Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: İş dünyası:Kamudan alacaklarımızı tahsil edemiyoruz
Star:
Avrupa'ya 'Doğu Akdeniz' uyarısı
Milli gazete:
Karamollaoğlu: 'Cumhurbaşkanı sorgulanmak istemiyor'
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mine Söğüt, 17 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İktidar iştahı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidardaki politikacılar yoksul evlerin kapılarını kameralarla istedikleri kadar çalsınlar. Sanki onlar için çalışıyormuş, onlar için üzülüyormuş gibi yapsınlar. Güneşi balçıkla sıvamak için harıl harıl çalışsınlar. Artık asla başarılı olamazlar. Bebeklerin tahta beşiklerde uyuduğu... Yemeklerin hâlâ tek göz evlerde yer sofralarına kurulduğu... Ev halkının sade çorbalarla karnını zar zor doyurduğu evlere konuk olarak giren o politikacılar...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Girdikleri o evlerden başka bir vicdanla çıkmadıkları... İçtikleri o çorbanın gerçek tadına... Yere oturduklarında dizlerine yerleşen sızının anlamına... Ve kendi inançlarına göre şimdiye kadar işledikleri günahların farkına varmadıkları... O tahta beşiklerde büyümekte olan bebekleri kendi hırsları ve zaafları yüzünden nasıl zor bir hayat beklediğiyle yüzleşmedikleri sürece... Hedefledikleri yere varamazlar. Tırmandıkları yerde de uzun süre kalamazlar. Nicedir devletin aslen devlet için değil halk için olduğunu umursamayan ve işgal ettiği mevkinin kazanımlarını kendi cebini doldurmak için kullanmayı hâlâ hak sanmaktan kaçınmayan iktidar;İnsani ve ahlaki kaygılardan arındırılmış bir hırsla biçimlendirdiği yapının nihayetinde üzerlerine çökmesinden de kurtulamayacak. Sadakayla, erzak yardımıyla, açıktan karın doyurmalarla bir süre üst üste kazanılabilen iktidarın kalıcı olmayacağını... Yardımlarla, kayırmalarla, rüşvetlerle kandırılabilen kalabalıkların musluk kesilecek sandığı anda oy vermeyi de keseceğini... Yani parayla saadet olmayacağını nihayet anlayacak. “Seçmenin karnını doyuruyorsunuz, her türlü ihtiyacını karşılıyorsunuz yine de oy vermiyor” diyen ve karnına değil artık kafasına çalışmak gerektiğini düşünen lider de giderayak kurduğu pembe hayallerle seçmenden ziyade kendi kendisini kandıracak. Çünkü iktidar, seçmenin kafasına oynamayı düşünür ama o kafanın içinde neler olduğunu hiç düşünmez. Kameraları yanına alıp da o yoksul evlere girdiğinde... O yoksul sofralardaki yemeklere yapmacık bir iştahla gömüldüğünde... Hayatlarında ilk kez ve muhtemelen son kez bir egemeni sofralarında ağırlamanın ağırlığıyla ezilen o insanlar kameraların karşısında ne yaşarlar? Akşam yataklarına yattıklarında akıllarında kim bilir hangi korkunç sorular ve sorunlar? Bir düşünün... Seçim öncesi, yaşadıkları zirvelerden özel araçları ve korumalarıyla inen... Ve halka karışma parodisi gereği çukurların dibinde bir hayatın yer sofrasının etrafına çöreklenen politikacılar... Fakirlerin mütevazı sofralarında aslen neyle doyarlar? Ve kendi saraylarındaki sofralardan neden her seferinde daha ve daha ve daha da aç kalkarlar?Ve o yoksullar bunun hesabını o vahşi iktidarlardan hiç mi sormazlar? İşte, bu soruların cevaplarını bulduğunuz gün... Başka bir dünya mümkün.
…***
Esfender korkmaz, 17 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Akıntıya kürek çektik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2011 yılında Türkiye yüzde 8.5 oranında büyümüştü. Aynı yıl cari açık 77.2 milyar dolar olmuştu. Ancak bu açık yabancı sermaye girişi ile kapatılmıştı. Çünkü toplam yabancı sermaye girişi 75.4 olmuştu. Yabancı sermaye girişinin yalnızca 13.4 milyar doları doğrudan yabancı yatırım sermayesi, kalan kısmı Portföy yatırımları, yabancıya tahvil satışı ve net hata ve noksan kaleminden girmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
24 Ekim 2012 tarihinde bu köşede yazdığım yazının bir paragrafı aynen şöyle idi; ''Dış kaynağa dayalı bir büyüme sürecinin devam etmesi imkansızdır. Zira cari açık arttıkça, dış borç arttıkça, varlıklar azaldıkça, ülke riski artıyor. Ülke riski arttıkça da ciddi yatırım sermayesi gelmiyor. Yerine kısa vadeli sermaye (sıcak para ) ve spekülatif sermaye geliyor. Zira bu tür sermaye bir yatırıma bağlı olmadığı için gerektiğinde kısa sürede çıkacaktır. Bu anlamda sıcak para girişi de kısa vadeli dış borç gibidir. Sıcak para, riski daha da artırıyor. Bu defa yerli sermaye de yatırım yapmıyor.''
