Mayıs 17, 2019 18:05 Europe/Istanbul

Bugünkü sohbetimizi İmam Humeyni’nin -ks- İran İslam Cumhuriyeti nizamının dış politika ilkeleri ve temelleri ile ilgili görüşünü gözden geçirmeye ayırdık.

Hatırlanacağı üzere geçen bölümde İmam Humeyni’nin -ks- İslamî nizamın dış politika alanında bazı ilkeler ve temellerle ilgili görüşünü beyan ettik ve imamın uluslararası arenalarda milletlerin izzet ve saygınlığının korunması için her türlü sultacılığı ve sultaya boyun eğmeyi reddettiğini, dünyaya zulüm ve adaletsizlik temelinde hakim olan sulta düzenine karşı mücadeleye ve istikbarın zulmünü ve sömürüsünü sorgulamaya vurgu yaptığını ve dünya ülkeleri arasında barış ve adalete inandığını ve özetle istikbarla mücadele ve mustazafları ve özgürlükçü hareketleri ve nihayetinde İslam dünyasının temel taşı olan Müslümanları savunmayı önemli ilkeler olarak benimsediğini ve dış politikanın temeli atılırken bu ilkelerin gözetilmesini buyurduğunu anlattık.

Şimdi burada akla gelen soru, islami nizamın dış politikalarını bu ilkelere ve temellere dayanarak belirlemek yayılmacı ve savaş çığırtkanlığı yapan bir siyaset anlayışının şekillenmesine sebebiyet verip vermediği sorusudur. Bu soruya cevap vermek için öncelikle İmam Humeyni’nin -ks- İslamî nizamın dış politikasının temelleri olarak gündeme getirdiği başka ilkeleri de gözden geçirmek gerekir, zira ancak bu şekilde mantıklı ve kapsamlı bir değerlendirmede bulunabiliriz

İmam Humeyni’nin -ks- İslamî nizamın dış politika alanında gözetlediği önemli ilkelerden biri, barıştaleplik ve başka ülkelerle barışçıl bir çerçevede teamüllerde bulunmaktır. Aslında İmam’ın bu bakışı da daha önceki düşünceleri gibi kökleri İslam dinine ve öğretilerine dayanır. İslam dini bazı şarkiyatçıların bu dinden sundukları yanlış ve bazen kasıtlı algılardan farklı olarak Müslümanların barıştalep olmaya ve her türlü tecavüzcü anlayıştan uzak durmaya emrediyor. İslam dini hem tecavüzcü olarak her türlü savaşı ve hem savaşta tecavüzcü ve yayılmacı taraf olmayı men ediyor. dolaysıyla İslamî bakışta insanların ve ülkelerin ilişkilerinin temeli barış ve hoşgörüdür ve savaş sırf çok özel şartlarda zaruret kazanan istisna bir durumdur.

İmam Humeyni -ks- bu konuda şöyle buyuruyor:

İslamî tealimin nihayeti olan şey, dünya genelinde barışçıl yaşamaktır.

İmam -ks- bir başka yerde de bu bağlamda şöyle buyuruyor: İslam milletleri dünyanın tüm milletleri ve devletleri ile barış içinde ve barışçıl bir yaşama taliptir.

Buna göre de İran İslam Cumhuriyeti anayasasının 152. maddesinde açıkça şöyle deniliyor: İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politikası muharip olmayan devletlerle barışçıl ilişkilere dayalıdır.

Yine anayasanın 14. maddesi da şöyle diyor: İran İslam Cumhuriyeti devleti ve Müslümanlar gayri müslim insanlara hasene ahlak ve İslamî adalet ve eşitlik ilkesine göre davranmaları ve onların insani haklarına uymaları gerekir.

Öte yandan İran İslam Cumhuriyeti nizamının kırk yıllık hayatında pratik davranışı da bu ilkeye uyduğunun ispatıdır. Zira İran İslam Cumhuriyeti kırk yıllık hayatı boyunca hiç bir zaman yayılmacı ve tecavüz eden taraf olmadı, bilakis her daim bu tür hareketleri ve durumları kınadı ve barışçıl ve hoşgörü çerçevesinde yaşama ilkesine dayanarak sırf kendini savunmakla yetindi.

