Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Ülke faize çalışıyor
Aydınlık:
ABD'nin yeni uçak gemisi, F-35'lerle uyumlu değil
Yenişafak:
S-400'ler geliyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Kara, 7 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hiç mi ders çıkarmazsınız?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Millet İttifakının İBB adayı Ekrem İmamoğlu, Yenibosna’da Cuma namazı kıldığı Merkez Camii çıkışında bir grup tarafından protesto edilmiş.Grubun lideri polis aracı ile olay yerinden uzaklaştırılmış. Cami çıkışında İmamoğlu’na alkışlı destek verenler ise çoğunluktaymış. Daha önce de Cumhur İttifakı’nın adayı Binali Yıldırım da gittiği operada protesto edilmişti. En son olarak da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu protesto edildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hemen söyleyelim ki, bu tür protestolar çirkindir, yakışıksızdır…
Neticede bir seçim yapılacak; göstereceksen protestonu sandığa gidip oyunla göster! Tabiî öncelikle siyasetçilerin de “hedef gösterme dili”ni artık bırakmaları gerekiyor. Eğer bu dil çok geçmeden bırakılmazsa Allah muhafaza kötü sonuçlar ortaya çıkar ve ülke karmaşaya sürüklenir.
“Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliğine atanan Bülent Arınç’ın geçmişte yaptığı konuşmalar bir bir ortaya dökülüyor. Bunlardan birisi de Arınç’ın Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi hakkında söylediği “Partili cumhurbaşkanlığı doğru model olmadı. Acaba hem ülkemiz hem de Başkanımız Erdoğan’ın geleceği için parlamenter sisteme dönmemiz daha mı hayırlı olur, diye düşünüyorum. Bunu tartışmalıyız” demesi oldu.
Bu görüş anayasa değişikliği yapılırken sıkça dile getirildi, ama dinleyen olmadı. Aslında bu sistemin neler getireceği de tam anlatılamadı. Uygulamalar görüldükçe yeni sistemin arızaları da görülmeye başladı.
1982 Anayasasına “evet” oyu verenlerin yıllar sonra pişman olduğu gibi, pişmanlıklar yüksek sesle söylenmeye başlanacaktır. Zararın neresinden dönersen kâr, misali bir an önce bunlar tartışılmalı ki sistem daha fazla bozulmadan düzeltilebilmeli…
Sayın Arınç, bu düşüncesini hâlâ taşıyor mu bilemiyoruz? Eğer aynı düşüncede ise ilk yüksek istişare toplantısında bunu gündeme getirebilir. Tabiî bu sefer de Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı ile sıkıntı çıkar. Hem Sayın Erdoğan’ın bunu istişare etmesini beklemek de hayli zor…
İstanbul seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın adayı olan Binali Yıldırım’ın vaatleri dikkat çekiyor! Doğalgaza indirim, öğretmenlere ücretsiz ulaşım, evlenenlere 8 bin lira düğün yardımı, üniversite öğrencisine 10 gb internet, doğalgaza indirim, 100 işsize iş… Vaatler bol keseden böyle devam edip gidiyor.
Bu vaatleri duyunca inanın aklına birkaç soru takılıyor. Neredeyse 25 senedir İstanbul’u kim yönetiyor? Şimdiye kadar vaat edilenler neden yapılmadı? Vaat ediyorsunuz da belediye borçlu iken maliyetini nereden vereceksiniz?
Bu vaatler yapılırken millet mi, yoksa Cumhur İttifakı’nın mı hanesine yazılır?
Bir de Yıldırım’ın Başbakan iken söylediği şu cümle var: “Seçim kampanyalarında da söylenenler, sorumluluk omuzlarınıza yüklenince söylemleriniz hiçbir zaman aynı olmaz. Bu siyasetin gereğidir. Siyasetle hakikat her zaman birbiriyle örtüşmez.” Bu sözleri nereye koyacağız? Ne derseniz bu vaatler de siyasetin gereği mi?
…***
Ümit Özdağ, 7 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yeni yılda ekonomik kriz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye 1923'ten bu yana en ağır krizi yaşıyor. Yaşanan kriz dörtlü kriz diye adlandırılabilir. Tek adama dayalı AKP rejimine geçişin neden olduğu devlet krizi. Erdoğan'ın ayrıştırma ve düşmanlaştırma politikalarının sonucunda ortaya çıkan millî birlik krizi. 2019 yılının hemen başında 24 Haziran seçimleri sonrasında oluşan AKP rejiminin ekonomi politikalarının iflası ettiği görünüyor.Bu iflasın temelinde 2002'den beri sürdürülmekte olan BETON-İSRAF ve SOYGUN üçgeni var.”diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türk ekonomisi bu Bermuda Şeytan Üçgeni'nin içinde en ağır krizini yaşıyor. Krizin geldiği çok açıktı. Önlemlerin 2018 başında hızla alınması gerekiyordu ancak Erdoğan, İYİ Parti'nin yükselişini gördüğü için krizin seçimlerin sonrasında yaşanması amacı ile seçimleri erkene aldı. Ve seçim sonrasında AKP rejiminin kurulması ile kriz daha da ağırlaşarak başladı.