Bu gün ekonomik konjonktürü, yatırımlarda düşmeyi, GSYH'da küçülmeyi bu söylediklerim doğrultusunda yaşıyoruz.
Merkez Bankasının yayınladığı Ocak-Mart ödemeler dengesinde, doğrudan yatırımların bir kısmı Türkiye'de mevcut yabancı sermaye yatırımları ihtiyacı için geldi, bir kısmı ise yabancı vatandaşlara gayrimenkul satışları nedeniyle geldi.
Diğer yatırımlar, yurt dışı bankaların yurt içindeki mevduatları, yurt içi bankaların da yurt dışındaki mevduatları ile sağlanan dış kredilerdir. 2018 yılı ilk dört ayında, TÜFE bazlı reel kur endeksine göre TL dolar karşısında ortalama olarak yüzde 15.5 oranında daha düşük değerde iken bu sene aynı dönemde yüzde 25'e geriledi.
Kur artışı, ithalatın finansmanını zorlaştırdı, ithal malların fiyatını artırdı. Bu nedenle ithalat daraldı. Sonuçta geçen sene 4 ayda 60 milyar dolar olan ithalat bu sene 47.9 milyar dolara geriledi. Dış ticaret ve cari açık azaldı. Ne var ki bu defa da GSYH' küçülüyor.
Toplam talepte gerileme yanında, ithalatın daralması da üretimde gerilemeye neden oldu. Ancak ithalatın içinde üretimde kullanılan aramalı ve hammadde daha az daraldı. Aksi halde üretimde daha büyük düşme yaşanırdı. Çünkü birçok sektörde ithal girdi bağımlılığı yüksektir.
Aslında, Türkiye'ye, fiziki yatırım yapan, üretim ve istihdam yaratan, doğrudan yabancı yatırım sermayesi girseydi, bu sermaye istikrarlı büyümeye de destek olurdu. Bunu herkes söyler ve fakat uygulama için hukuki altyapı ve ekonomik planlama gerekir.
…***
Taha Akyol, 17 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, “Türkiye sıkışıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye ekonomide olduğu gibi dış politikada da sıkışıyor. Seçim gerilimleri bu sorunlara etkin ve programlı çözümler getirilmesini en azından geciktiriyor. Dış politika, ekonomi ve iç politika sorunları birbirini olumsuz etkiliyor. Gelin, bu sorunlarımız üzerinde kuşbakışı bir gezinti yapalım. Türkiye, Amerika’dan teknoloji transferi ve uygun fiyatla Patroit adlı füze savunma sistemini alamadığı için 2017’de Rus S-400 sistemini almak için Moskova ile anlaştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ağustos 2017’de Amerika’da “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası” çıkarıldı. Şimdi bu gerekçeyle Amerika Türkiye’yi s-400’den vazgeçmesi için sıkıştırıyor. Ortak olduğumuz yüksek teknolojili F-55 savaş uçağı projesinden Türkiye’yi dışlayacağı, dahası, Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulayabileceği yolunda ABD kaynaklı haberler çıkıyor.
ABD ve Avrupa’da her zaman Türkiye karşıtları oldu ama her zaman Türkiye’yi aktif olarak destekleyenler de çoktu. Şimdi niye bu ikinciler yok veya pek az?
Dış politikamızı gözden geçirirken buna dikkat etmeliyiz; ekonomi de bunu gerektiriyor.
AK Parti iktidarı 16 yılda 13 seçim yapıldığını ve her seçimden zaferle çıktığını söylüyor.
Doğru fakat bu, özellikle 2015’ten itibaren artan dozda seçim ekonomisi uygulandığının da beyanıdır.
İnşaat ve tüketim ekonomisin teşvik edilmesinin yanında, seçim dönemlerinde kesenin ağzının iyice açılması, bütçe açıklarının, borçların ve cari açığın büyümesi bugünkü krizi hazırladı. Rakamlar ve tarafsız iktisatçıların anlatımları bunu gösterdiği gibi Sayın Binali Yıldırım da bunu şu sözlerle ifade etmişti:
“Geçmişte fazla açılmıştık şimdi biraz toparlayacağız” (14 Aralık 2018)
Fakat 2019’da hem mahalli seçimler için hem ekonomik krizin ağırlığını biraz olsun hafifletmek için “fazla açılma” devam etti. İşte, ilk dört aylık bütçe açığı geçen yıl 23.2 milyar liraydı, bu yıl 54.5 milyar liraya çıktı!
Besbellidir ki, Türkiye’nin dış politika, ekonomi ve kamu yönetimini birlikte içeren bir makro reform programına ihtiyacı var. Temel zihniyeti “hukukun üstünlüğü” ve “kurallı piyasa ekonomisi”, evet “kurallı” piyasa ekonomisi olan makro bir reform programı… Asıl “beka meselesi” budur.