İmam Humeyni’nin -ks- dini ve siyasi düşüncesinde yer alan barıştaleplik üç düzeyde beyan edilebilir: Müslümanların birbiriyle ilişkileri, Müslümanlarla kitap ehli olanlarla teamülü ve en son Müslümanlarla muharip olmayan kafirlerle ilişkileri.

İslam dini öğretilerine göre tüm Müslümanlar tek bir ümmet oluşturuyor ve aralarındaki ilişki de kardeşlik, dostluk ve barış temelinde olması gerekir. Kur'an'ı Kerim Hucurat suresinin 9. ayetinde Müslümanların arasında savaş olursa hemen barışa vurgu yaparak şöyle buyuruyor: Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin.

Bundan başka İslam dininde kitap ehli olanlarla da barış içinde yaşamaya ve her türlü savaştan kaçınmaya ve barışı benimsemeye emredilmiştir. Kur'an'ı Kerim Al-i İmran suresinin 64. ayetinde şöyle buyurmakta:

(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.

İslam dini hatta kafirlerle ilgili olarak da Müslümanları onlarla barış içinde yaşamaya tavsiye ediyor. Bu alanda göze çarpan tek istisna kafirlerin hak yolunun karşısına çıkmaları ve Müslümanlarla husumet ve düşmanlık gütmeleridir ki bu durumda cihat kaçınılmaz oluyor ve muharip kafirlerle savaşmaktan başka çare kalmıyor. Gerçi İslam dininde ilkel cihat masum imamın var olduğu döneme özeldir ve gaybet döneminde savaşın Müslümanlar tarafından başlaması caiz görülmemiş ve savaşı kabul etmek de de sırf nefsi müdafaanın meşruiyeti ile yetinilmiştir. Nitekim Enfal suresinin 61. ayetinde kafirleri adil şartlarda barış önerisinde bulundukları takdirde kabul edilebileceği beyan edilerek şöyle buyuruyor: Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.

Başka ülkelerin içişlerine karışmamak ve onlara karşılıklı saygı çerçevesinde saygı duymak İran İslam Cumhuriyeti nizamının büyük kurucusu İmam Humeyni’nin -ks- dış politikası alanında üzerinde durduğu ilkelerden ve temellerden biridir.

İmam Humeyni -ks- defalarca ve çeşitli zamanlarda küresel barışın milletlerin bağımsızlığı ve birbirinin içişlerine müdahale etmeme temelinde inşa edilmesini umduğunu buyurmuştur.

İmam Humeyni -ks- bir başka yerde de şöyle buyuruyor: Biz güçlendiğimiz zaman zorbalık yaparak başka bir ülkenin içişlerine karışanlar gibi değiliz. Biz tüm milletlere bizim içişlerimize müdahale etmedikleri sürece ve karşılıklı bize saygı gösterdikleri takdirde saygı ile davranırız. İslam devleti tüm devletler ve tüm milletlerle hoşgörü çerçevesinde doğru ilişki içinde olmak istiyor, tabi onlar da bize saygı gösterirlerse.

İmam Humeyni’nin -ks- bu bakışı da İslamî düşüncesine dayanır. Kur'an'ı Kerim’de geçen itizal ilkesi, tarafsızlık ve müdahalesizlik anlamına gelir. Bazı müfessirler Nisa suresinin 90 ve 91.ayetlerinden itizal ilkesinin belgesi olarak bu tefsirde bulunmuş ve buna göre ülkelerin birbirinin içişlerine müdahale etmemeleri gerektiğini belirtmiştir.

İmam Humeyni -ks- inkılap sırasında gelecek yönetimin dış politikasının çerçevesinde şöyle buyurmuştu: gelecek hükümetimiz tüm devletlere karşı tarafsız olacak ve karşılıklı ilişkiler hasene olduğu sürece adil davranacaktır.

