Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sandık darbesi cebimizi yaktı
Aydınlık:
Türkiye-Çin işbirliği toplantısı İstanbul'da yapıldı
Yeniçağ:
İsrail, Suriye'yi vurdu
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İsmet Özçelik, 27 Mayıs tarihli Aydınlık gazetesinde, “Ekonomide hava ağır başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Acil para ihtiyacı hat safhada. 80-90 milyar dolardan söz ediliyor. Borç için çalınan kapılar kapalı. Körfez ülkelerinden de fazla umut yok. Uluslararası mafyalaşmış finans kuruluşları sıkıştırıyor. Türkiye’nin Risk Pirimi (CDS) kritik eşiği aştı. 500’ün üzerinde. Kalıcı görünüyor. CDS ile döviz kurları uyumsuz. Kamu bankalarının tavrı tartışılıyor. Kurları düşürmek için kaynakların boşa harcandığı konuşuluyor. Üretimde de sıkıntı var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bütün sektörlerde düşüş gözleniyor. Büyükten küçüğe doğru bir dalga yaşanıyor. Otomotiv sektöründe yıllık satışların 300 bine düşeceği ifade ediliyor. Bunu adım adım diğer sektörler izliyor. İşten çıkarmalar artıyor. Tarımda da durum aynı. Sanayici, işçi, çiftçi, ... herkes burnundan soluyor. Ekonomide hava ağır.Giderek daha da ağırlaşıyor. Kıt kaynaklar da iyi kullanılmıyor. Bankaların sorunlu alacakları büyüyor. Enerji sektöründen alacaklar yabancılara satılmaya zorlanılıyor. Onlar durumu bildikleri için rahat. Kelepir fiyatına istiyorlar.
Bankaların tahsili şüpheli alacakları tasfiye edilerek, yeniden kredi alıp-verir hale getirilmesi amaçlansa da izlenen yöntem tartışmalı. Açılan yeni paketler de kimseyi tatmin etmiyor. Dünyada ABD’ye karşı bir duruş gelişiyor. Rusya dolarizasyona direniyor. Altına yöneldi. Avrupa’nın gündemi de dolardan kurtulmak.
Türkiye Avrupa ile yakınlaşabilir. Ama şu anda orası ile de ipler kopuk. Ortak akla ihtiyaç var.
Hem de her zamankinden çok. İş ciddi, sorun büyük. Ekonomi giderek daha da kötüleşiyor. Fatura sadece halka kesilmeye kalkılırsa sonuç alınmaz. Üstelik daha da büyür. Toplumun bütün kesimlerinin fedakarlığı esas. Halkın ikna edilmesi gerekiyor. Bunun için de iktidarın paylaşılması zorunlu. Türkiye’yi bu hale getirenler, iktidarı paylaşmazsa kimse ikna olmaz. Politika kurullarında yanlış yapıldı. İşin ehli olanlar değil, eş dost toplandı. Şu ana kadarki çalışmaları ortada.
Fazla bir katkıları da yok. Şimdi Cumhurbaşkanlığı’nda yeni bir kurul oluşturuldu. Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu.İyi bir ekip oluşturulursa, iyi çalıştırılırsa gerekli. Ama kulağımıza gelenler pek öyle görünmüyor.
Kurulda 7 eski Meclis başkanı olacakmış. Kim bunlar: Bülent Arınç, Köksal Toptan, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, İsmet Yılmaz, İsmail Kahraman, Binali Yıldırım. Hepsi AKP’li. Sanki AKP içinde birlik düşünülmüş. Ama ihtiyaç bu değil; Tüm Türkiye’nin birliği.Sık sık dile getiriyoruz. “Türkiye İttifakı” zorunlu. Ama şu içi doldurulmuş değil. İçinin doldurulmasının yolu da belli. Düşünmeden adım atma dönemi geçti. İşin şakası yok... Umarız iş işten geçmeden gereği yapılır..!
…***
Özcan Yeniçeri, 27 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AK Parti oligarkları ve seçim!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AK Parti giderek daha da oligarşik bir yapıya bürünüyor. Partinin her şeyi olan bir genel başkanı var. Her şeye ve her yere aday gösterilen bir de elitist bir gurubu var. Onlar tarafından parti yönetiliyor. Bu nedenle toplumun önüne hem genel seçimlerde hem de yerel seçimlerde sürekli olarak aynı kişiler çıkarılıyor.Adam belediye başkanıyken bir anda bakıyorsunuz milletvekili, sonra aynı adam bakan oluyor. Ardından tekrar milletvekili oluyor sonra da İzmir'e Belediye Başkan adayı oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir diğeri uzun süre (5 dönem) Kayseri'de belediye başkanlığı yapıyor, sonra milletvekili oluyor, ardından Genel Başkan Yardımcısı oluyor daha sonra da Ankara'da belediye başkan adayı oluyor. İktidar partisi yerel seçimler için Ankara'dan Ankara'lı bir aday bulamıyor.
Binalı Yıldırım'ı söylemeye gerek yoktur. Milletvekili oldu, dört kez ulaştırma bakanlığı görevinde bulundu. Türkiye'nin parlamenter sistemdeki son Başbakanı oldu. 24 Haziran seçimlerinin ardından yeni sistemin ilk TBMM Başkanı seçildi.
