Mayıs 08, 2019 08:43 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: CHP seçim için seferberlik ilan etti

Yenişafak:

Rusya'dan dolara rezerv darbesi

Karar:

YSK’nın seçim kararı demokrasiyi yaraladı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı 7 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Anormal bir iktidar yapısı ile karşı karşıyayız..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İktidarın üst düzey yöneticileri cenaze töreninde Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmamışlar. Ayıp etmişler, Cumhurbaşkanı bile bir törende en alt düzeyde bir ilişki olarak Kılıçdaroğlu ile tokalaşabilirken, yardımcısı ve bakanının bundan bile çekinmelerini nasıl açıklamak gerekir, sizlere bırakıyorum...  Bu anormal bir iktidar yapısının tipik göstergelerinden biridir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kaybettiklerini bir türlü kabul etmemesi, bu anormal yapının çok önemli bir dışavurumudur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Öyle ki, “bana ve ülkeye neye mal olursa olsun” anlayışının egemen olduğu bir yapı.. İstanbul uğruna her şeyi yakıp yıkarım anlayışına ev sahipliği bir yapı..

Anormal yapının daha önceki dışavurumlarına şüphesiz bol örnek var.

Anayasaya uymamak.. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımıyorum, demekler.. Dahası ilk derece mahkemelerin bile sırtını iktidara dayayarak arada sırada Anayasa Mahkemesi’nin kararına karşı çıkmalar.. Kılıçdaroğlu’na karşı düzenlenen, Ankara’nın arkaik ilişki ve yapılarının egemen olduğu “köy”de, bir tertip olduğu açık seçik alçakça saldırı, bu “anormal iktidar yapısı”nın anatomisini ortaya çıkartan çok önemli bir başka büyük olaydır.

Toplu bir kıyıma kalkışan ilkel güruhtan hiç kimsenin içeride olmaması, tüm görüntülerin bir araya getirilmesi sonucu gerçekten bir katliam eyleminin ortaya çıkması, iktidarın hiç umurunda olmamıştır. Ne jandarma, ne savcı, ne mahkeme, ne Adalet ve İçişleri Bakanlığı..

İktidar yapısının anormal karakteri, saldırı karşısında yasal suskunluğuyla net ortada. Sadece yasal suskunluk olsa.. “Ne işin vardı, seçimleri kaybettiğin yerde”, “cenaze törenine gitmemeliydin” gibi, hiç normal olmayan, medeniyetten uzak ve normal siyasetle de kabul edilemeyecek anormal bağırtıları da bunlara eklemeliyiz.

İktidar paydaşlarının bir türlü, gayet açık seçik, içten bir geçmiş olsun diyememesi de, bu anormal yapının olayla derin ilişkisinin göstergelerinden..

Bunun ardında, “keşke bu katliam eylemi sonuca ulaşsaydı” düşüncesinin izlerini arayıp da bulamamak mümkün değil.

Bu olay, AKP yapısının iktidar olmakla, toplumla, demokrasi ile çok partili sistemle olan ilişki ve anlayışını açıklayan, çok net tarihsel bir kilometre taşıdır.

Şüphesiz, İstanbul seçimlerini geriye çevirmek için yaptığı büyük ataklar da anormal yapının iktidarı asla kaybetmemeliyim düşüncesinin büyük dışavurumudur. Bu anormal yapı, ülkemizin geleceği açısından çok önemlidir. Bu, milletin hayat standardı ile de ilişkilidir. Totaliter yapılar ülkelerin refahını büyütemezler.

Çünkü insan ve düşünce zenginliğini baskılarlar, insanları bir alet düzeyine indirgerler. Kapitalizmle totaliter yapılar bu nedenle birbiriyle çatışır. Otokratların, totaliter yapıların, cuntaların ayakta kalamamaları, yıkılmalarının temel nedeni de budur.

Türkiye’de, dıştan trilyonların ülkeye girişi ve borçlanma limitlerinin tavana vurması ile otokrat yapı arasındaki ilişki arasında ilişkiyi görmek gerekir.

Büyük, gösterişli ama verimsiz, salt para harcayan yapılar, otokrat yapıların karakterinde vardır ve üreten bir ekonomiyi kuramayacakları için ekonomik krizler gelir bastırır.

Ülkemizdeki otoriter yapının, gelişen bir ülke ve toplumda bir geleceği olamaz.  Peki, iktidarın dönüşerek ayakta kalması mümkün mü?  Ancak, AKP içinde bir devrimsel dönüşüm gerçekleşirse..  O zamana kadar da atı alan Üsküdar’ı geçer...

…***

Mustafa Kaya, 7 Mayıs tarihli Milli gazetede, ““Türkiye Aklını Neden Kaybediyor?””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir kızımızın Almanya’da eğitimine devam etmek ve Alman vatandaşı olmak istediğine dair yorumlarını içeren TV yayını kendisini sorumlu görenlerin üzerinde şok etkisi yaptı. Bu yayının ardından beyin göçü ile ilgili uzun zamandır konuşulan konuları tekrar hatırlamak durumunda kaldık. Kimileri de kızımızın şimdiki eğitim aldığı okulu tartışıp, konunun özünü konuşma ihtiyacı bile hissetmediler. Tartışmayı başlatan kızımızın canlı yayına çıkarak bu ifadeleri kullandığı aynı gün, yani 23 Nisan’da Genel Yayın Yönetmenliğini gazeteci Nevzat Çiçek’in yaptığı independentturkish.com haber sitesinde de “Beyin Göçü” ile ilgili önemli bir dosya yayınlandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bengü Babaeker Şap tarafından hazırlanan dosyanın başlığı, “Bir beka sorunu olarak beyin göçü… Türkiye ‘aklını’ neden kaybediyor?” idi. ‘Gidenler ve gitmek için uğraşanların’ anlatımlarıyla konu hakkında önemli ipuçları veren bir dosya olduğunu ifade etmeliyim. Bendeniz de bugünkü yazıda bu çalışmadan bazı önemli tespit, araştırma ve istatistikleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

