Haziran 19, 2019 08:58 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Sandık kurulları sil baştan

Yeniçağ:

Ankara'da reklam panosu skandalı

Yurt:

Anket şirketinden AKP'ye yalanlama

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Murat Çabas, 19 Haziran tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, "Resmi verilerle ekonomik çöküş"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre, işsiz sayısı 2019 yılı Mart döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 334 bin kişi arttı ve 4 milyon 544 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 4 puanlık artışla yüzde 14,1'e yükseldi. Her yıl işsiz ordusuna milyonlarca yeni işsiz ekleniyor ve resmi işsiz sayımız birçok devletin nüfusu kadar… 15-24 yaş arası genç işsiz oranı ise 7,5 puanlık artışla yüzde 25,2 oldu. Bu yaşlardaki her 4 gençten biri ne istihdamda ne de eğitimde, potansiyel bir tehlike olarak bekliyor. Siyasilerimiz bu enerji dolu gençlerimize hiçbir yol gösteremiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

TÜİK, bu resmi işsizlik rakamlarına, iş bulma ümidini kaybedenleri, mevsimlik çalışanları ve iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizleri, gerçekte işsiz olmalarına rağmen dahil etmiyor.

DİSK-AR'ın hesaplamalarına göre bunlar da eklendiğinde "geniş tanımlı" işsiz sayısı 7 milyon 356 bine çıkıyor, işsizlik oranı da yüzde 21 oluyor.  

* 2019 Nisan ayı perakende satış hacmi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 6,9, bir önceki aya göre yüzde 1,8 azaldı.

Perakende satıştaki azalış, zaten diplerde olan iç talebin daha da daraldığını gösteriyor.

Aynı ayda gıda, içecek ve tütün satışları yüzde 2,9, gıda dışı satışlar (otomotiv yakıtı hariç) yüzde 7,1, otomotiv yakıtı satışları yüzde 11,6 azaldı.

Hiçbir geliri olmayan milyonlarca işsizin, açlık sınırı altında bir asgari ücrete talim eden milyonlarca işçi ve emeklilerin, yine yoksulluk sınırının yarısı kadar bir maaşla yaşamaya çalışan milyonlarca memurun oluşturduğu Türkiye pazarı söyler misiniz nasıl bir iç talep oluşturabilsin? Bu tabloyu değiştirecek hiçbir adım atılmadığına göre daralma daha da devam edecektir.

...***

Abdülkadir Selvi, 19 Haziran tarihli Hürriyet gazetesinde, " İstanbul seçimlerinde ilginç şeyler oluyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım’ın çıktığı ortak yayın bitti ama tartışması bitmedi. Şimdi de İsmail Küçükkaya’nın programdan 3 gün önce Ekrem İmamoğlu ile Taksim’de The Marmara Hotel’de yaptıkları görüşme tartışılıyor.İddiayı Habertürk’te Didem Arslan Yılmaz’ın programında Nagehan Alçı gündeme getirdi. İsmail Küçükkaya programa bağlanıp iddiayı doğruladı. Ekrem İmamoğlu ile 3 dakika görüştüğünü ancak ekibiyle toplantı yaptıklarını açıkladı. Ancak Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş yayına bağlanıp İsmail Küçükkaya’nın Ekrem İmamoğlu ile yaptığı görüşmeden haberlerinin olmadığını, görüşmeyi başka kanallardan öğrendiklerini söyledi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Cumartesi gecesi Küçükkaya’yı arayıp bu görüşmeyi doğru bulmadıklarını söylediğini ifade etti. Ömer Sertbaş, ekranlardan uzak duran bir isim. O konuştuysa önemli bir durum var demektir. İsmail Küçükkaya’nın kendisine “Ekrem İmamoğlu’yla yüz yüze görüşmedim, danışmanı ile görüştüm” dediğini anlattı. “Telefonla bilgi verdim” dediğini söyledi. Küçükkaya programa tekrar bağlandı ama konuya açıklık getirmedi. Muğlak bıraktı. Programa ilk bağlandığında Ekrem İmamoğlu ile üç dakika yüz yüze görüştüğünü söylemişti. Ama İmamoğlu ile görüştüğü bilgisini Binali Yıldırım ile neden paylaşmadığını izah edemedi.

İsmail Küçükkaya’yı çarmıha germek istemem. Ama bu işlerin ilacı şeffaflıktır. Programın açılışında bu konuda bilgi verebilirdi. Daha önemlisi ise Ekrem İmamoğlu ile görüşmesi hakkında Binali Yıldırım’ı önceden bilgilendirmesi gerekirdi. Şeffaflığa özen gösterilse, Binali Yıldırım’ın “Küçükkaya ile İmamoğlu’nun bir otelde yüz yüze buluşması gayriahlakidir” diye tepki göstermesine gerek kalmazdı. İsmail Küçükkaya’yı çarmıha germek istemem demiştim ama bu tür ilişkiler hem kendisine hem de Ekrem İmamoğlu’na zarar verir.

AK Partililer, bu görüşmenin seçime nasıl yansıyacağını araştırmakla meşguldü. Seçmenlerin büyük ölçüde kararını verdiği gözleniyor. Özellikle YSK’nın iptal kararıyla oluşan yarılma iki aday arasında farkın açılmasına yol açmıştı. Bu durum Ekrem İmamoğlu’nun şansını etkiler mi ve aradaki farkın kapanmasına yol açar mı emin değilim.

Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, 23 Haziran’da seçimleri kazanmak için İstanbul’a kamp kurmuş durumda. Önceki gün Erdoğan’ın başkanlığında AK Parti İstanbul İl Başkanlığı’nda kapsamlı bir toplantı yapıldı. Erdoğan’ın programı yeniden düzenlendi. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “dostlarla buluşma” toplantısının ilkini pazartesi günü Haliç Kongre Merkezi’nde “94 ruhuyla Cihannüma” toplantısına katılarak gerçekleştirdi. Erdoğan’ın Milli Selamet ve Refah Partisi’nden bu yana gelen dostlarını görmekten mutlu olduğu söyleniyor. Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu, “3 bin 600 kişilik salonda 7 bin 600 kişi vardı. Cumhurbaşkanımız programdan çok memnun oldu. Dostlarının yüksek katılımından dolayı mutlu oldu. Huzur buldu” dedi. Göksu, Milli Görüş çizgisinden gelen ve kanaat önderi olan isimlerin sahada çalışmaya başladığını anlattı.

Öncelikli hedef, Saadet Partisi’nin 31 Mart’ta 103 bin olan oyunun 40-50 binini çekmek...AK Parti, bu seçimde kırgın AK Partilileri, muhafazakâr Kürtleri ve Saadet Partisi seçmenini hedef kitle olarak belirledi. Ama çalışmanın merkezine hemşeri derneklerini yerleştirdi. Onları ikna etmeye dönük bir strateji dahilinde çalıştı. Tabii Ekrem İmamoğlu da boş durmuyor. Gittiği ilçelerde kalabalık mitingler yapıyor.

...***

Mine Söğüt, 19 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Biz pazar akşamı ne izledik?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Sanki zorla bir araya getirilmiş üç insan. Bir gazeteci iki politikacı. Yersiz ve gereksiz ve gerekçesiz bir seçim tekrarına bir hafta kala, sözde bir tartışma programı için ekranlara çıktılar. Hapishanede gözetim altında yakınlarıyla görüşen mahkûmlar gibi... Üçü de saatlerce kendilerini tuttular da tuttular. Derin derin nefesler aldılar ve dikkatli cümleler kurdular.Söylemek istediklerini değil, söylemeleri gerekenleri söylediler. Cımbızla seçilmiş kelimeler... Sansürlü gerçekleri gizlemekten yorgun gözler... Ne gülerken içtendiler; ne itiraz ederken."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Sorulamayan sorular ve verilemeyen cevaplar, sorulan sorulardan ve verilen cevaplardan daha anlamlıydılar.

O yüzden biz... Pazar akşamı televizyonda seçim öncesi gerçek bir tartışma programı izlemedik, izleyemedik. Biz o akşam bu ülkenin başına geleni izledik. Mevcut iktidarın tehditkâr varlığı yerini daha demokrat bir iktidara bırakmadığı sürece, bu ülkenin başına gelecekleri, gelebilecekleri izledik.Biz pazar akşamı bir gazetecilik marifeti de izlemedik. Gazeteciliğin, haberciliğin, televizyonculuğun ne hale geldiğini izledik. İktidarın son yirmi yıl içinde, bu ülkenin tarihi boyunca güçlükle elde ettiği zaten kısıtlı olan kazanımlara ne kadar büyük bir zarar verdiğini izledik. Haber alma özgürlüğümüzün, tartışma kültürümüzün elimizden alınıp nasıl çöpe atıldığını izledik. Dayatılanlarla yetinmenin, korkularla biçimlenmenin felaketini izledik. Politikanın gelebileceği en çirkin noktayı ayan beyan izledik. Bu ortamda yapılan tüm seçimlerin aslında seçim olmadığını, olmayacağını izledik. Ve daha da önemlisi, kendimizi izledik. Yaşadığımızı sandığınız ülkede... aslında yaşamadığımızı, her gün yavaş yavaş öldüğümüzü canlı canlı izledik. Son yirmi yıl içinde nelerden taviz verdiğimizi... Düşünce yapımızın nasıl değiştiğini, değişmek zorunda kaldığını... Eski önceliklerimizin artık yerini bambaşka önceliklere bıraktığını... Hayallerimizden tasarruf edişimizi... Doğru bildiklerimizi bir kenara atışımızı...İdeallerimizin yıkılışını, o yıkıntıların altında nefessiz kalışımızı... Yetinişimizi... izledik. Yıllarca farkına varmamakta direnilen tehlikenin artık bizim bünyemize de nüfuz etmiş sonuçlarıyla çok ama çok sert yüzleştik. Sandığın başına bu ağır yüzleşmeyle gideceğiz. Aslında başımıza gelen bu kötü şey... iyi bir şey. Çünkü net bir şekilde gördük, bu ülke dini siyasete fütursuzca alet eden iktidarın verdiği zararı bugünden yarına kolayca onaramayacak. Her şey de öyle hemen çok güzel olmayacak, olamayacak. Çünkü hâlâ “her şey” nedir, “güzel” nedir bir muamma....