Mayıs 11, 2019 08:06 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: YSK'nin İstanbul için seçim takvimi belli oldu

Yenişafak:

CHP’li Ekrem İmamoğlu mesajlarını iç kamuoyundan çok Batı’ya veriyor

Karar:

Davutoğlu'ndan 'Payitaht' yanıtı: Gün gelir kimin ihanet ettiği görülür

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Pamukoğlu, 10 Mayıs tarihli Aydınlık gazetesinde, “seçimlerin kıskacından kurtulamayan ekonomimiz” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ülkemiz sık sık yapılan seçimlerden başını kaldıramaz oldu. Ülkenin kalkınmasına, içinde bulunduğu ekonomik krizden çıkmasına, yangın yerine dönmüş bölgedeki gelişmelere karşı çözümler üretmeye odaklanmamız gerekirken kavgalı, sevgiden ve saygıdan yoksun, nefret söylemleri ile bezenmiş kampanyalı seçimlerle ülkemiz verimli kullanacağı çokça yılları kaybetmiş ve çocuklarımızın geleceğini çalmış durumdayız.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

23 Haziran’a kadar kulağımıza hoş gelmeyen sesleri dinleyerek ve aynı söylemleri ve iddiaları duyarak yine çok yorulacağız.

Seçime kadar kim kazanacak diye papatya falına bakacak ve tüm ekonomik ve siyasi adımları erteleyeceğiz. Kimse dövizini bozdurmayacak. Kimse yatırım yapmayacak. Kimse yeni işe girmeyecek. Kimse karar veremeyecek, hele bir seçim geçsin, diyecek. Düşünün bunun ekonomik maliyetinin ne kadar hasar yaratacağını

Kim kazanırsa kazansın siyasi belirsizlik tavan yapacak ve ekonomi bu kaotik durumdan nasibini alarak kriz daha da derinleşecek. Yazık...Ekonomide yangın vardı, bu yangına suyla gitmek zorundayken benzinle gittik. Şunu anlıyoruz; rant ekonomisi o kadar vazgeçilmez ki akıl tutulmasına sebep oluyor.

Bu çözümleri sürekli yazıyor ve söylüyoruz. Plan, program yapmak ve millet olarak birlik olmak; kararlı biçimde üretime odaklanmak. Üretim ekonomisi ancak rant ekonomisini küçültür.

Kısa vadeli çözümlerde başarılı olmanın yolu siyasi belirsizliği gidermek, güven ortamını yaratmak, adalet ve hukuk sistemini vicdan temeline oturtmak adına atılacak adımlara bağlı.

Ancak bu iktidarın ve Cumhur İttifakının yangını söndürecek tek bir silahı var: IMF ve dış dünyaya şirinlik yapmak. Çünkü tren kaçtı.

IMF demek ülkemizin yoksullaşması ve cendereye girmesi demek.

Dış borçları çeviremeyen, cari açığı finanse edemeyen hükümet, dış kaynak ve sıcak para için taviz vermek zorunda kalmak istemiyorsa milletin birliğini sağlamak zorunda. Yamalı bohça ile yabancıların karşısında gitmek taviz verme ile sonuçlanır.Tekrar seçim, bir daha seçim, olmadı erken seçim.

…***

Arslan Tekin, 10 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP'de kesin ayrışma!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu, madem tavır aldılar; devam ettirmeleri gerekir. Daha ötesine gitmeleri, Ak Parti'de kanunsuzluk karşısında içleri kan ağlayanlara, "Hak yerini bulması için oyunuzu kullanmalısınız!" demeleri gerekmez mi?

Bakmayın siz R. T. Erdoğan, mağduriyet, karizma falan onu liderliğe taşıdı demelerine... Hiç kimse tek başına bir yere gelmiyor. Burada önce de yazdım... Abdullah Gül, R. T.  Erdoğan'a kapı açmıştır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yenilikçilerin önünde yürümüş, Refah Partisi'nin 1998'de kapatılması üzerine yerine kurulan Fazilet Partisi'nin 2000'de yapılan 1. Olağan Kongresi'nde genel başkanlık için Recai Kutan 633 oy çıkarken, A. Gül'e,  521 oy çıkmış ve yeni parti kuracaklara umut olmuştu. Hatırlatayım: O kongrede asıl büyük yarayı, Recai Kutan'ı sahaya süren Necmettin Erbakan almıştır.

Bülent Arınç, 2000 yılındaki kongreden sonra aynen şunları söylemişti: ''Bu bizim hareketimizin delege bazında kabul gördüğünü gösteriyor. Bugün iyi bir başlangıçtır, bir son değil.''

Öyle de oldu. Bir yıl sonra Ak Parti'yi kurdular.Bülent Arınç, biraz da oğlunun Ak Parti'den milletvekili yapılmasından olacak, yeni parti/partiler kurulacağı söylentisi karşısında R. T. Erdoğan için liderimiz dese de, ikazda bulunmaktan geri durmuyor:

"Aile reisi ailesinden, belediye başkanı belediyesinden, Cumhurbaşkanı da madem bütün milletin birliğini temsil ediyor, bir taraftan da AK Parti'nin Genel Başkanı, hem milletin birliğini temsil edecek, ona zillet, buna illet demeyecek, hem de partisini ayakta tutacak. Bir Davutoğlu kolay yetişmiyor, bir Ali Babacan kolay yetişmiyor, bir Abdullah Bey kolay yetişmiyor. Bunlar bizim insanımız, bunları bir arada tutmamız lazım. Gene liderlik sende olsun, ama şu partinin ayrılıklara tahammülü yok."