2018 içinde 20 Temmuz-1 Kasım arası sadece 100 günde;
1- TL, faiz yolu ile %100 değer kaybetti. Piyasa faizi %10'lardan %20'lere çıktı. Ticari krediler de %15'lerden % 45'e çıktı,
2- TL, döviz karşısında değer kaybetti. Dolar kuru 3,60'dan, 7,20'ye çıkıp yıl sonunda 5,40'a geriledi. TL değer kaybı, %45'e ulaştı.
3- TL'nin satın alma gücü düştü. Resmî rakamlara göre enflasyon tüketici de %8'lerden %24'e ve üretici enflasyonu ise %45'lere ulaştı.
Oysa, yaşanan gerçek enflasyon %100'ün üzerinde. Kimse halkı kandırmaya kalkmasın, elektrik, su, doğal gaz, tüm gıda ve tarım ürünlerinde fiyat artışını yaşayarak gördük. 2019 başında yaşanan %10'luk indirim ise fiyatı %100 artmış bir malın fiyatının %10 düşmesidir.
457 milyar dolar kamu ve özel sektör borcu ile aşırı borçlu bir ekonomimiz var. Özel sektörde gayrimenkul balonu patladı. İnşaat sektörü firmaları banka kredilerini ödeyemez hale geldiler. İflas ve peşinden konkordato ilanları furyası başladı. Cumhuriyet tarihinin en büyük reel sektör krizinin tam ortasındayız.Banka batık kredilerinde aşırı artış, bankacılığı vurdu. 2,5 trilyon TL toplam kredilerin içinde karşılığının kötü kredi riski 300 milyar TL seviyesinde. Cumhuriyet tarihinin en büyük finans krizi ile karşı karşıyayız. İki önemli ekonomik faaliyet alanında birden kriz çıkarmayı başarmış durumdasınız.
Erdoğan'ın seçimlerden önce Türkiye'nin 2023'te ilk 10 ekonomi içine gireceğini iddia ediyordu; Erdoğan'ın bu vaadinden 6 ay sonra Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik çöküşünü yaşadık.
...***
Mehmet Ocaktan, 7 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “demokrasimizin temel ihtiyacı kuvvetler ayrılığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye demokrasisi, kuvvetler ayrılığı prensibinin yerleşmesi bakımından 1924 Anayasasından başlayarak çok önemli fırsatları kaçırmıştır. Öncelikle 1924 Anayasası Meclis’in üstünlüğü ve “kuvvetler birliği” esasına dayanıyordu. Bu anayasa ‘millet iradesi’nin üstünlüğünü esas almış, ancak hürriyetlerin kullanımını teminat altına alacak esasları belirleyememiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Türkiye’nin On Uzun Yılı” adlı kitabında kuvvetler ayrılığının önemine dikkat çeken Taner Demirel 1924 anayasasının eksikleri konusunda şöyle bir tespitte bulunuyor: “Hürriyet, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. (m. 68) denilerek klasik liberal özgürlük anlayışı anılmış, ancak bu özgürlüklerin hayata geçirilmesinde faydalı oldukları kanıtlanmış hükümlere, siyasi iktidarı sınırlandırabilecek, muhalefetin varlığını teminat altına alabilecek kontrol ve denge mekanizmalarına yer verilmemişti. Anayasa mecliste çoğunluğu elinde bulunduran gücün (ya da siyasi partinin) temel hak ve hürriyetlere karşı bir tehdit oluşturabileceği ihtimalini düşünerek bunu önleyici herhangi bir tedbir getirmiş değildi. (s. 65)”
Maalesef siyasi tarihimizin bütün aşamalarında iktidarlar, bütün planlarını sürekli iktidarda kalma üzerine yaptıkları için, demokrasinin icaplarından olan denge-denetleme, kuvvetler ayrılığı gibi prensipleri ertelemeyi tercih etmişlerdir.
Kabul etmek gerekiyor ki, değişimi ertelemenin bedeli her zaman ağır olmuştur. Zira o günün şartlarında oy çokluğuna sahip olan bir iktidar, milletvekillerinin büyük bir bölümünü ele geçirdiği için muhalefet üzerinde baskı oluşturabilecek bir güce erişebiliyordu. Oysa seçim sisteminde denge-denetlemeyi sağlayacak bir değişiklik yapılabilmiş olsaydı “DP’nin CHP’ye duyduğu güvensizliği bir nebze olsun hafifletebileceği gibi, DP iktidarının otoriter eğilimlerini, hiç değilse bir ölçüde frenleyebilecek bir sistemin oturtulabilmesi anlamına gelecekti.” (Taner Demirel, Türkiye’nin On Uzun Yılı, s.67)
Bir varsayım olarak belirtmek gerekirse, eğer o gün iktidarların sınırlandırılması kurallara bağlanabilseydi, belki de Türkiye 1960 ihtilalini yaşamayacaktı. Ama ne yazık ki araba devrilmeden, siyaset sistem değişikliğini başaramamştır.
Hasılı, bugün yaşadığımız hukuki ve siyasal sorunlarımızın temelinde de yine kuvvetler ayrılığına dayalı bir sistem inşa edememe bulunmaktadır.