İmam Humeyni’nin -ks- İslam nizamın dış politika ilkesi başka ülkelerin içişlerine müdahalesizlik ve karşılıklı saygı ve barıştaleplik gibi ilkelere dayandığını belirtmesi üzerine İran İslam Cumhuriyeti anayasası da çeşitli maddelerinde devleti başka ülkelerin içişlerine kesinlikle müdahale etmekten men etmiştir.

Burada akla gelebilecek soru, görecede birbiriyle çelişen iki ilkenin yani hem dünya mustazaflarını ve Müslümanlarını desteklemek ve hem başka ülkelerin içişlerine karışmamak ilkelerinin nasıl bir arada yürütüleceği sorusu olabilir. Bir başka ifade ile nasıl bir ülkenin içişlerine karışmadan orada yaşayan Müslümanlara ve mustazaflara destek verilebilir?

Burada göze çarpan tezat veya çelişkiyi aydınlatmak için İran İslam Cumhuriyeti nizamının büyük önderinin görüşlerinde yer alan önemli bir noktayı hatırlatmak gerekir, o da şöyle ki İmam Humeyni’nun -ks- gözetlediği destek ve savunma müdahale anlamında değildir ve sadece manevi boyutu söz konusudur. Gerçekte İran İslam Cumhuriyeti dünya Müslümanları ve mustazaflarına uluslararası kurum ve kuruluşların çerçevesinde ve diplomatik ve barışçıl mekanizmalardan yararlanarak destek vermeye çalışacaktır.

İran İslam Cumhuriyeti anayasasının 154. maddesi de bu iki ilkeyi yan yana getirerek birbiriyle uyumlu hale getirmiştir. Bu madde şöyle diyor:

İran İslam Cumhuriyeti başka milletlerin içişlerine her türlü müdahaleden sakınmakla beraber, mustazafların müstekbirlere karşı haktalep mücadelesine dünyanın her yerinde destek verecektir.

İmam Humeyni’nin -ks- dış politika alanında gözetlediği bir başka ilke, uluslararası yasalara ve anlaşmalara saygı göstermektir. Bu ilke aslında uluslararası barış ve istikrarın korunması yolunda gözetlediği bir ilkedir. İmam Humeyni -ks- bu konuda şöyle buyuruyor: Biz İslam’a tabi olduğumuz için imzaladığımız anlaşmalara da saygı duyarız.

İmam Humeyni’nin -ks- bu eğilimi doğrultusunda İran İslam Cumhuriyeti nizamı uluslararası camianın sorumlu bir üyesi olarak her zaman uluslararası yasalara, anlaşmalara ve konvansiyonlara saygı duymuştur. İran Irak devleti ile imzalanan 1975 Cezayir anlaşması, Amerika devleti ile rehine krizinden sonra imzalanan 1980 Cezayir anlaşması ve NPT anlaşması ve en son Amerika’nın sözünü tutmamasına rağmen Bercam nükleer anlaşması gibi bir çok uluslararası anlaşmaya karşı tarafın ihlal etmesine rağmen bağlı kalmıştır.

İmam Humeyni’nin -ks- bu eğilimi ve düşüncesi de yine İslamî düşüncesine dayanır. İslam dini ahde vefa ilkesine uymayı kişisel ve toplumsal ve siyasi ilişkilerde vacip saymıştır.

Yüce Allah da Bakara suresinin 177. ayetinde şöyle buyuruyor:

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir.

Kur'an'ı Kerim’in daha bir çok ayetinde ve rivayetlerde de Müslümanların kendi aralarındaki ilişkilerde veya gayri müslimlerle ilişkilerinde yükümlülüklerin yerine getirilmesine vurgu yapılmıştır. Nitekim İslam Peygamberi -s- de açıkça ahde vefasızlık ister Müslümana karşı olsun ister kafire, caiz olmadığını buyurmuştur.