A. Gül'ün aşırı ihtiyatı bıktırıcı ama son noktada tavrını da net ortaya koyuyor. A. Davutoğlu cephesi de Yeni Hareketlerini gergef gibi sabırla örüyor. Bir veya iki parti çıkacak. İki parti çıkarsa, uzlaşmak mecburiyetindeler.

A. Davutoğlu Saray'a çok kırgın. Manifestosunda kendisi, "AK Parti'nin 2. Genel Başkanı ve ülkemizin halk tarafından seçilmiş son Başbakanı" olarak tavsif ediyor. "Halk tarafından seçilmiş başbakanım." demesi anlamlı. Çünkü, seçen halk görevden indirmedi, rızası olmadığı hâlde R. T. Erdoğan indirdi.

A. Gül'ün Cumhurbaşkanlığından ayrılınca partisine döneceğini açıklamasından bir saat sonra genel kongrenin, genel başkanlığa aday olur endişesiyle bir gün önceye çekilmesi A. Gül ve çevresini kırmıştır. Hanımının "intifada"dan (ayaklanmadan) bahsetmesi boşuna değildir.

Ak Parti, miadını doldurdu, yavaş da olsa tükenecek... Vicdanları yaralayan İstanbul'da belediye başkanlığının yenilenmesi, Saray ve çevresini çok zora sokmuştur. Belki "bir yol"la başkanlığı alacaklar, belki açık ara kaybedeceklerdir. Her iki vaziyette de Ak Parti'nin bileti kesilmiş demektir.

…***

Taha Akyol, 10 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, “nerede hata yaptık?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“YSK’nın talihsiz iptal kararını 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu da eleştirdi ve bazı AK Partililerin “çakal” ve “yılan” gibi sözlerle donanmış saldırılarına maruz kaldılar.  Ölçülü eleştirileri bile düşmanlık sayan bir anlayış… YSK kararı için destek beklerken Gül ve Davutoğlu’dan eleştiri gelmesine ölçülü bir tepki gösterilmesini anlarım; sitem olabilir, medeni dille tepki gösterilebilir. Ama kin ve öfke dolu hakaretler, küfürler nedir?!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:  

…***

Kin ve öfkeyle dolu zihinler “nerede hata yaptık?” diye düşünebilir mi? Halbuki iktidarın buna çok ihtiyacı var. Abdullah Gül her zaman parlamenter sistemi, kuvvetler ayrılığını, kurallı piyasa ekonomisini, AB sürecini, reform düşüncesini, dış politikanın diplomasi diliyle yapılmasını savundu. 

Doğru bildiği bu fikirleri savunmaya devam mı etmeliydi?.. Yoksa ülke için doğru bildiklerini bırakıp ne yapılırsa doğrudur diyerek mi hareket etmeliydi? 

Davutoğlu “manifesto” adıyla yaptığı açıklamada, yeni sistemin kuvvetler ayrığı ilkesine aykırı olduğu yolunda Cumhurbaşkanı’na ve Başbakan’a raporlar verdiğini söylüyor. O görüşlerini bırakıp, ne yapılırsa doğrudur diyerek mi hareket etmeliydi? 

Mesele Gül ve Davutoğlu meselesi değil; bunları zikretmemin sebebi, YSK’yı eleştirmeleridir. 

Kim diye değil, nasıl diye düşünelim: İnsanlar ülke lehine temel olarak düşündükleri kuralları ve prensipleri bırakıp “dava uğruna” mı hareket etmelidir? 

Peki ama “dava”nın bu temel hayati konulardaki kural ve ilkeleri nelerdir? 

Görülüyor ki, kişilerin ötesinde, bütün tarihimizde görülen temel bir zihniyet sorunumuz var: Soyut hamasi sloganları pek seviyoruz; siyasete “öngörülebilirlik” kazandıracak somut hukuki ve rasyonel kurallara ve yerleşik kurumlara ise gereken önemi vermiyoruz. Güncel sorunlara göre değişken davranışlar sergiliyoruz… 

O yüzden istikrar da büyüme de hep keskin inişler, çıkışlar gösteriyor. 

Her yaptığımızı doğru sayarsak bunları nasıl düzeltiriz? 

AK Parti iktidarı 2010’ların başına kadar başarılıydı: AB ilkeleri, vesayetin kaldırılması, evrensel hukukun anayasaya, ceza ve usul kanunlarına girmesi, ekonomide kurallı piyasa politikaları, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, bu güvenle ülkeye büyük miktarda yatırım sermaye girmesi sağlanmıştı. 

Sıcak para ile dış ticaret açığının finanse edilmesini de katarsak, İbrahim Kahveci’ye göre Türkiye’ye 650 milyar dolar para girmişti. 

Ama kabaca 2011’den itibaren hukuk ve demokrasi konularında Türkiye’ye yöneltilen eleştiriler akademik eserlerde bile yer alıyor.  

Bu yaygınlaşmış güven sorunu yüzünden, bakın, YSK’nın iptal kararı yüzenden dolar 6.2’li rakamlara çıktı… Türkiye’nin bütçe açığı 2016 yılında 29 milyar liraydı; 2019’un sadece dört ayında 52 milyar lira oldu… 

“Güvenli liman” meselesini görüyorsunuz, değil mi? 

Ona buna hakaret etmekle sorunlar çözülmüyor; aksine büyüyor.