Türkiye'den köşe yazarları
Yeniçağ: Erdoğan Yıldırım'a fena kızdı
Aydınlık:
Erdoğan: Kırılma noktası pazar günü
Karar:
Suudi bakandan YPG'ye destek talebi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ali Sirmen, 14 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Binali’nin zaferi ve Tayyip Bey”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye garip bir ülke. Demokrasilerde bulunmayan bazı kavramlar bizde geçerli olabiliyor: “Olağanüstü seçim” bunlardan biri. Demokrasilerde olağanüstü seçim yoktur, normal, zamanında yapılan seçimler ile erken seçimler vardır. Ama demokrasilerde var olmayan kavram, YSK’nin himmetiyle Türkiye siyaset literatürüne kazandırılmıştır. 23 Haziran günü yapılacak seçim, YSK’nin milli iradeyi ipe sapa gelmez gerekçelerle geçersiz sayması yüzünden tekrarlandığından olağan değil, olağanüstü bir seçim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
31 Mart seçimlerinden sonra yaşananlara tanık olanlar, daha önceki yaşanmışlıkların da ışığında, artık olağan olmayan her şeye karşı hazırlıklı. Artık, hiçbir şey hiç kimseyi şaşırtmıyor. Nitekim, şimdiye dek liderler arası yüz yüze programlara karşı tavır koyan AKP’nin adayının, son dakikada tutum değiştirerek, kendisini sandıkta dize getirmiş olan Ekrem İmamoğlu ile TV’de programa çıkmayı kabul etmesini bile millet neredeyse olağan karşıladı. Zaten Binali Bey de İmamoğlu’nun “Hodri meydan!”ına “Ben kendi başıma karar veremem” derken, bunca tecrübesiyle gerçekte şu mesajı veriyordu: - Bana kalsa ben çekinmem, çıkarım! Nitekim çıkacak da... Yalnız, AKP’de oyunun bitmediğini düşünenler yine kuşkuyla sordular: - Yeni bir oyun hazırlanıyor, ama ne?
23 Haziran 2019 seçiminin olağanüstü yönlerinden bir diğeri de, seçmende büyük coşku uyandıran, Ekrem İmamoğlu’nun karşısında her yerde Binali Yıldırım’ın resimlerinin olmasıdır. Şimdi, “İstanbul Belediye Başkanlığı için, İmamoğlu ile Yıldırım yarıştıklarına göre bunda ne olağanüstülük olabilir, her yerde Binali Bey’in resimlerinin olması olağandır” diyecek olanlara 31 Mart seçimlerini anımsatmak isterim. Orada Ekrem Bey’in karşısında, hep Tayyip Erdoğan’ın resimleri yer alıyordu. Hava sanki, İmamoğlu ve Erdoğan yarışıyormuş gibiydi ve Tayyip Bey de AKP seçimi kazandığı takdirde, bundan önce olduğu gibi yine İstanbul’un kendi egemenlik sahasında kalacağını hissettirecek eylem ve söylemlerden geri durmuyordu. 31 Mart seçimlerinde İstanbul’un bütün ilçelerinde mitingler düzenleyen Tayyip Bey bu kez İstanbul yarışında hiç yok. Bu, AKP’nin bütün seçimlerde kendisini zafere sürüklemiş olan Tayyip Bey’siz ilk seçimidir.
Binali Bey, AKP cenahının tek adayı olurken, yalnız Tayyip Bey’in imajından değil, üslubundan da uzak durmaya dikkat etmekte, çok mecbur kalmadıkça havayı germekten, rakip adayı karalamaktan kaçınmaya çalışmaktadır. Tabii Ekrem İmamoğlu’nun büyük popülaritesi ve kendi içinde bulunduğu konumun tutarsızlığı Binali Bey’in bu tutumundan sapmasını zaman zaman kaçınılmaz kılsa da, patronu ile aralarındaki üslup farkı ilk bakışta bile göze çarpacak kadar bariz. Tabii ona buna saldırmadan, onu bunu karalamadan, kimseyi ötekileştirmeden bir AKP politikası oluşturulamayacağından, bu seçimde de o yöntemlerden tümüyle vazgeçilmiş değildir. Ama bu kez o rol, Soylu gibilere verilmiştir.
…***
Kazım Güleçyüz, 14 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “AKP niye inişte?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP 31 Mart’ta kendisine hiç beklemediği bir şok yaşatan İstanbul seçimini iptal ettirdi, ama bundan da pişman olabilir. Hele 23 Haziran seçimini daha büyük farkla kaybederse. Erdoğan’ın son iki haftaya girilirken geri plana çekilmesi boşuna olmasa gerek.İktidar partisinin, kayıplarını telâfi için sarıldığı MHP desteğine rağmen gerilemeye devam etmesinin çok sayıda sebebi var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bunların başında, 17 yıllık tek başına iktidarın getirdiği ve Erdoğan’ın “metal yorgunluğu” olarak ifade ettiği yıpranmışlık, yozlaşma, menfaat odaklı iç çekişmeler ve tek adam rejimine geçilirken parti kadrolarında yapılan çok geniş çaplı tasfiyeler geliyor.Partiye kuruluşundan itibaren emek vermiş idealist kadroların önemli bir kısmı dışlanırken, Sarayı kuşatan ve bazıları Ergenekon gibi yapılarla bağlantılı ekiplerin öne çıkması, bu bağlamda son derece önemli.
