. İşte belgeleri. İşte bunların ihaneti" diyerek tartışılmayacak biçimde açık ve net belgelerle gerçekliği ortaya koymalı ki, insanlar, parti mensubiyetlerinin ötesine geçip ülke meselesine yoğunlaşarak topyekûn iktidarın arkasında dursun."Bunlar Kandil'den emir alıyorlar" demek ve "işte bakın HDP aday göstermedi. CHP adaylarını destekledi" tarzında düz akıl yürütmekle ne CHP'nin ve ne de İYİ Parti'nin Kandil'le iş birliği somutlaşmış olmaz. Sadece iddia edilmiş, propaganda yapılmış olur.Klasik mantıkla doğru görülen şeylerin sembolik mantıkla yanlışlarını ortaya koymak da mümkündür. Mesela buradan Cumhur İttifakı'nın siyasi enerjisini, iktidarda kalma sürecinin siyasi gerekçesini, Kandil'in belirlediğini ileri sürmek de mümkündür.Varsayalım Kandil yok oldu.Yine varsayalım, Şehitler hiç gelmiyor.Şimdi söyler misiniz? İktidar bloku geçtiğimiz ve önceki seçimlerde halkı ne ile korkutup da oy alacaktı? Hangi argümana yaslanacak da milletten oy isteyecek?Kandil yok oldu mu, elinde halkı kendisine yönlendirecek siyasi malzeme  kalmıyor.Öyle ise?Öyle ise düşmanımın varlığı benim varlığımın garantisi gibi bir durum ortaya çıkıyor ki, bu durumda "aslında Kandil'den kim besleniyor" diye akıllı birinin sorması gerekir.İşte şu saldırgan Osman'ı saldırıya geçiren şey şehitlerin varlığıdır. Şehitler olmasaydı, Osman'ın da saldırmak için hiç bir gerekçesi kalmayacaktı. Dolayısı ile saldırmayacaktı. Osman saldırmayacaksa, İktidar merkezi de savunacak eleman bulamamış olacaktı.Demek ki neymiş?Şehit cenazelerinin varlığı siyaset yapanların bir kısmı için hem Kılıçdaroğlu'na saldırının meşrulaştırma gerekçesi ve hem de seçim yarışının önemli bir propaganda aracı olmuş oluyor.Demek ki neymiş? Düz mantıkla doğru sanılan önermeler, ters mantıkla yanlış oluyormuş..Tekrar soruyoruz: Millî bütünlük mü istiyorsunuz? Öyle ise bunun gereğini yapmanız lazım."Gereği nedir"  derseniz…Yasalara, yasanın istediği gibi uymakla işe başlayabilirsiniz.Komitacı siyasetten, rakibinin varlığını ülke için gerekli gören ve her bir rakip partiyi, demokrasinin halkın önüne koyduğu iktidar seçeneği olarak kabullecek siyaset aklını devreye sokabilirsiniz.Yapmazsanız?..Ülkeye zarar vermeye devam edersiniz ve size inanmamız da mümkün olmaz..

…***

Mustafa Karaalioğlu, 29 Nisan tarihli Karar gazetesinde, “İttifakın adı ve hacmi ne olursa olsun” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Seçmen bazen ince ayar yaparak bazen de yıkıp geçerek kanaatini yansıtır. Yakın-uzak siyasi tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Bizatihi AK Parti’nin gelişi ve yükselişi bunun açık örneğidir. Bir başka partiye nasip olmadığı şekilde uzun iktidar döneminde birden fazla kez seçmenin verdiği şansa mazhar oldu. Gerekçesi ne olursa olsun AK Parti bunu başarmayı bildi. Art arda seçim kazanma serisi de bunun göstergesidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bugün, henüz İstanbul seçimi dolayısıyla dosyası bağlanmamış yerel seçim sonrasını yaşıyoruz. Ama bu eksiklik seçmenin 31 Mart’ta verdiği mesajı değerlendirmeye mani değildir. Peki seçmen hangi mesajı verdi? Partilerin ve liderlerin açıklamalarından görülen o ki hemen hepsi durumdan memnun görünüyor. Büyükşehirleri kazanan CHP de, toplam belediye sayısında büyük üstünlüğü koruyan AK Parti de sonuçtan memnundur.

Mesajın ne olduğu önemlidir ama belirleyici olan bundan ne anlaşıldığıdır. Yerel seçim sandığının verdiği mesaj, içerdiği siyasi güç veya sandıktan yansıyan kanaatlere rağmen ülkenin gidişatını partilerin ne anladığı belirleyecektir. Bilhassa da iktidar partisinin ne anladığı…

Ekonomideki problemlerin kaynağı konusundaki görüşlerle, dış politikadaki tutumun aynı istikamette gideceği anlaşılıyor. O kadar ki, Erdoğan daha önce de sık sık dile getirdiği “Ya olacağız, ya öleceğiz” cümlesini de söyleyerek, yeni döneme ilişkin politikalarını geleneksel tutumuyla tam olarak bağlamış da oldu. İlaveten… Muhalefete ilişkin siyasi pozisyonunu değiştirmek şöyle dursun bir parça da sertleştirdi.

Cumhurbaşkanı’nın tavrı, hem bugüne kadar sürdürdüğü politikalarına olan güvenini göstermek hem de seçim sonrası partisinin içinden ve dışından yükselen eleştirilere yönelik defans olarak yorumlanabilir. Kendisini Beştepe’ye taşıyan ittifak sistemini genişletmek veya değiştirmek ve de beka temelli siyasi dilden vazgeçmek için bir gerekçe görmediği aşikardır. Hatta, eğer seçim YSK tarafından tekrarlatılacak olursa İstanbul’u yeniden kazanarak 31 Mart’ı politikalarına tam olarak onay seçimi haline getirip fotoğrafı tamamlamayı düşünüyor da olabilir.

Şurası açık ki yerel seçimin herkese başka şey söyleyen mesajı nasıl şekillenirse şekillensin, aslolan acil çözüm bekleyen meselelerin hala Erdoğan’ın omuzunda olduğu gerçeğidir. Birbiriyle bileşik kaplar gibi bağlantılı ekonomi, dış politika ve hukuk alanlarında problemler hala yerinde saymakta ve saydıkça da derinleşmektedir. Üstelik, bir kısmı ile yüzleşilmiş ve üzerine gidilmiş olmasına rağmen çözüme ulaşılamamıştır. Erdoğan’ın politik yaklaşımı ne olursa olsun; ittifakın adı veya hacmi nasıl şekillenirse şekillensin veya sabit kalsın farketmez; aslolan bu büyük meselelerin üstesinden gelebilmektir.