Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Babacan ayrılacağını söyledi
Milli gazete:
Yeni askeri kanun resmi gazetede
Aydınlık:
Newyork Times: ekonomi kaybettirdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İbrahim Kiras, 25 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “AKP yanlışlarını yanlış yerde aramasın”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AK Parti 23 Haziran depremine yol açan yanlışının ne olduğunu yanlış yerde aramamalı. Bunu sadece “bir seçim başarısızlığı” olarak görmek, bu başarısızlığın sorumluluğunu parti teşkilatlarına, adayın televizyon performansına veya her hangi bir aktöre kesmeye kalkışmak sorunun kaynağını görmemek için devekuşu misali başını kuma gömmek olur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tamam, 31 Mart seçiminin iptali yanlıştı… Seçim gecesi Anadolu Ajansı’nın yaptıkları yanlıştı… Sonraki süreçte yapılanlar külliyen yanlıştı… “Oylar çalındı”demek yanlıştı… “Pontus” yanlıştı… “Bunlar terör örgütlerinden talimat alıyor”demek yanlıştı… “İmamoğlu seçilse bile içeri attırırız, belediye başkanlığı yaptırmayız” demek yanlıştı… 20 yıldır devletin elinde olan “teröristbaşı” Abdullah Öcalan’ın bir siyasi partinin seçim kazanması için devreye sokulması elbette yanlıştı.
Bütün bu “yanlış”ların yanlış olduğuna kimsenin itirazı yok… Biz de süreç boyunca bunların her birini en net ifadelerle eleştirdik… Bu sütunlarda mesela “sandık darbesi” retoriğine karşı çıktık, milli irade kavramının içini boşaltmaya itiraz ettik, seçim sonuçlarına “olanda hayır vardır” diyerek bakmayı ve eksikliklerin giderilmesi için bir fırsat olarak görmeyi önerdik… Bu eleştirileri yaparken aynı zamanda iktidar koltuğunda oturanlara karşıdan son sürat gelmekte olan kamyonu gösterdik. Gerçi onlar kamyonun farlarını doğan günün ilk ışıltıları diye gösterenlere kulak verdi, “kenara çekil ezileceksin” diyenleri düşman ilan etti ama bu ayrı bir konu…
Evet… İktidar partisi yanlışlarına yanlış katarak 23 Haziran’a ulaştı ve hiç kimseyi şaşırtmayan sonuç ortaya çıktı. Belki seçim birkaç gün sonra yapılacak olsaydı bu yanlışlara yeni yanlışlar da ilave edilebilir ve aradaki farkın uçurum seviyesine ulaşması bile mümkün olabilirdi. Ne var ki iktidar partisine 23 Haziran’daki utanç verici hezimeti yaşatan “asıl yanlış” değil bütün bu saydıklarımız… Asıl yanlış iktidar partisinin son yıllarda izlediği yanlış siyasettir.
Ortak aklı esas alan bir kadro partisi olarak kurulan ve bu özelliğini muhafaza ettiği ilk döneminde özellikle hassas dengeler üzerinde bulunan ekonomi ve dış politika problemlerini başarıyla idare edebilen AK Parti, son dönemde giderek bu özelliğini kaybetti.
Yönetimin kişiselleştirilmesi, merkezileştirilmesi, dar bir çevrenin kontrolüne girmesi neticesinde siyaset kalitesi büyük bir hızla düştü. Hem partide hem de hükümette görev alma kriteri ehliyet ve liyakat değil sadakat olarak belirlendi. Parti içinde liderin hemen arkasındaki sırada oturan, sözü dinlenen ve yetki kullanabilen hiç kimse kalmadı.
Diğer yandan, 2010 referandumuyla birlikte yavaş yavaş siyasetteki karşıtlıkların toplumsal bir kutuplaşmaya evrilmesinin yolu açıldı. İlk önceleri parti tabanının konsolidasyonunu sağlamak uğruna başvurulan kutuplaştırıcı siyaset dili giderek bu siyasi hareketin toplumla ilişkisini kemiren ve çürüten bir canavara dönüşmüştü. Bu yeni dile toplumun bir kesimindeki tepkinin sonucu olan Gezi Parkı olayları hem toplumsal kutuplaşma hem de iktidarı kişiselleştirme/merkezileştirme siyasetini daha da ileri götürecek bir anlayışla değerlendirildi.
