Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: İsrail, Golan'da bir yerleşime Trump adını verecek
َCumhuriyet:
HDP küskünlere yoğunlaştı
Milli gazete:
Bahçeli: Türkiye S-400'ü alacak ve konuşlandıracaktır, bu iş bitmiştir
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Işık Kansu, 15 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Bakanlar Kurulu Yetkisi Kullanan Genel Müdür!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Konuyu ilk kez arkadaşımız Alican Uludağ, 2017’de haberleştirmişti. TRT’den FETÖ gerekçesiyle ihraç edilen 435 personelin 368’i İbrahim Şahin döneminde kuruma alınmıştı ve Şahin’in adına kayıtlı telefonunda ByLock yüklüydü. Daha önce bu köşede dile getirmiştik: 2008’de, AKP ve casusluk cemaati Fethullahçıların koalisyonu sürüyordu. O koalisyon, TRT’yi ele geçirme harekâtını başlattı. TRT Yasası değiştirildi. TRT’nin demokrat, Cumhuriyetçi, kadrolarının tasfiyesi için TRT Personel Komisyonu’na yetki verildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
O komisyon, yasadışı bir işlemle, yetkisini o dönemde TRT Genel Müdürü olan İbrahim Şahin’e bıraktı. İbrahim Şahin de yetkiyi, genel müdür yardımcısı yaptığı ve bugün FETÖ davasından 8 yıl 5 ay 15 günlük mahkûmiyet ile hapiste yatan Ahmet Koyuncu’ya devretti. Şahin ve Koyuncu, bu yasadışı yetkiyle, TRT’deki Cumhuriyetçi kadroların maaşlarını düşürdüler. Kadrolarıyla oynadılar, haklarını yediler, emekliliğe zorladılar. Avukat İsmail Sami Çakmak’ın bu haksızlıklara karşı direnen iki TRT çalışanı adına açtığı davada, tam 10 yıl sonra TRT Personel Komisyonu kararının kimi maddeleri hakkında “yürütmeyi durdurma kararı” çıkmıştı! Bu karardan 1 yıl, davanın açılmasından 11 yıl sonra (!) Danıştay Başsavcısı, TRT’de o dönemde FETÖ’cülere nasıl bir yetki verildiğini geçen mayıs ayında dava ile ilgili hazırladığı düşüncesinde açıkladı. Başsavcıya göre, dönemin TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’e “Bakanlar Kurulu’na tanınan yetki” devredilmişti.İşte bu hukuksuz yetki devriyle de Şahin, işe aldığı FETÖ’cülerle TRT’nin altını üstüne getirmişti. O İbrahim Şahin, TRT ile ilgili FETÖ davası iddianamesinde 30 kez adı geçmesine karşın bugün merkez valisi olarak devletten tıkır tıkır maaşını almaya devam ediyor. Onu oraya atayan ve koruyan Bülent Arınç da, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi. Şahin hakkında yapılan ısrarlı suç duyuruları konusunda da, sıfatları önünde “Cumhuriyet” bulunan savcılar ise, soruşturma yapmaktan özenle kaçınıyorlar! Bakanlar Kurulu Yetkisi Kullanan Genel Müdür!31 Mart seçimleri öncesinden farklı bir görüntü ile karşı karşıyayız. AKP adına iki kişi ortalıkta: Binali Yıldırım ve Süleyman Soylu. Saray’daki AKP’li, bu kez kendini öne çıkarmıyor. Akla tek gerekçe geliyor: İstanbul’u yitireceğini gördü. İstanbul seçim sonuçlarının kendisi için bir halkoylamasına dönüşmesinden çekiniyor...Kendisini yere göğe sığdıramıyor.
…***
Kazım Güleçyüz, 15 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “AKP: Nereden nereye?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Demokrasi, millî irade, hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü söylemleriyle iktidara gelip bir süre öyle devam eden AKP’nin, bilhassa Erdoğan önce cumhurbaşkanı, sonra “başkan” olduktan sonra geldiği yer tamamen farklı.Davutoğlu’nun da belirttiği gibi özgürlükçü söylemin yerini devletçi, statükocu, güvenlikçi ve beka endişelerine dayalı bir söylem aldı. Bu söylemle beraber eylem de.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir yere kadar “milletin adamı” diye lanse edilen Erdoğan’, gelinen noktada tamamen “devlet dili” kullanarak yola devam ediyor.
PKK terörüyle mücadeleyi “etkisiz hale getirilen terörist” sayısı ile ölçüyor.
İktidarını ve birçok kritik dönemeci aşmasını onların aktif desteğine borçlu olduğu bir hareketin mensuplarını bir anda bir numaralı tehlike ve düşman ilân etme sürecindeki söylemleri de bunun çok çarpıcı örnekleri.