31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde AK Parti'den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. Aynı şey Binali Bey için de geçerlidir.
Seksen iki milyonun içinden başka insan bulunamıyor, partinin üst yönetimini elinde tutan kesim seçim söz konusu olduğunda akla geliyor. Ülkeyi yöneten iktidar partisi, stratejik görevler için toplumun önüne sürekli aynı kişileri çıkarmaktadır. "Düşük profil", "yüksek sadakat", "sarsılmaz itaat" gibi normlarla donatılmış kişiler sürekli öne çıkarılmaktadır. Parti, tepeye bağlı ve tepeden bağlanmış kudret elitlerinden ibaret bir yapı arz etmektedir.
"En iyi, en birikimli, en deneyimli olanlar halkın önüne çıkarılıyor" denilebilir ona da millet "eyvallah" der. Ancak eğer bu en iyi denilen ve cepheye sürülen öndekiler bir tartışma programına dahi katılmık için içazet istiyorsa o zaman durum farklıdır.
Milyonlarca insanın oyunu alarak belediye başkanı seçilmek için seçime giren bu oligarklar herhangi bir tartışmaya katılmak için icazet almak gereğini duymaktadır.
Seçim çalışmaları sırasında Özhaseki'den çok parlak bir cümlesi de şöyle gelmişti: "Hazırlıklarımızı yaptık, daraldığımız yerde sırtımızı yaslayacağımız bir ağa var, o ağayı da siz biliyorsunuz, Recep Tayyip Erdoğan."Sırtını bir yerlere dayayarak var olanlara Ankara'lı izin vermemiştir.
…***
Mustafa Karaalioğlu, 27 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, “Propaganda yarışı değil, siyasi zeka müsabakası”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İstanbul seçiminin iptali sadece hukuken değil, esasen siyaseten de ikna edici olmamıştır. Basit ifadeyle, iktidar adına “Böyle bir riski almanın ne gereği vardı?” sorusunun çağrışımları bile siyasi kararın yanlışlığını ortaya çıkarmaya yeter. Tatminkar bir cevap çıkmıyor. Çıkmadığı gibi, bu konu hakkında konuşup tartışmak, kaygıları büyütüyor ve seçimin kazanılıp kaybedilmesiyle sınırlı kalmayabilecek siyasi etkileri akla getiriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Seçimin iptali hukuki ya da değil, her halükarda kanuni olduğu için şimdilik kararın siyasi etkilerinin birinci bölümünü bir kenarda tutabiliriz. Birinci bölüm, iptalin kimilerine göre şok yaratan, kimilerine göre şaşkınlık ve kimilerine göre de milli iradenin tecellisini imkan tanıyan sonuçlarıdır. Kimin haklı çıkacağını artık sandık tayin edecek.
Dolayasıyla da ikinci bölüm yani seçim sabahı uyanacak Türkiye’nin halet-i ruhiyesi hiç şüphesiz daha önemli olacaktır. Bununla birlikte, İstanbul seçiminin artık sadece İstanbul seçimi olmadığını, çok daha fazla bir şey olduğunu da söylemiş olduk. İktidar kanadı, iptal için elindeki tüm gücü kullanıp netice alırken kaçınılmaz olarak, zaten İstanbul seçiminin önemini katlamış oldu. Mamafih, bu kadar önemli olmasaydı başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün iktidar güçleri şehre böyle ağrılık koymazdı.
İptal kararı tabiatı gereği bu kanaati üretirken CHP’nin neredeyse hiç bu bahse girmemesi dikkat çekicidir. Ne iptale sert reaksiyon gösterdiler, ne de seçimin Cumhurbaşkanı, cumhur ittifakı ve genel olarak siyasi iktidarın geleceğine etki yapacak yönüyle ilgili değiller. CHP adayı Ekrem İmamoğlu ve parti sözcüleri iptal kararıyla seçimin artan marjinal etkisini dile getirmiyorlar. Ne yapılsa belediye seçimi havasından çıkmıyorlar.
Elbette bu bir siyasi propaganda taktiğidir ama bunda ısrar edebilmek de maharettir. Yoksa hiçbir parti rakibinin kendisine verdiği böyle bir pası değerlendirmeden durmaz. Yine taktik gereği bunu hiçbir zaman değerlendirmeyeceklerini söylemek de imkansızdır. Çünkü, AK Parti 31 Mart yolunda olduğu gibi sonrasında da o kadar çok top kaybı yaptı ve yapmaya devam ediyor ki CHP bir noktada ofansa ağırlık verecektir.
Buna karşılık AK Parti, bizzat Cumhurbaşkanı’nın yöneteceği ve bizatihi kendisinin aktör olacağı bir kampanyayla sahada olacaktır. Bu da Erdoğan’ın seçim kazanma kariyeri dikkate alındığında hem bir avantajdır, hem de zaten AK Parti için daha güçlü bir kampanya seçeneği olmadığı için en güvenilir yoldur. Kampanyanın içeriği ve öne çıkacak/çıkmayacak isimlerle ilgili tartışmalar kamuoyuna yansıyor ama sonuçta 23 Haziran İstanbul seçimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın asla ama asla kaybedemeyeceği, yani kaybetmeyi göze alamayacağı bir seçimdir.