Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İktidar ile muhalefet arasında sık sık tartışma konusu olan SGK’nin bütçe açığı katlandı
Yeniçağ:
İşsiz sayısı 4 milyon 544 bin!
Yurt:
Direnişteki işçiler anlatıyor: 'Aynı gemideyiz' dediler, işten çıkardılar
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz, 22 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Halkın kavga ve polemiğe değil, hizmete ihtiyacı var”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan İstanbul’a yaptıkları hizmetleri sıralarken, sürekli olarak Marmaray’ı, Avrasya Tünelini, metro hatlarını, üçüncü köprüyü ve yeni havaalanını örnek veriyor. Bunlar tamam, ama hepsinin tartışılan tarafları da var.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bütün bu yapılanlara rağmen trafik çilesinin hâlâ bitmeyişi, fâhiş geçiş ücretleri, yap-işlet-devret modeliyle yapılan anlaşmalarda milletin kesesinden verilen ödeme taahhütleri ve yeni havaalanının gerekli olup olmadığına ilaveten yer seçimin isabetine ve bu tercihin rant iddialarına bakan cihetiyle ilgili tartışmalar, bunlardan öncelikle akla gelenler.
Ama günlük hayatın akışı içinde sıkıntısı en çok çekildiği halde, kanıksandığı için olsa gerek, hiç konuşulmayan şeyler de var ve bunların başında ulaşım-trafik çilesi geliyor.
Metro, metrobüs ve İETT otobüslerinde özellikle yoğun saatlerdeki anormal yoğunluk ve sıkışmışlığın insanlara “İnsanca ve medenîce bir toplu taşıma sistemi mümkün değil mi?” diye sordurması gerekmiyor mu?
Bu sualin cevabı ve halkı günlük hayatında ciddî sıkıntıya sokan genel ekonomik daralmanın çözümü, günlerdir valiye hakaret iddiaları ve otel buluşması üzerinden yürütülen karalama kampanyaları olmasa gerek.
Hele kaç senedir devam eden ve korku sebebiyle açığa vurulmasa da toplum vicdanını sızlatan haksızlıkların örtüsü hiç olamaz. Halkın talebi hizmet ve adalet...
…***
Abdülkair Özkan, 22 Haziran tarihli Milli gazetesinde, “Sorunu bilmek yetmiyor, çözüm gerekiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkenin sorunlarını bilmek için ille de bir takım makamlarda oturuyor olmak gerekmez/gerekmiyor. Çünkü ülkenin her sorunu insanımızı bir noktada etkiliyor, sıkıntısına sebep oluyor. Ülkenin sorunları insanımızı doğrudan etkilediği için de ülkeyi yönetenlere bir an evvel bu sorunlara bir çözüm bulmaları düşüyor. Yoksa ülkeyi yönetme durumunda olanlar ellerinde hiçbir imkân olmayan vatandaşlar gibi her fırsatta sorunlardan şikâyetçi olmayı sürdürürlerse, vatandaş haklı olarak, “O sorunları ben de biliyorum. Çünkü her gün o sorunları görüyor ve yaşıyorum” diyecektir.”diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:
…***
Kısacası yaşadığı sıkıntılardan vatandaş şikâyetçi olmakta haklıdır ama bu sıkıntılara çözüm bulma durumundaki yöneticilerin sıradan vatandaş gibi yıllardan beri sıkıntılardan şikâyetçi olma hakları olmaz diye düşünüyorum. Hatta sadece sıkıntılardan şikâyetçi olmak değil, bu sıkıntıların sebepleri hususunda da bilinenlerin her gün tekrarlanması da derde derman olmadı/olmuyor.
Ülkemizin sıkıntılarının başında en az 35 yıldır terör ve terör örgütleri ile mücadele geliyor. Bu terör örgütlerinin arkasında kimlerin ve hangi ülkelerin bulunduğu, söz konusu örgütlerin nerelerden ve nasıl destek aldığının da bilinmeyen bir yanı yok. Bu bakımdan Binali Yıldırım’ın bir konuşmasında dile getirdiği, “PKK ve FETÖ aynı yerden emir alıyor” değerlendirmesi doğrudur ama bu tespit yeterli değildir. Çünkü Sayın Yıldırım geçmişte bakanlık ve Başbakanlık, Meclis Başkanlığı yapmıştır. Yani sorunlara çözüm bulma mevkilerinde bulunmuş olduğu için sorunların temelinde nelerin ve kimlerin bulunduğunu bilmesi doğaldır. Sanıyorum üzerinde durulması ve tartışılması gereken husus da terör örgütlerinin arkasında duran, onlara her türlü desteği vererek üzerimize sürenlere karşı nelerin yapılması gerektiğidir. Türkiye’nin başına musallat edenleri bilmek ve bunlara her gün atıfta bulunmak derde derman olmuyor. Bunun da ötesinde ister istemez teröristlerin ve örgütlerinin nerelerden emir aldığı biliniyor olmasına rağmen sadece bunu bildiğimizi açıklamak, söz konusu ülkelerden söz ederken her fırsatta dost ve müttefik olarak nitelendirmek insanı üzüyor.