Hâlâ aydınlatıl(a)mayan ve cevapları veril(e)meyen soru işaretleriyle dolu, o yapının ve orayla irtibatlı bazı kişilerin de çok kötü bir şekilde kullanıldığı meş’um, karanlık ve esrarengiz 15 Temmuz olayı gerekçe gösterilerek başlatılan 20 Temmuz OHAL sürecinde yapılanlarla tam bir kıyım boyutuna vardırılan operasyonların işaret fişeği Ağustos-2004 MGK kararı ile yakıldı, ama uygulamaya geçirilmeleri için tam dokuz yıl sonra 2013 sonunda start verildi.
Sonraki gelişmeler devam ederken birçok kez dikkat çektiğimiz gibi, Erdoğan sürekli MGK kararlarına ve kırmızı kitap olarak da anılan Millî Güvenlik Siyaset Belgesine atıf yaparak konunun bir devlet politikası haline geldiğini vurguladı. Vaktiyle aynı MGK ve gizli anayasalarda tehdit olarak gösterilen bir siyasî hareketin öncü isminin, şimdi böyle bir noktaya getirilmesi manidardı. Bu keskin değişim, daha evvel “Millet adına savcısıyım” diyecek kadar sahipleniyor göründüğü darbe davaları fos çıkıp, o davalarda kesin hüküm giymiş olanların dahi salıverilmesi ile eşzamanlı olarak şekillendi. Gelinen nokta bu sürecin neticesi.
…***
Ahmet Gürsoy, 15 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yıkımı görmeyelim mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP iktidarları sadece tarımı, ekonomiyi, kültürü, adaleti ve ahlakı darmadağın etmedi; aynı zamanda huzuru, kardeşliği de yok etti.Devlet kurumlarını, idarenin genel işleyişini, devlet - toplum ilişkisini de tersine çevirdi. Bu yapı, devri iktidarında tarihin tüm zamanlarında ne kadar olumsuzluk varsa hepsinin örneğini verdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye, kültürde, tarımda, sanayide, hukukta, demokratikleşmede, dış politikada ve tüm gelişim katmanlarında ileri değil geriye gitti. Şimdi birileri çıkmış halen daha "iktidar düşmanlığı yapıldığını" söyleyerek güya milliliğe sığınarak bunun üzerinden, sanki suç işliyormuşuz gibi avazı çıktığı kadar bağırıyor.
Sormazlar mı adama: İyi de kardeşim, ne yapmamızı istiyorsunuz? Yolsuzlukları, haksızlıkları, adam kayırmacılığını partizanlığı halk mı yaptı? İşte bakın: Belediyelerdeki yolsuzluklar ayyuka çıktı. Her taraftan pislik akıyor. Öyle ki kitapların konusu haline geldi. Bizzat devletin raporlarına yansıyanları alt alta koysanız ciltler dolusu kitap yapıyor.
Bunları yok mu sayalım? Sadece Ege adalarındaki kayıplar sebebiyle bile AKP yönetiminin derhal iş başından gitmesi gerekir. Görmüyor musunuz: "Türkiye kuşatıldı, yönünü yitirdi, sorunları yapısallaştı, bölgesinde dışlandı. İtibarı, inandırıcılığı, caydırıcılığı aşındı.."
Bu durum daha ne kadar sürecek? 2002'de dış borcu 130 milyar dolarken, 2016'da 421 milyar doları bulan Türkiye'nin siyasi gücü, ekonomisine paralel geriliyor. Bunları görmemiş, duymamış, anlamamış gibi mi yapalım. Kimse kusura bakmasın. Hiçbirimiz Arınç rolü oynayamayız.
Bülent Arınç, kurucusu olduğu ve aynı zamanda yönetici olarak görev yaptığı, 17 yıldır Türkiye'yi yönetmekte olan partisini eleştiriyor. Eleştiriyor ama görev almaya ve iktidarın nimetlerinden yararlanmaya devam ediyor.
Aynı eleştiriyi başkası yapsa çoktan uzaklaştırılır yerle bir edilirdi. Abdullah Gül örneğinde olduğu gibi. Peki, Arınç'ın farkı ne? Farkı şu: Arınç, kaçması muhtemel kitlelerin toplayıcısı. Onları partide tutuyor.
Diyeceksiniz ki: "Olur mu canım bal gibi eleştiriyor." İşin püf noktası da burası zaten. Bülent Arınç eleştiriyor böylece hoşnutsuzların sesi haline geliyor. Hoşnutsuzlar "oh ne güzel söyledi. Birinin bunu söylemesi lazım zaten" diye düşünüyor ve kendileri söylemiş gibi rahatlıyor. Böylece hoşnutsuz kitlenin gazı alınmış oluyor. Sonuçta kitle "partimizde bizi temsil eden kimseler de var. Nasıl olsa bu tepkiler yukarıda dikkate alınır. Alınırsa düzelir. Düzelirse başka arayışlara girmenin bir anlamı da olmaz" diye düşünüyor. Bir de Davutoğlu veya Abdullah Gül ekibi azıcık aykırı cümle kursun bakalım. Ne oluyor?
Birileri anında sorgulamaya başlıyor: "Gerçek niyeti neymiş açıklasın da bilelim." Arınç'a neden sormuyor?Çünkü onun niyeti belli. Şimdi anladınız mı parti içi mesafeli eleştirinin gördüğü işlevi?..