...***
Emre kongar 25 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu’nun önlerindeki sınav!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir ülkede, temel hak ve özgürlüklere saygı duymayan, bunları istediği gibi sınırlayan ve kısıtlayan bir “Tek Kişi Rejimi” varken, o ülkenin enbüyük kentinde Demokratik bir yönetim kurulabilir mi? CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve Ekrem İmamoğlu’nun önündeki“sınav” işte budur! Bu sınava Ankara ve İzmir’le birlikte girecekleri için, şanslarının hayli yüksek olacağını düşünüyorum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Demokrasi toplumsal açıdan bir sınıfsal gelişme işidir: Demokrasinin kurulması ve işlemesi için, özgür insanlara, özgürleşmiş emekçi sınıflara ihtiyaç vardır. Demokrasi, bireysel açıdan bir eğitim ve bilinç işidir: Demokrasinin kurulması ve işlemesi için başkalarının hak ve özgürlüklerine de kendi hak ve özgürlükleri kadar saygı duyan bireylere ihtiyaç vardır. Demokrasi, ideolojik ve düşünsel açıdan bütün kimlikleri eşit gören bir rejimdir: Demokrasinin kurulması ve işlemesi için bütün kimlikleri doğuştan eşit gören bir ideolojik ve düşünsel yaklaşıma ihtiyaç vardır. Türkiye, toplumsal, bireysel ve düşünsel açılardan, siyasal, ekonomik ve kültürel gelişme evreleri bakımından “Azgelişmiş” veya “Gelişmekte olan” bir ülke niteliği taşıdığından, Demokrasinin kurulup işletilmesi zor bir ülkedir. Ama Türkiye’nin Üç Büyük Kenti acaba artık bu Demokratik bilince/yapıya kavuşmuş mudur? İktidarın, “Demokrasiyi”, gayri kanuni ve gayri meşru (Prof. Sami Selçuk’un deyimiyle, “Hukuk Dünyasında Doğmayan”) bir Halkoylaması ile “Tek Kişi Rejimi” haline dönüştürdüğü Türkiye’de, Üç Büyük Kent’in en büyüğü olan İstanbul’da, “Demokratik Bir Yönetim” kurmak ve işletmek olanaklı mıdır? İşte, CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu’nun, Ankara ve İzmir ile birlikte, önlerindeki tarihsel sınav (fırsat?) budur!
Ben, İzmir’in zaten belirlenmiş olan Demokratik yaklaşımından ve Ankara’nın son seçimlerde ortaya koyduğu Demokratik iradesinden hareketle, 23 Haziran’da tekrarlanan İstanbul seçiminin de “Milli İrade” olarak, Demokrasi’den yana oluştuğunu, bu nedenle Türkiye’nin Üç Büyük Kentindeki seçmenlerin Hukuksuz, Haksız, Adaletsiz, Kuralsız bir “Tek Kişi Rejimi”ni reddettikleri anlamı taşıdığını düşünüyorum.İstanbul halkı tek başına kalmış olsaydı, İmamoğlu’nun bu sınavı kazanma şansı pek fazla olmazdı. Ama İstanbul da, İzmir ve Ankara ile birlikte, Üç Büyük Kent halkının “Milli İradesini” yansıtan bir Demokratik çizgiyi “ezici çoğunlukla” benimsemiş görünmektedir. Bu bakımdan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve Ekrem İmamoğlu’nun, Mansur Yavaş ve Tunç Soyer’le birlikte giriştikleri Demokrasi atılımı, İnsanlığın gelişme ve değişme evreleri açısından, Türkiye’yi geri bıraktırmak isteyenlerle, onu hak ettiği çağdaş yere taşımak isteyenler arasındaki mücadelenin sonucunu da etkileyecek gibi görünmektedir.
…***
Ahmet Takan, 25 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP'li muhaliflerin sabrı taştı...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekrem İmamoğlu, 2 seçim üst üste kazanarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nı perçinledi... Hep söyledik, bu sadece İstanbul'un seçimi değil diye... Türkiye'nin önüne yeni bir dönem açılıyor. 31 Mart ile başlayan ancak 23 Haziran'da son nokta konulabilen mahalli seçim sonuçlarına dikkatle bakmak lazım. Muhalefet, özellikle kazandığı büyükşehirlerle hem nüfusun büyük bölümünü ve de neredeyse Türkiye ekonomisinin yüzde 70'ini yönetebilme fırsatını ele geçirdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Her şeyden önemlisi, demokratik parlamenter rejime tekrar dönülebilmesi için umutlarımızın daha da kuvvetlendiği bir sürece girdik. En baştan söylemeliyim; siyasi partiler dahil ülkemizin tüm sivil güçleri bugünden tezi yok hemen çalışmaya başlamalı. Ne için?.. AKP ve küçük ortağının delik deşik ettiği, yamalı bohçaya çevirdiği Anayasa'yı Türkiye'ye yakışır bir hale getirmek için. Gün geldiğinde zaman kaybetmeden yürürlüğe koymak için!..
İstanbul'da seçim bitti ama sonuçları Ankara'nın iç siyaset gündemini bir süre daha meşgul edecek. Dış siyaset, ekonomi ile birlikte iç siyasette meydana gelebilecek yeni dalgalanmalarla oldukça sıcak bir yaz daha geçireceğiz. Seçimde galip gelen isim neden kazandı?.. Kaybeden ne hatalar yaptı?.. Bunlar seçim klasiklerimizdir. Çoğu zaman beylik laflardan öteye gitmez. Öznellik hep işin içerisindedir. Konjonktüre göre değişen çıkarlarda... İleriye dönük yeni hesap ve kazanç arayışlarında... Çok dikkatle önümüze bakmalıyız.
Seçimin kaybedeni ve de kaybettireni Doktor Devlet Bahçeli her ne kadar ilk akşamdan "istemezük" açıklaması yapsa da erken seçim tüm sıcaklığı ile gündeme girdi. "Bu böyle gidemez" diyenler, önümüzdeki sonbahara erken seçimin kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor. AKP içinden kopmalarla oluşacak yeni parti/partiler Türkiye'nin sorunlarına çözüm olur mu?.. Sorunun cevabı, hayır!.. Bu cevabı ben vermiyorum, 31 Mart ve 23 Haziran tarihleri verdi.