Çünkü ülkemize karşı düşmanlık besleyen ve bu hususta her şeyi yapanlara yönelik atılmış ciddi bir adım yoksa bildiğimizi söylemek sadece bizi güçsüz göstermez mi? Sayın Yıldırım’ın seçim çalışmaları çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Vakfı’nın kahvaltı programına katılarak orada yaptığı konuşmadan kısa bir bölüm aktarmak istiyorum:
“Bunca mücadele ettiğimiz terör örgütü PKK, terör örgütü FETÖ aynı kaynaktan beslenmekte, aynı yerlerden emir almaktadır. PKK’nın Kürtler diye bir sorunu yoktur. Türklerin de Kürtlerin de tek sorunu PKK ve FETÖ bölücü terör örgütüdür.”
Bu tespitler doğru olmakla birlikte niçin bu örgütlerin arkasındaki ülke ve kurumlar etkisiz hale getirilmedi/getirilemedi sorusu akla geliyor. Çünkü başından beri PKK ve FETÖ’nün arkasında ABD ve yandaşı ülkelerin olduğunu artık herkes biliyor. FETÖ’nün arkasında özellikle ABD’nin bulunduğunu görmek için Gülen ve adamlarının nerede toplu olarak yaşadıklarını hatırlamak yeterlidir. Bunun da ötesinde darbe girişiminin ardından çuvallar dolusu belge ile Türkiye’ye teslim edilmesini istediğimiz halde teslim edilmeyişi bile bunu açıkça gösteriyor. PKK’nın durumu da ondan farklı değil. Bu örgüte arazide ağırlıklı olarak ABD destek verirken, özellikle AB ülkeleri teröristlere ülkelerinde yaşama imkânı veriyorlar. Bunun da ötesinde açıkça destekliyorlar. O zaman yapılması gereken bu örgütlerin aynı yerden emir aldığını söylemenin ötesine geçmek, emir verenlerin emir veremez hale getirilmesi gerekmiyor mu?
...***
Sedat Ergin, 22 Haziran tarihli Hürriyet gazetesinde, “Gezi davası başlarken”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Son zamanların en önemli siyasi soruşturmalarından biri olan Gezi davası da İstanbul Adliyesi’nde nihayet başlamış olacaktır.Davanın Türkiye’de yargı reformu çalışmalarının ivme kazandığı, yargı bağımsızlığı, tutukluluk tedbirleri, adil yargılanma hakkı, lekelenmeme hakkı, iddianamelerin kalitesi gibi konuların Türk kamuoyunun gündemine geldiği bir döneme rastlaması bir bakıma anlamlı bir tesadüftür.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Savcılık makamı, davanın 16 sanığının hepsi hakkında başka suçların yanı sıra ‘Hükümeti devirmeye teşebbüs’ iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep ediyor. Pazartesi günkü ilk duruşma bu sanıklardan tutuklu olan ikisinin ilk kez hâkim karşısına çıkacak olmaları bakımından da önemlidir. Davanın sanıklarından yalnızca Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu tutuklu bulunuyor.
Osman Kavala, 18 Ekim 2017 tarihinde gözaltına alınmış, 15 günlük gözaltı süresinden sonra 1 Kasım 2017’de tutuklanmıştır. Hakkındaki iddianame ise tutuklanmasından tam 476 gün sonra 19 Şubat 2019 tarihinde sonuçlanmıştır. Kavala, hakkındaki suçlamaların neredeyse tümünü iddianame açıklandığında öğrenmiştir. Tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne konmasından tam 601 gün sonra hâkim karşısına çıkacaktır.
Yiğit Aksakoğlu da aynı organizasyonun bir mensubu olmakla suçlanarak, yürütülen soruşturma çerçevesinde bir grup aydın ve sivil toplum aktivisti ile birlikte 16 Kasım 2018 tarihinde gözaltına alınmıştı. Bu gözaltı dalgasında tutuklanan yalnızca kendisi olmuştur. Aksakoğlu tutuklandığı 17 Kasım 2018 tarihinden tam 220 gün sonra mahkemeye çıkacaktır.
Aksakoğlu’nun sekiz aydır devam eden tutukluluğu kamuoyunda yeteri kadar fark edilmemiştir. Sivil toplum alanında çalışan, bu arada ‘şiddet içermeyen eylemler’ alanında da uzmanlığı olan Aksakoğlu, “Gezi olaylarının devamını sağlamak ve derinleştirmekle ilgili faaliyetler yürütmekle” suçlanıyor.
Hakkındaki delillere bakıldığında, Taksim Gezi Parkı hadiselerinin bitmesinden sonra 2013 yaz aylarındaki bir dizi sivil toplum etkinliğinin içinde yer aldığı görülüyor. Hakkındaki delillerin hepsi de 26 Haziran 2013 tarihinden sonraki dönemde, yani Gezi Parkı’nın 15 Haziran 2013’te boşaltılmasının ardından elde edilmiş. Sivil toplum faaliyeti çerçevesinde, şiddet içermeyen çalışmaların doğrudan ‘hükümeti devirmeye teşebbüs suçu’ olarak kabul edilmesi halinde, 2013 yazında Gezi sonrasında benzer toplantılara, forumlara katılan binlerce insanın da aynı suçtan yargılanması gerekecektir.
Hatırda tutmamız gereken bir nokta da, iddianamedeki delillerin çok büyük bir bölümünün aslında 2013 yazında o tarihte görev yapan FETÖ’cü savcılar ve polisler tarafından toplanmış olmasıdır.
Gezi davası, açıklanan yargı reformu paketinde ulaşılması hedeflenen ölçütlerin sınanması bakımından da bir mihenk taşı işlevi görecektir.