Mayıs 29, 2019 08:27 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yenişafak: Türkiye'de yeni bir banka kuruldu

Milli gazete:

"Davutoğlu konuşursa, Erdoğan çok zor duruma düşebilir"

Yurt:

AKP'li isim: Bizim cenahın İmamoğlu ile ilgili yaptıklarından rahatsızım

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

 

...***

Arslan Bulut, 29 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Seçmenin de yüz tanıma sistemi var!başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" TBMM'de güvenlik tedbirleri artırılıyor. Bu kapsamda Meclis girişlerine yüz tanıma sistemi yerleştirilecek. Ayrıca güvenlik için plaka tanıma sistemi, 500 kamera ve anti-drone sistemi de kullanılıyor. Özellikle ziyaretçinin yoğun olduğu günlerde; şüpheli jestler ve mimikler dikkatle inceleniyor.Çin ise sadece Meclis kapılarına değil, bütün ülkeye yüz tanıma sistemi yerleştirdi. Kamu Güvenliği Bakanlığı bünyesinde 2015'te başlatılan ulusal yüz tanıma projesi, kameradan elde edilen görüntüyle kimlikteki fotoğrafın eşleştirilmesi esasına göre programlandı."diye yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yalnız, Çin'de bir sorun çıktı. 1.5 milyar nüfusuyla en kalabalık ülke olan Çin'de, yüz hatları birbirine benzeyen insanların çokluğunun projeyi zorlaştırdığı belirtiliyor.

Öte yandan Çinli uzmanlar, yüz tanıma teknolojisiyle toplanan milyonlarca kişiye ait kimlik bilgilerinin dijital ortama aktarılması durumunda güvenlik riskleri oluşacağı uyarısında bulundu.

Aslında Türkiye'nin bu sistemlere para harcamasına gerek yok! Baksanıza, kamu görevlisi olmayan sandık başkanları, seçmenin hangi partiye oy vereceğini, yüzünden anlayabiliyor ve AKP'lilere özellikle İstanbul'da dört pusuladan, büyükşehir belediye başkanlığı ile ilgili olanı vermiyor! Şaka değil, bunu söyleyen ülkede başbakanlık ve meclis başkanlığı yapmış bir kişi…

Kimin hangi partiye oy vereceğini yüzünden okumak gibi bir yeteneğe sahip kamu görevlileri varsa, devlet onları tek tek tespit ederek el üstünde tutmalıdır.

Meselâ, parlamenter sistem devam etseydi, meclis kapısına bu arkadaşlardan birini koydun mu Türkiye kurtulmuş demekti. Çünkü kim Meclis'e iş takibi için geliyor, hangi milletvekilleri bunlarla işbirliği yapıyor gibi konular bir tarafa, "kim millete hizmet edecek, kim hırsızlık yapacak" ayırımını da doğal yüz tanıma sistemi ile yaparlardı! Şimdi, sadece Cumhurbaşkanı adaylarının yüzünü tanımak yeterli… Bu durumda devletin fazla yüz tanıma memuru çalıştırmasına gerek yok. Bir kişi bile yeter.

Selcan Taşçı'nın yazdığı gibi hâkimler, sanığın yüzüne bakarak suçlu mu, suçsuz mu olduğunu okuyabilir. Öyle olunca da, savcı ve avukata, soruşturmaya, kovuşturmaya, delile, şahide de gerek kalmaz!

Hatta hâkime de gerek kalmaz! Yüz tanıma memuru yeterli…

Aslında seçmen, yüz tanıma sistemini kullanıyor. Meselâ genç bir siyasetçiyken Tayyip Erdoğan'ın yüzünden, sisteme olan öfke okunuyordu. Millet de yozlaşan sisteme tepkiliydi. Bu sebeple öfkeli Erdoğan'a yetki vererek, sistemin burnunu sürttü.

Sonuçta iş öyle bir hale geldi ki, sistem değişsin denilirken, ülkede huzur kalmadı, neşe kalmadı, güven kalmadı, ahlak kalmadı, devlet kalmadı!Şimdi seçmen o boşluğu dolduracak yüzü de buldu. Ekrem İmamoğlu ile yüz yüze gelip de yüzü gülmeyen yok gibi...  Herkes ona umutla, güvenle ve sempatiyle bakıyor. Çünkü şimdiki ihtiyaç budur.

...***

İsmet Özçelik, 29 Mayıs tarihli Aydınlık gazetesinde, "İstanbul seçimi her şey değil"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İstanbul seçimi her şey değil!Türkiye’nin sorunları her geçen gün büyüyor. Ekonomide yaşananları artık konuşmaya gerek yok. Vatandaş markette, pazarda, ... her şeyi görüyor. Birleşik Kamu-İş araştırma yapmış. Ocak-mayıs arası gıda enflasyonu yüzde 24.Yıllık 55,7. Başka söze gerek var mı? Atılması gereken adımlar var. Hem de hemen. Ama iktidar, muhalefet beklemede. Hepsi İstanbul derdinde. 23 Haziran sonrasını düşünen yok. Sanayiciler şaşkın. Esnaf, çiftçi, ... nereye gittiğimizi anlamaya çalışıyor İstanbul seçimini lüks görüyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

...***

Aralarında, "meleklerin cinsiyeti tartışması" diyenlere bile rastlanıyor. Yani iş o kadar vahim! İstanbul Türkiye’nin en büyük şehri. Kimin yöneteceği de önemli.