Bu durumun iktidar medyasındaki yansımaları da, ekran ve sayfaların neredeyse tamamen istihbarat bültenlerine dönüştüğü ve eleştirel yaklaşım sergileyenlerin devredışı bırakıldığı mevcut tabloyu ortaya çıkardı.
“Trenden inenler bir daha binemez” ve “AK Parti içindeki AKP’liler” gibi söylemlerle açığa vurulan iç çekişmenin 23 Haziran sürecinde bile, üstelik daha da kızışarak devam ettiğini iktidar medyasında izliyoruz. Yerel yönetimlerdeki israf, yolsuzluk ve kayırmacılıklar da bir diğer önemli etken.
Özellikle içeriden gelecek ifşalarla, bunlara bilmediğimiz daha birçok şey eklenebilir. Böylesine yoğun bir negatif birikim söz konusu. Onun için AKP yetkilileri 31 Mart’ta aldıkları İstanbul yenilgisinin önemli bir sebebini “En çok küskün bizde” diye izah ediyor ve 23 Haziran’da küskünleri tekrar ikna edip kazanma çabasına öncelik veriyorlar.
Dışlananlardan köprüleri atmayanların bol maaşlı koltuklara tayini bu çabalardan biri.
Ne ölçüde başarılı olacaklar, göreceğiz. Ama sorun belki bir bölümünü yeniden kazanabilecekleri kendi küskünleriyle sınırlı değil. Daha önce başlayıp 20 Temmuz sürecinde zirve yapan hukuksuz uygulamaların yol açtığı geniş çaplı mağduriyetler gönüllerde öyle derin yaralar açtı ki, AKP açısından telâfisi artık kesinlikle mümkün değil. Halk, bilhassa gençler “Artık yeter” diyor.
...***
Yusuf Ziya Cömert, 14 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “İnce seçim, ince hesaplar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AK Parti teşkilatlarında Kürtler’in adil temsil edilmediği uzun zamandır söyleniyor.İstanbul’daki Kürt seçmenin yarısı veya yarıya yakını AK Parti’ye oy veriyor mudur? Muhtemelen. Bu oylar, AK Parti’nin İstanbul’da aldığı oylar içinde ne kadar bir yüzde oluşturur? Yüzde 10? Yüzde 15? 20? Ne kadarsa. Bu oran, milletvekili aday listelerine yansıtıldı mı? Galiba yansıtılmadı. Buna ilaveten, yer yer sert sayılacak bir söylem kullandı AK Parti. 31 Mart öncesinde AK Parti’ye oy veren Kürtlerin gönlünün kırılıp kırılmadığını bahis konusu etmiştim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Binali Yıldırım’ın Diyarbakır’da ‘Kürdistan’ tabirini kullanmakta sakınca görmemesi, sorunun fark edildiğine işarettir.
Fakat, sadece Binali Bey’in fark etmesi gönül kırıklığını ortadan kaldırır mı? Daha ikna edici adımlara ihtiyaç var mı? Bunu düşünmek AK Parti’nin işi. Tabii bir tarafı onarırken, başka bir taraftan arıza çıkabilir. Nitekim, MHP lideri Bahçeli, Binali Yıldırım’ın ‘Kürdistan’ söyleminden hoşlanmamış görünüyor. Maraza çıkaracak kadar mı? Hayır, o kadar değil. Sorunun, daha çok HDP’ye oy verenleri ilgilendiren bir başka boyutu. Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla ve yakınlarıyla görüşmesine izin verildi. MHP lideri Bahçeli bu uygulamaya itiraz etmedi. Bilakis ‘görüşebilir’ dedi. Uygulamanın bir ‘yumuşama’ olduğu açık. Bu yumuşama HDP seçmeninin tercihine yansır mı? HDP’lilerin AK Parti karşıtı tutumlarında bir gevşeme olur mu?
Yüzde 1’lik, 2’lik bir gevşemeden söz etmiyorum. Yüzde 0,01’lik, hatta daha az bir gevşeme... Emin değilim. Ama, uygulama yeniden başlatılırken bu noktanın gözetilmiş olmasına ihtimal veriyorum. Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasındaki oy farkı o kadar az ki, taraflar, 1 kişinin oyunu bile ziyan etmemek için ince hesaplar yapıyor. Mesela, Saadet Partisi’nin seçmeni bu defa oyunu kime verir? Saadet’in İstanbul’da 103 bin oyu var. Bu oy yeniden Saadet’e mi gider? Yoksa Ekrem İmamoğlu’na veya Binali Yıldırım’a mı?
Şu anda AK Partililer, Saadet’ten veya Temel Karamollaoğlu’ndan bahsederken menfi ifadeler kullanmıyorlar.
Fakat, seçim ince seçim, hesap ince hesap. Ya AK Partili olup da 31 Mart’ta oy yerine ‘mesaj’ verenler? Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş onlara mesaj vermeye yönelik birkaç konuşma yaptı, o kadar.
Tabii mevzu yüzeysel değil. Seçim çok yakın, şurada bir hafta kaldı, derine inmeye de vakit yetmez. Galiba herhangi bir sorun ciddi bir şekilde ele alınamadan, görüntüyü kurtarmaya matuf söylemlerle 23 Haziran’a geleceğiz. Bu ince hesapların her birinin seçimi etkileyeceğine şüphe yok. Bakalım kimin hesabı doğru çıkacak?