Temmuz 01, 2019 08:52 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Dışişleri: 6 Türk vatandaşının alıkonulması haydutluk ve korsanlıktır

Aydınlık:

Erdoğan: S-400'ler 10 gün içerisinde geliyor

Star:

Ev kadınlarına emeklilik müjdesi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı, 30 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Parlamenter sisteme geri dönüş mü?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Hemen hemen tüm kuvvetlerin, Adaletin, Yargının, tüm ekonomik kurumların, tüm devlet ve birimlerinin “Tek Adam”a bağlı olduğu ve Meclis’in iyice önemsizleştiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi diye anılan ucube yönetim biçiminin değişmesi konusu muhalefetçe gündeme getirildi. Konuya girmeden bir noktayı daha belirtelim: “Tek Adam”ın gücü sadece yukarıda saydıklarımız değil. Bu yetmiyor mu, başka ne var diyebilirsiniz. Tüm güttüğü bu kurumlardan aldığı büyük güçle, neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri sürdüren işveren örgütleri üzerinde de yer yer fırtına estiriyor, hizaya getirme konuşmaları yapıyor, dahası tehdit derecesinde sözler söylüyor.Peki muhalefetin, yeniden güçlü bir parlamenter sisteme dönelim, dileği mümkün mü?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Bunun için anayasa değişikliği veya referandum gerekir. Meclis’te anayasa değişikliği için, milletvekili sayısının üçte ikisi, yani 400 milletvekili gerekir. Referandum için ise 360 oy.. Bugün Meclis’te AKP+MHP’nin 341 milletvekili, muhalefetin ise 243 milletvekili bulunuyor (11 koltuk boş). Cumhurbaşkanı ve ortağı Tek Adam sistemini değiştirmeyeceklerine göre, muhalefet de iktidardan büyük bir katılım olmadıkça, anayasa değişikliğini ve referandumu gerçekleştirecek sayıdan yoksundur. Referandum için bile 117 milletvekilinin muhalefete destek vermesi gerekir ki, bugünkü koşullarda bu olanaksız gözüküyor. Ancak iktidarda büyük bir parçalanma olması durumunda...Yani muhalefetin parlamenter sisteme geçelim talebinin gerçekte bir karşılığı bulunmuyor. Ama daha ilk yılında Türkiye ekonomisini iflas ettirmiş, ülke tarihinin en yüksek borçlu ülkesini yaratmış, ülkeyi işsizler ordusuna dönüştürmüş, 6 aylık seçim sürecinde bile borç yükünü artırmış, devlette asla tasarrufa gitmeyen, yüksek istişare kurulu adındaki ülkeye ne yararı dokunacağı meçhul siyasi oluşumun üyelerine ilk toplantıda 5’er bin TL zam yapmaktan çekinmeyen Tek Adam sisteminin şüphesiz ki değişmesi gerekiyor. Ayrıca, çoğulcu bir iktidar yapısı tüm ülkeye yeniden hayat verecektir. İstanbul’da ağır ve tarihi bir yenilgi alan Cumhurbaşkanı da Tek Adam yalnızlığı içine hapsolmuş durumda. Vitrinden indirip siyasi sorumluluklarına son verdiği Ali Babacan ve Abdullah Gül gibi isimlerle bile yeniden ilişkiye geçiyor, gelseler vitrine koyacak yeniden, o kadar durum kötü yani! İyi günde kapı önüne, kötü günde gel yanıma..

 ...***

Ahmet Taşgetiren 30 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Trump'ın verdiği umudun kıymet-i harbiyesi" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Şimdi ortada iki Amerika var. Bir, “S-400 alırsanız yaptırım uygularız” diyen Amerika, iki, Osaka’da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştükten sonra Trump’ın “Türkiye’ye adil davranılmadı” sözüne yansıyan Amerika. Trump’ın bu sözünün tam önü arkası şöyle:“S-400 konusuna bakıyoruz. Farklı çözümler arıyoruz. Patriotları almasına izin vermediler, Obama yönetimi izin vermedi, insanlarla böyle iş yapamazsınız, insanlara Obama yönetiminin yaptığı gibi davranamazsınız. Bu sebeple başka füze almak zorunda kaldılar. Başka biriyle anlaşınca da ‘Tamam size satarız’ dediler. Bence Türkiye’ye adil davranılmadı.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bunlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürece yönelik anlatımlarından sonra Trump’ın sözlerine yansımış gözüküyor. Çünkü uzun süredir Türkiye, Amerika’ya “Siz Patriot satmadınız, bizim savunma ihtiyacımız vardı, biz de çaresine baktık, bizi Rusya’ya siz muhtaç ettiniz” şeklinde sitemlerde bulunuyordu.

Trump günahı Obama’ya atarak ortaya Türkiye için çıkış yolu beklentisi verecek bir söylem sunuyor.

Osaka sonucu en azından “söylem planında” bu beklentinin boşa çıkmadığını gösteriyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan Trump’ın sözlerini “Yaptırımlar konusunda Trump bugün de açıklama getirdi, böyle bir şeyin olmayacağını kendisinden dinlemiş olduk” diyerek çerçeveledi. 

Ancak birçok konu yanında özellikle Türkiye ile ilişkilerde Trump ile “Öteki Amerika” arasında ciddi farklar bulunduğu ve sürecin Trump tarafından değil “Öteki Amerika” tarafından belirlendiği gibi bir gerçeklik de var.