Ama İstanbul her şey değil. Türkiye üzerine kumpaslar kuruluyor. Ekonomi dipte. İstanbul kazanılınca bütün sorunlar çözülecek mi? Dar bir grubun rant sevdası. Onlar için Türkiye feda ediliyor. AKP, CHP, MHP, ... hepsi kendi çıkarını düşünüyor. Bir tek Vatan Partisi Türkiye derdinde. Ekonomiyi kurtarmak için çırpınıyor. Çin’le "üretim işbirliği" için çalışıyor. 24 Mayıs Cuma günü İzmir’de toplantı vardı. Çin Ticaret Müşaviri ile işadamları buluşturuldu. 27 Mayıs Pazartesi İstanbul’da işadamları ile Çin konsolosu Cui Wei bir araya getirildi. İki toplantıya da katılım yüksek oldu. Bugün Ankara buluşması var. Çin Büyükelçisi Deng Li işadamları ile aynı masada olacak. Toplantılara katılan işadamları memnun. Türkiye’nin geleceğini Asya’da görüyorlar. Çin de aynı. Türkiye’deki yatırımlarını artırmak istiyor.

Parola: "Paylaşarak gelişme"

Kılıçdaroğlu’na Çubuk’ta linç girişimi oldu. Failler yakalandı. Elde delil, görüntü, ... her şey var. Ama hepsi serbest bırakıldı. Gazeteci Yavuz Selim Demirağ evinin önünde saldırıya uğradı. Saldırganlar yakalandı. İtiraf da ettiler. Ama hepsi serbest bırakıldı. En son gazeteci Sabahattin Önkibar’a saldırı gerçekleşti. Evinin yakınında. Esnaf kurtardı. 10 gün iş göremez raporu aldı. Saldırganlar yakalandı. Kamera kayıtları ortada. Ama yine serbest bırakıldılar. Başka örnekler de yaşanıyor. Geçmişte bu tür uygulamaların bedeli ağır oldu. Türkiye’yi iç kargaşaya sürüklemek isteyenler yararlandı. Türkiye kritik günlerden geçiyor. Halk kavga değil, birlik istiyor. Bu gidiş iyi bir gidiş değil! Yaşananlar en fazla da "Türkiye İttifakı"na zarar veriyor. Bilmem Türkiye’yi yönetenler farkında mı?

...***

Elif Çakır, 29 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, "Siyasetçiler İstanbul'un yoksul sofralarında" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Siyasal partiler seçim kampanyalarında politik pazarlama sürecinin bir öznesi olarak “seçmen”in dikkatini çekebilmek ve ikna edebilmek için başta medya olmak üzere, gazete, radyo, internet, broşür, miting, esnaf ve ev ziyareti gibi propagandanın her türlü yöntemini, argümanını ve aracını kullanırlar. 

Ancak siyasal partiler, kendi seçmen kitlelerini hatta tutacak, kendilerine oy vermeyen potansiyel seçmen kitlelerinin ise kalbini kazanacak seçim sloganlarını hazırlarlarken propagandalarını sağlam temeller üzerine oturtmalıdırlar. Seçim kampanyalarında kullandıkları sloganlar kendileriyle çelişmemelidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Toplumun talepleriyle ve ülkenin içinde bulunduğu konjonktürel durumla örtüşmesi gerektiği gibi bütün bunlarla birlikte propagandanın da bir sınırı olduğu bilinmelidir. Yani “propaganda gömleği” siyasi partilerin üzerinde iğreti durmamalı, iyi oturmalı, yani söylemleriyle eylemleri arasında bir çelişki olmamalı ki sorgulamalara yol açmamalı ve rakip partinin eline koz vermemelidir.  

Artık Türkiye’nin iktisadi kalkınması için hukukun üstünlüğünü ve ekonomide verimliliği esas alan bir zihniyet hepimiz için gerekli değil mi? Adayların İstanbul için söylemlerine bakıyorum boş propagandadan başka bir şey değil.  

İstanbul gibi Türkiye ekonomisinin kalbinin attığı ve dünya markalarıyla yarışacak potansiyele sahip bir şehirde siyasetçiler sofra bezlerinde yemeklerin yendiği  tahta beşiklerin olduğu evlerden fotoğraf veriyorlar. 

Ekonomik krizin yaşandığı, işsizliğin her geçen gün arttığı bu dönemde,  işsizlik ve yoksulluk gibi sorunların çözümünde büyük katkı sunabilecek İstanbul’un göbeğinden verilen bu fotoğraflar seçmeni nasıl etkiler? Şehirlerin olanakları etkin bir şekilde kullanıldığında ve adaletli ve eşitlikçi bir yönetim anlayışı hakim olduğunda böylesi evlerin olmayacağı da bir gerçek. Özellikle sosyal belediyecilikten söz eden ve dillendiren bir siyasi partinin seçim sürecinde propaganda kapsamında böyle bir fotoğraf vermesi, kamuoyu ile paylaşması iktidar partisinin sorgulanmasına yol açmaktan başka bir şeye yaramaz. Böylesi fotoğrafları muhalefet partileri paylaşsa seçmen üzerinde bu kadar olumsuz bir etkiye yol açmaz. Haksız mıyım?