Temmuz 08, 2019 08:11 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: İlaç sorusu yanıtsız: Sistem sağlığı tehdit ediyor

Aydınlık:

İstanbul valisi Yerlikaya: Vekalet ettiğim dönemde İBB kesinlikle borçlanmadı

Yurt:

Erdoğan MYK'da 'kararıma herkes saygı duyacak' demiş: Tasfiye geliyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar, 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Gerçek bir adalet reformu için öneriler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhuriyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni, CHP milletvekili Utku Çakırözer, “Haziran Ayı Basın Özgürlüğü Raporu”nu açıkladı: 26 gazeteci hakkındaki yargılama devam etti. 3 gazeteci toplamda 13 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. 4 gazeteci hakkında daha önce verilen toplamda 41 yıl 2 ay 21 gün hapis cezası istinaf mahkemesinde onandı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Çakırözer şunları söyledi: “Hiç yargılanmamaları gerekirken haksızca yargılanıp hukuksuzca hapis cezasına çarptırılan gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, avukatlar, hekimler, sivil toplumcular, siyasiler özgürlüklerine kavuşmak için yargıda reform paketini bekliyor.” Çakırözer’ni zikrettiği isimler şöyle: Cumhuriyet Gazetesi davasında ikinci kez hapse giren Musa Kart, Güray Öz, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör, Önder Çelik, Emre İper; Sözcü Gazetesi’nde Emin Çölaşan, Necati Doğru, Metin Yılmaz ve gazetenin diğer çalışanları, avukat Selçuk Kozağaçlı, sivil toplum kurucusu Osman Kavala, siyasetçiler Eren Erdem, Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder... Bu kişilerin adlarını andıktan sonra şunları ekledi: “Bunlar sadece birkaç isim. Basın ve ifade hürriyeti için yargı reformunun bir an önce Meclis’e sunulmasını bekliyoruz.”

Çakırözer, sadece fikirlerini ifade ettikleri için cezalandırılan aydınların yargı reformundan beklentilerini şöyle açıkladı: “Genel olarak ifade özgürlüğünü korumak için; Terörle Mücadele Kanunu’nun 6 ve 7. maddeleri ile Türk Ceza Kanunu’nun 125, 216, 220, 299, 301 ve 314 maddeleri uluslararası ölçütlere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu düzenlemelerle ilgili içtihatlarına uygun hale getirilmelidir.”

Çakırözer, gerçek bir “Adalet Reformu” önerilerini 12 madde halinde özetledi. Aşağıda ilk iki maddeyi alıntılıyorum. 1. Eleştiri amacıyla yapılan ve şiddet içermeyen düşünce açıklamaları suç kapsamından çıkarılmalı. Bu yöndeki düzenleme hiçbir yorum ve takdire yer vermemeli. 2. Sadece eleştirel fikirleri nedeniyle yargılananların hiçbiri eline silah almıyor. İnsan canına kastetmiyor, şiddete çağrı yapmıyor. Ama Türk Ceza Yasası’nın kendi içinde çelişkili iki maddesi nedeniyle (220/6- 7) terör örgütü üyesiymiş gibi cezalandırılıyor. Buna göre bir gazeteci, “örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmasa da” örgüt üyesi olarak cezalandırılıyor. Örgüte üye olmasa da örgüt üyesi olarak yargılanıyor ve cezalandırılıyor. Terör örgütünün üyesi olmadan üyesiymiş gibi cezalandırma çelişkisi ortadan kaldırılmalı.

İktidarın tam yerel seçimler öncesi açıkladığı sözde “Adalet Reform Paketi” hiç güven vermiyor. Çakırözer’in “Gerçek Bir Adalet Reformu” önerilerine devam edeceğim.

…***

Ahmet Taşgetiren, 7 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “Arınç neler diyor öyle”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ali Babacan’a FETÖ’den soruşturma açılması olayı, FETÖ davalarında ilginç bir safhayı daha Türkiye gündemine taşıdı.Olay, öncelikle soruşturmanın açılma seyri bakımından dikkat çekici. Babacan bakanlıktan ayrılalı yıllar olmuş. FETÖ davaları başlayalı yıllar olmuş. “FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışmaları başlayalı yıllar olmuş. Bir gün Babacan’ın parti kuracağı haberleri piyasaya düşmeye başlıyor ve düğmeye basılıyor. Önce Hazine’de çalışan birisinin “Bakanlığı sırasında bürokrasiyi FETÖ’cülerle doldurdu” tarzında bir suç duyurusu, ardından soruşturma…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aklınıza gelen soru tam da bu alandaki yargı problemini ortaya koyuyor: Babacan parti kurma girişiminde bulunmasaydı bu soruşturma açılır mıydı?

Demek ki bizde yargı bir takım siyasi hesaplarla giyotin görevi ifa edebiliyor.

Olayın ikinci safhası Bülent Arınç’ın bir tv programındaki çıkışı ile devreye giriyor.