Coğrafyamızdaki gelişmelere bakıldığında Erdoğan-Trump görüşmesinin ürettiği “söylem”in dışındaki Amerikan politikalarında Trump’la “Öteki Amerika”nın pek fazla ayrışmadığı, hatta Trump’ın bazı konularda (İsrail ile ilişkiler, Kudüs’ün, Golan’ın statüsü, Kaşıkçı cinayeti) çok daha agresif tutum takındığı bir gerçektir.

Kaldı ki Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklama da “Trump’tan daha farklı” bir üslup taşıyor. Şöyle ki: “Başkan, Rusya’dan S-400 alımına ilişkin endişesini dile getirdi ve Türkiye’yi savunma iş birliği konusunda NATO İttifakı’nı geliştirecek biçimde ABD ile çalışmaya teşvik etti.”

Bu ifadeler Washington’un öteki odaklarındaki duruşu yansıtıyor. Kaldı ki ABD ile sorunlu alan sadece S-400 konusu değil. Bizim içinde bulunduğumuz coğrafyaya bakışta çok çok ayrıştık ABD ile. Şu andaki tek “pozitif” nokta, NATO’daki yerimiz. “Türkiye’yi feda edemezler” değerlendirmesi. “Amerika ve Avrupa, Türkiye’siz bir Ortadoğu politikası oluşturamaz” diye bakıyoruz. Rusya ile ilişkileri “Biz Batı’ya mahkum değiliz” mesajını besleyecek bir çizgi olarak gördüğümüz algısı oluşuyor.

...***

Mehmet Faraç, 30 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " 23 Haziran'ın perde arkası-3- İmamoğlu nasıl kazandı?.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yukarıdaki sorunun aslında onlarca yanıtı var...Ancak tüm yanıtların süzgecinden dökülen tek gerçek de şudur;Türkiye İmamoğlu ile "nefes" alırken ve "umudu" yakalarken büyük şaşkınlık da yaşadı...Çünkü "sol" kesimin 1994 yerel seçimlerinden bu yana iktidar özlemi çektiği Türkiye'de, SHP'nin 1989'daki yerel seçimlerde büyük başarı göstermesinin üzerinden 25 sene geçti ama "muhalefet" sürekli erimekten kurtulamadı..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Oysa 25 yılda Türk siyasetinde, politikanın kodlarını bile sarsan tuhaf gelişmeler yaşandı, tabanda erozyon meydana geldi ve partilerdeki çöküşler, "AKP neden gitmiyor" diye, toplumun bir kesimini sürekli "umut"suzluğa sürükledi...

İşte son yıllarda, konu zaman zaman yine "umut" oldu ama o girişimler de ne yazık ki seçimlerle birlikte hezimetle sonuçlandı...

Örneğin; Erdoğan'ın başkanlık rejimi ile ikinci kez cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Muharrem İnce ile başlayan "muhalefet" devinimi beklenen sonucu vermedi. 

Ve tabii ki, bu enerjinin durmasının yol açacağı iki sonuç vardı;

Ya her zamanki gibi muhalefette düşüş, ya da toplumun başka kesimlerinin desteğiyle ve farklı politik çizgilerin buluşması ile büyüyecek bir "millet" hareketi...

İşte olayları yaşandığı "koşullar" içerisinde değerlendirmek en gerçekçi yol olduğu için, "İmamoğlu nasıl kazandı" sorusuna da bu pencereden yanıt vermek kaçınılmazdır:

Kılıçdaroğlu'nun "demokrasi yürüyüşü" ve Muharrem İnce'nin cumhurbaşkanlığı seçiminde, muhalefetin sesini yükseltmesi ile başlayan süreç 2019 yılı başından itibaren yerel seçimlerin gündeme gelmesiyle, bu kez "lokomotif" görevi üstlenecek bir figürü zorunlu kıldı...

Meral Akşener ve Muharrem İnce'nin ayrı ayrı cumhurbaşkanı adayı olmasının ardından, AKP'yi mağlup etmenin ancak gerçekçi- doğru bir "ittifak"la sağlanabileceği düşüncesi ortaya çıktığında da, kitleleri sürükleyecek "yeni bir yüz"ün toplumla tanıştırılması kaçınılmaz hale geldi...

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun, "uzun süredir aklımdaydı" dediği Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, toplumda yükselen muhalefet tepkisinin lokomotifi olarak belirlendiğinde, seçmenlerin büyük çoğunluğu, "çok tanınmıyor" iddiasıyla önceleri şaşkınlık da yaşadı...

Erdoğan ve AKP'nin elinden, ülkeyi uzun yıllardır oyalayan siyasi enstrümanları da bir çırpıda alıveren İmamoğlu'nun, toplumun önemli bir bölümünde onay görmesini sağlayacak, sosyo-politik çekiciliği vardı...

Örneğin; İstanbul'un uzak bir ilçesini sessiz sedasız yönetirken, medyanın-yandaşın ve iktidarın yıpratma politikalarından çok fazla etkilenmemişti İmamoğlu...

Ve unutulmasın ki; CHP ve İYİ Parti'nin AKP'ye karşı etkili bir koz olarak öne çıkardığı İmamoğlu, yalnızca sosyo-politik duruşuyla değil, kişisel davranışlarıyla da kitleler arasında kabul gördü...