TÜİK verilerine göre 2017’de 113 bin 326 kişi ülkemizi terk etmiş ve oranları bir yılda yüzde 63 artmış. Bu istatistikte hepimizi düşündürmesi gereken detay ise her beş kişiden ikisi 20-34 yaş aralığında imiş. Kadınların oranı da yüzde 37’den, 42’ye çıkmış. Dosyada ülkeyi terk edenlerin oranlarının bir yılda bu kadar artmasında 15 Temmuz sonrası dönem ve FETÖ’ nün payı olduğu belirtiliyor ama tek başına bu artışı anlatmaya yetmeyeceği de detaylandırılarak izah ediliyor. Dosyada fikir beyan edenler, ülkeyi terk etmelerine sebep olan ana gerekçenin “politik iklim” ve “konuşmaktan korkar hale gelme psikolojisi” olduğunu öne sürüyorlar. Mesela adını özellikle vermek istemeyen, Kanada ile ilgili yurtdışı eğitim danışmanlığı yapan bir kişi ilginç bilgiler paylaşmış. Kanada her yıl bin 500 öğrenci vizesi verir ve ortalama bunların 100 kadarı geri dönmek istemezmiş. Ancak son yıllarda bu sayı üçte bire yani 500’e çıkmış. Kanada da bundan dolayı başvuruları daha titiz değerlendirmeye başlamış. Bu arada Türkiye yurtdışına en fazla öğrenci gönderen 11. ülke imiş.

…***

Ufuk Söylemez, 7 Mayıs tarihli Aydınlık gazetesinde, “ Niteliksiz nüfus, kuru kalabalıktır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Biz yazmaktan ve anlatmaktan usandık ama bazı kafalar, bir türlü anlamadı, anlayamadı veya anlamak istemedi. Yine de, bir kez daha anlatmaya çalışalım;Kadını eve kapatıp, çocuk doğurma makinası olarak görmek isteyen yobaz zihniyet, doğal olarak bilimden, istatistikten, dünya ve sosyolojik gerçeklerden bihaber görünüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hâlbuki TÜİK’in açıkladığı Adrese Dayalı Nüfus Sistemi sonuçları da, 2013 - 2075 yılları arasını kapsayan nüfus projeksiyonları da diğer bütün nüfus istatistikleri de bir gerçeği ortaya koyuyor.

Türkiye’nin yıllık nüfus artışı 2009 yılında binde 14.5 iken, 10 yıl sonra 2018 yılında binde 14.7 olarak gerçekleşti yani yerinde saydı. Toplam doğurganlık oranı ise, 2008 yılında yüzde 2.19 iken, 2018 yılında yüzde 2.08’e düşerek azaldı.

Bilim ve akıl yerine, dogmatik-yobaz ve ideolojik söylemlerin nüfusu arttırmaya yaramadığı ve yaramayacağı açık bir gerçek.

Gelişmeyi ve kalkınmayı nüfus artışlarıyla "özdeşleştirebilen" bilinçsiz bakış açıları, aslında nüfus artış oranlarında hızla gelişen tersine bir trendin farkında bile değiller sanırım.

Bizim gibi köyden kente göçlerin yoğun bir biçimde yaşandığı, çarpık kentleşmenin hüküm sürdüğü toplumlarda bir süre sonra nüfusun gelişim ve yelpazesinde belirgin ve ilginç bir sürecin yaşandığı gözlenmektedir. Söz konusu süreçte kentleşme olgusuyla birlikte nüfus artış hızı yavaşlamaktadır.

Bugün Japonya ve Almanya başta olmak üzere, birçok gelişmiş ve zengin ülke, kentleşme olgusuyla birlikte böyle bir süreç geçirmiştir. Hatta artık bu ülkelerde nüfus, oldukça yaşlanmış durumdadır. Ve ekonomik gelişmelerini sürdürebilmek için genç iş gücü ithaline ihtiyaç duymaktadırlar.

Bizim gibi gelişmekte olan kentleşen birçok ülkenin de, yaşadığı bu sürecin, 30 - 40 yıl sürmesi ve ekonomiye ivme kazandırması ve geçiş toplumlarında sadece bir kez yaşanıyor olması; bu sürece "demografik temettü" adı verilmesine neden olmaktadır.

Eğer bu tarihsel ve Demografik konjonktür yerinde ve doğru olarak değerlendirilebilir ise gelecek 25 - 30 yıl içinde toplumsal refahın 4 - 5 katına çıkarılması da mümkün olabilir.

Mevcut nüfusa iş ve istihdam olanağı yaratamayan, imam-hatip seviyesinin üzerinde doğru-dürüst yeterli ve nitelikli eğitim ve mesleki beceri veremeyen bir toplumda, doğumların teşviki ve yakın geçmişte deneyip başarısız oldukları "altın" takma şovları tam bir nafile çabadır. Niteliksiz nüfus, kuru kalabalıktır.