Buna geçmeden önce Arınç ile ilgili bir hususa daha işaret etme gereği duyuyorum. Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliği, alınacak maaş tartışmaları içinde Arınç kendini savunuyor ve aldığı parayı nereye sarf edeceğini söylüyor. Şunlar onun sözü:

“Buradan gelecek olan para ne kadarsa yarısını burs, yarısını da KHK’larla mağdur olan binlerce kişi var. Daire başkanı adam, dava açılmamış, takipsizlik kararı alınmış, ama görevine iade edilmemiş. Bir kısmının eşi evlere temizliğe gidiyor, yumurta satıyor. KHK’larla işlerinden atılmış, beraat kararı almış, kovuşturmaya yer olmadığı kararı alınmış insanlar var. Benim çevremde, ailemden insanlar var.”

Arınç kendini savunuyor ama bu arada FETÖ davaları içinde yaşanan bir dramı da kamuoyu gündemine taşıyor. Demek ki neymiş: KHK mağduru binlerce kişi varmış. Takipsizlik kararı almış, ama göreve iade edilmemiş. Bir kısmının eşi temizliğe gidiyormuş.

Olayın ikinci safhası, dedim ya…Babacan’a soruşturma haberinden sonra Kübra Par’ın Habertürk tv’deki programına çıkıyor Bülent Arınç. Kendisine Babacan soruşturması soruluyor. Önce “Acaba bütün bunlar bir kurgu-kumpas işleyişi içinde mi cereyan ediyor!..” diye bir cümle kuruyor. Ardından “Eğer bunu Ali Babacan’ı engellemek için yapıyorsanız, bu aksine parti kurmasını çabuklaştırır…”  diye ilave ediyor. Daha sonra da: “Felaket! Çok yanlış. Sayın savcı şunu bilsin. Bakanlar Kurulunda ortak sorumluluk esastır. Bunu düşünsün ve aklını başına alsın…” notunu ekliyor.

Bülent Arınç’ın savcıya hitaben “Aklını başına al ey savcı!” demesi gelişigüzel seçilmiş ifadeler değil. Demek istiyor ki “Sen Babacan’a soruşturma açarken aslında “Dönemin Başbakanı” olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef aldığının farkında mısın?” Hatta böyle bir niyet olabileceğinden kuşkulandığını da anlıyorsunuz sözlerinden.

Olan bitene baktığınızda Babacan’ın, “sorumluluk taa yükseklere ulaşabilir ihtimali”yle FETÖ soruşturmasından kurtulduğunu anlıyorsunuz.

…***

Mehmet Kara 7 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yazboz ya da kararsızlık!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP iktidarında “Millî Eğitim sistemi” tam mânâsıyla yazboz tahtasına döndü. Hükümetin en çok değişen bakanlık koltuğunun Millî Eğitim Bakanlığı olması bile tek başına eğitim politikalarındaki kararsızlık ya da başarısızlığını gösteriyor.Her gelen bakan yeni bir sistem getirdiği için 17 yılda eğitim sistemi bir türlü rayına giremedi, hep sorun oluşturdu. Her gelen bakan sanki farklı partiden gibi, yeni sistem oluşturdu… Her değişiklik hem öğrencilerin hem de velilerin başını döndürdü, döndürmeye de devam ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

20 milyona yakın öğrencinin olduğu bir ülkede eğitim sistemi bütün milleti ilgilendiriyor. Dolayısıyla da eğitim sistemindeki bir değişiklik bütün ülkeyi ilgilendiriyor. 

Bu da AKP’nin Millî Eğitim konusunda önceden tesbit edilmiş bir politikasının olmamasının önemli bir delili. Eğitim sisteminin göreve gelen bakanın ufkuna ve çalışmasına terk edilmesi bir gariplik olarak önümüzde duruyor. Göreve yeni gelen her bakan eski bakanın yaptıklarını değiştirip yeni kararlar alıyor, sistemleri değiştiriyor.

Eğitim sisteminin onlarca sorunu var. Öğretmen açığı 100 binin üzerinde. Öğretmen atamalarının sözleşmeli olmasından bütün sendikalar şikâyetçi, ama adım atılmıyor. Yeni atamalar hâlâ sözleşmeli yapılıyor. Bunun yanında ülke genelinde 100 bine yakın “ücretli öğretmen” sorunu var. Öğretmen alımında “mülâkat” sistemi eşitsizlik meydana getirirken “torpil” iddialarını gündeme getiriyor. 3600 göstergede söz verilmesine rağmen hâlâ bir çalışma yok. Bütün bunlar öğretmenlerin motivasyonunu bozuyor. 

Okullar arasında ciddî nitelik farkı var. Bunun sebeplerinden birisi fizikî altyapı ve donanım eksikliği... Bu sıkıntının büyüklüğünü bazı özel liselerin 35-40 kişilik kontenjanı için 100 binin üzerinde başvuru yapılmasıyla görebiliyoruz. Özel liseler astronomik fiyatlarla eğitim verdiği için de sadece parası olan çocuğunu özel okullara gönderebiliyor. Olmayan ise fizikî altyapısı olmayan okullara…

Liseye girmek için son yapılan sınava bir milyon öğrenci girerken, bunların ancak 140 bininin tercih yapılabilecek olması, geri kalan 840 bin öğrencinin MEB tarafından adrese dayalı sisteme göre yerleştirilecek olması da eğitimin bir başka önemli sorunu…

Bütün bunların yanında bir de eğitim sisteminin yazboz tahtasına çevrilmesi hem öğretmenlerin eğitme ve öğretme kalitesini, hem de öğrencilerin öğrenme kapasitesini etkiliyor.