Haziran 25, 2019 08:44 Europe/Istanbul

Yenişafak: Batı medyası İstanbul seçimleri ardından kin ve nefret kustu

Aydınlık:

Seçim arası sona erdi. Güvenlik ve ekonomi temelli sorunlar çözüm bekliyor.

Milli gazete:

Erdoğan, Gül'ü, Davutoğlu'nu, Babacan'ı Beştepe'ye mi davet edecek?

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Kara, 24 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, ““İttifak zarar verdi!” itirafı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP içinden iki parti çıkacağı haberleri azalsa da, yapılan İstanbul seçiminin ardından ya da Eylül-Ekim aylarında eski Başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nun partisini kuracağı anlaşılıyor.Partileşme haberi kulislerde konuşulmaya başladığı andan itibaren AKP yönetimi, parti kuracağı söylenen isimlerle beraber olacağı anlaşılan isimleri yeni oluşturulan kurullara veya banka yönetimlerine alarak bunun önüne geçmeye çalışıyor. İşe yarar mı, yaz aylarında göreceğiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kulislerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu arasında telefonda sert tartışmaların olduğu konuşuluyor. Bu haberin doğru olup olmadığını bilemiyoruz, ama Davutoğlu’nun yola çıkarken yayınladığı uzun mesajında söylediği şu cümleler hâlâ tazeliğini koruyor: “Ekonomik kriz inkâr edilemez. Özgürlükçü söylemin yerini güvenlikçi söylem aldı. Yargının kontrol altına alınması en büyük suç. Basın propaganda aracı haline geldi. Akraba kayırmacılığı yozlaşmanın göstergesi. Cumhurbaşkanı seçimlerde taraf oldu ve ortamı gerdi, toplumun yarısıyla psikolojik kopuş yaşandı. MHP ile ittifak AKP’ye zarar verdi…”

Davutoğlu bu tenkitlerini uzun bir açıklamasında yapmıştı. Sonrasında da tenkitlerini sürdürdü. Tabiri caizse gemileri yaktı ve bu noktadan sonra geri dönüşü zor görünüyor. İkinci bir parti daha kuracağı söylenen Ali Babacan ise açıklama yapmaktan ziyade temaslarla çalışmalarını yürütüyor. İkili görüşmeler yaptığı söyleniyor. Şu anda Meclis’te bulunan başka partilerden bazı milletvekilleri ile de görüşmeler yapıyor. Yani, derinden gidiyor.

Bu partiler kurulur mu, ne zaman kurulur bilemeyiz, ama seçimin ardından kaynamaların süreceği görülebiliyor. Kurulların, yönetim kurulu üyeliklerinin bu durumu düzeltemediği de anlaşılıyor.

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu’na atanan Bülent Arınç’ın geçtiğimiz günlerde bir televizyonda ittifak meselesi ve AKP’nin politikaları konusunda yaptığı açıklamalar dikkat çekmişti. Erdoğan’la yaptığı bir saatlik görüşmenin hemen ardından yaptığı açıklamalarda partisinin seçim stratejisini ve bazı uygulamaları eleştiren Arınç’ın, “Eski sistemde kendi adaylarımızla gitseydik yüzde 95 kazanırdık” derken Partili Cumhurbaşkanlığı sistemini eleştirmekten “şimdilik” kaçınıyor. Bunu da, “Cumhurbaşkanlığı sistemini tartışmak için henüz erken. Birtakım uygulamaları görmek gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın olmazsa olmazı bu sistem. Henüz bir sene geçti. Eleştiriyi erken buluyorum” sözleriyle ifade ediyor.

Öyle görülüyor ki siyaset hayli hararetli ve sıcak geçecek. Bekleyip görelim.

...***

Emre kongar, 24 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Parti devletinin çöküşü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi, Erdoğan/ AKP iktidarının tutum ve davranışından dolayı, İstanbul seçiminin çok ötesinde bir anlam kazandı: 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan “Atı Alanın Üsküdar’ı geçtiği” Halkoylaması ile rejim bir “emrivaki” ile değiştirilmiş, Parlamanter Demokrasi, Tek Kişi Yönetimi haline getirilmişti.. Bu seçim iktidar tarafından işte bu yeni Tek Kişi Rejimi yani Parti Devleti ile Milli İrade arasındaki bir çatışmaya dönüştürülmüştü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Rejimin değiştirildiği günden bu yana Türkiye baş aşağı yuvarlanmaya başladı: Ekonomi krize girdi; Türk Lirası perişan oldu; işsizlik, geçim derdi bütün aileleri perişan etti... Dış politikadaki başarısızlıklar, ülkenin nüfus yapısını, toplumun iç güvenliğini bile tehdit eden düzeye çıktı... Haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, bütün toplumu bunaltan bir derinliğe ve yaygınlığa ulaştı... Başta İstanbul olmak üzere, bütün kentlerin en değerli arsaları yağmalandı, üç büyük kent yeşile, doğaya hasret kılındı... Özellikle İstanbul, gerek Üçüncü Havaalanı, gerekse Üçüncü Köprü ve benzeri yatırımlarla bu yağmadan en büyük zarara uğrayan kentimizdi...

Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir başka özelliği daha vardı: Erdoğan/AKP iktidarının özel finansman kaynağı işlevini görüyordu... Sanıyorum, bütün bu özelliklerinden dolayı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kaybedilmesini, iktidar da, gücünün zayıflamasının önemli bir işareti olarak görüyor ve bunu “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır, İstanbul’u kaybedenTürkiye’yi kaybeder” söylemiyle kamuoyuyla da paylaşıyordu.

Ceberut Parti Devleti, önce İstanbul seçimini iptal etti, İmamoğlu’nun mazbatasını gasp etti, sonra da 23 Haziran öncesi bütün kampanya boyunca her türlü haksız, hukuksuz yöntemlerle (yalan filan da söyleyerek) İmamoğlu’nu ezmeye çalıştı. Esas olarak Ceberut Parti Devleti, hem 31 Mart Seçimi öncesinde, hem de (ve özellikle) 31 Mart seçiminden sonra, 23 Haziran seçimi öncesinde, Ekrem İmamoğlu’nu seçen Milli İrade’yi ezmeye çalıştı. Dolayısıyla, bu sonuç Parti Devleti’nin Milli İrade karşısındaki yenilgisini de simgelemektedir.

…***

Mustafa Karaalioğlu 24 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “Sandığın isyanı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“23 Haziran’da kurulan sandık siyasal tarihin unutulmaz kilometre taşlarından birisidir. Sadece İstanbul seçimi değildir. Ekrem İmamoğlu açık farklı bir zaferle birlikte, belediye başkanlığından fazlasını kazanmıştır. Sonuçtan bağımsız olarak demokrasinin kazandığını kabul etmek lazımdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AK Parti ise İstanbul belediye başkanlığını 31 Mart gecesi seçim verilerinin kesildiği anda kaybetmişti. Nitekim sabaha karşı seçim sonuçları bunu gösterdi. Tartışmalı, yanlış ve kesinlikle adil olmayan bir kararla seçimin iptal edildiği 6 Mayıs’ta da 23 Haziran kaybedilmişti. 23 Haziran sandığı öncelikle iptal kararının ne kadar büyük bir hata olduğunu göstermiştir.

Peki bu, öngörülemeyecek, tahmin edilemeyecek, gidişatı farkedilemeyecek bir sonuç muydu? Hayır. Ne zaman siyasete karşı ve siyasetin tabiatına, geleneğine aykırı bir iş yapılırsa millet bunu sandıkta mutlaka düzeltir. Bunu da en iyi AK Parti ve AK Parti’nin içinden geldiği siyasi gelenek bilir. Yakın geçmişten de uzak tarihten de bu tecrübeyi yaşamış bir siyasi hareket bunu bilmeyecekti de neyi bilecekti?

Buna rağmen nasıl böyle bir hata yaptılar? Hem seçim iptali gibi onlarca yıl bu hareketin ve takipçilerinin asla müdafaa edemeyecekleri bir yanlışı nasıl yapabildiler? Nasıl oldu da devamında bir de o hatayı akıl almaz propaganda hatalarıyla zihinlere kazıdılar? AK Parti hangi iştahla, hangi akılla kazanacak olsa bile vicdanları ikna edemeyeceği bir seçim için siyasi itibarını böyle tehlikeye atabildi?

Bu soruların cevapları var ve önümüzdeki günlerde herkesin bunlarla kaçmadan, açıkça yüzleşmesi gerekecek. Hem iptal kararına nasıl gidildiği, hem de kimlerin olabilecekleri umursamadan koskoca bir kitleyi, “milli iradeyle övünen bir siyasi geleneği” bu hallere düşürdüğü sorgulanacak…

Ekrem İmamoğlu büyük bir zafer kazanmıştır. Aldığı yüksek destek gösteriyor ki muhafazakar kitlede yazılmamış kural olan “CHP’ye oy verilmez” anlayışını yıkarak kazanmıştır. İmamoğlu, gösterişsiz ama takdiri hak eden bir kampanyayla ve sabırla zafere ulaştı. Bunu sadece rakip siyasi liderlerin yaptığı akıl almaz hatalar sağladı demek haksızlık olur. Evet iktidar kanadı tepeden aşağıya her kademede büyük hatalar yaptı ama İmamoğlu da siyasi becerisiyle bu hataları ustalıkla değerlendirdi. Topluma umut aşıladı ve en önemlisi de kavgadan bıkan kitlelere aradığı şeyi verdi; sükuneti…

Daha iyi kavga yapabilirdi yapmadı, daha artistik polemiklere girebildi, kendisini tuttu girmedi; hatta mazbatası elinden alındığında yeri göğü inletebilirdi, tevessül etmedi. Yaklaşan büyük ödülü ve sonrasını gördü, bekledi ve kazandı. Hem de siyasi tarihimizde unutulmayacak bir hikaye yazarak.

Ortadaki fark, seçmenin demokrasiye ve hukuka sadakatini olduğu kadar, haksızlığa ve orantısız devlet gücüyle siyaset yapma pervasızlığına karşı tepkisinin eseridir. Lam’sız cim’siz… Bir siyasi mesaj bu kadar net ve açık verilebilirdi. Seçmen, 31 Mart’ta söylediğini anlamayanlara, anlamak istemeyenlere isyan etti. Sandık bu kez konuşmadı, haykırdı.

31 Mart İstanbul’un seçimiydi, 23 Haziran Türkiye’nin seçimi oldu…