Türkiye'den köşe yazarları
Karar: ABD Dışişleri: Ankara, S-400 anlaşmasını sürdürürse olumsuz sonuçlarını görecek
Star:
ABD, Suriye'de teröristlerin eğitilmesini istiyor
Aydınlık:
Davutoğlu'cular ile Babacan'cılar birbirine girdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol, 9 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “Merkez bankası için eski kavga”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın süresi dolmadan görevden alınması içeride ve dışarıda büyük yankı yaptı. Böylesine kritik bir tasarruf olduğu için cumartesi sabah kamuoyuna duyuruldu; iki günlük hafta sonu tatilinde olay biraz soğusun diye…Murat Çetinkaya’nın görevden alınmasını Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin milletvekillerine şöyle açıklamış:“Kendisine ekonomi toplantılarında defalarca faizi indirmesi gerektiğini söyledik. ‘Faiz düşerse, enflasyon düşer’ dedik. Gerekeni yapmadı. Aynı kulvarda değildik.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bütün mesele bu: Merkez Bankası siyasi iktidarla “aynı kulvarda” mı olmalı, kendisine ait bir “bağımsız kulvar” mı bulunmalı?
İktisat ilminin bu son derece önemli konusu, Türkiye’de 2011 seçimlerinden sonra yavaş yavaş tartışma konusu oldu. Başbakan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan TCMB’nin faizleri düşürmesini, dövize müdahale etmesini istiyor, gerektiğinde ağır ifadeler kullanıyordu.
Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise sürekli TCMB’nin bağımsızlığını savunuyordu. “12 yıldır Merkez Bankası ile ilgili ‘şöyle yapsın, böyle yapsın’ gibi benim bir ifadem olmadı. Bunun (bağımsızlığın) mutlaka ruhuna da dikkat etmek lazım” diyerek nasıl davranmak gerektiğini ima ediyordu. (17 Ocak 2015)
Hatta para politikası konusunda “yetki ve sorumluluk Merkez Bankası’nındır”diye açıklamalar yapıyordu. (13 Şubat 2015)
Yolları aslında o zaman ayrılmıştı... Mehmet Şimşek de Ali Babacan’la aynı “kurumsal iktisat” ve “kurallı piyasa ekonomisi” yanlısıdır.
Bizde 2001 yılında Ecevit hükümeti dönemindeki ‘Derviş Reformları’ ile Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, yani para politikalarında bağımsız yetkili olması yasalaştırıldı. Bizde bağımsız Düzenleme ve Denetlenme kurulları da o zaman yapılandırıldı.
Bizde 2001 yılında TCMB’nin bağımsızlığını sağlayacak atama ve görevden alma usulleri kanuna yazılmıştı. Fakat yeni sisteme geçerken, Temmuz 2018’de yayımlanan KHK ile, TCMB ve tüm kamu kurumlarının üst düzey atama ve görevden alma kuralları değiştirilerek Cumhurbaşkanı’nın yetkisi genişletildi…
Başlangıçta bağımsızlık konusunda kararlı davranamayan Çetinkaya, faizi yüzde 24’e çıkarıp bu şok tedavisiyle enflasyonu ve dövizi inişe geçirmişken böyle bir hukuki prosedürle görevden alınıverdi.
Uluslararası raporlara göre bir süredir Türkiye’ye yatırım gelmemesinin sebeplerinden biri kuralların ve kurumların zayıflamasıyla “yönetimin kişiselleşmesi” görüntüsüydü.
TCMB’nin bağımsızlığının daha bir zedelendiğini bütün belli başlı iktisatçılar söylüyor: Selva Demiralp, Refet Gürkaynak, Durmuş Yılmaz, Mahfi Eğilmez, Uğur Gürses, İbrahim Turhan, İbrahim Kahveci ve kurumsal olarak TÜSİAD…
Bu ülke hepimizin, dileyelim de eleştirenler yanılmış olsun! Ama maalesef iyimser olmak zor.
...***
Faru Çakır, 9 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Biz bir sistem kurduk...””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’de idarî bakımdan bir sistem değişikliğine gidildi, ama bu değişikliğin iyi neticeler vermediği her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor.Hatırlanacağı üzere 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği ile yürütmenin yasama içinden oluşmadı “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçildi ve Türkiye’de hükümet sistemi değişikliği gerçekleşti. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi olarak adlandırılan yeni sistem öncesinde ise Türkiye’de parlamenter sistem uygulanıyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Her sistem gibi parlamenter sistemin de yanlışları, mahzurları ya da eksikleri vardır. Aynı şekilde “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin de yanlışlarının olması tabiîdir. Fakat bu yeni sistemi savunanlar hataları kabul etmek istemiyor. Onlara göre yeni sistemle Türkiye dünyaya meydan okuyacak, işler tıkır tıkır işleyecekti. Yeni sistemi savunanların en büyük bahanesi de, parlamenter sistemin aksine bu yeni sistemin ‘koalisyonları tarihe gömeceği’ iddiasıydı. Kâğıt üzerinde bu iddia doğru olsa da uygulamada tam aksiyle karşılaşıldı. Şu anda fiilî bir koalisoyon yok mu? Kurulan koalisyonlara ‘ittifak’ demekle netice değişir mi? Hatta, parlamenter sistemde yüzde 40’la ‘tek başına iktidar’ olmak mümkün iken şimdi tek başına iktidar için ‘yüzde 50+1 oy’ gerekiyor. İdareciler bilmeyerek kendi işlerini zorlaştırdı.
Tabiî ki esas olan ülkeyi hak, hukuk ve adaletle idare etmektir. Kanunlar çok iyi olabilir, ama uygulanmadıktan sonra bir anlam ifade eder mi? 1980 darbesinin millete dayattığı 1982 anayasasında da güzel maddeler vardı. Din ve inanç özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi... Bu anayasa maddelerine rağmen başörtüsü yasağı uygulanmadı mı? Demek ki mesele sadece ‘iyi kanun maddesi’ hazırlamak değil. Çok iyi kanunlara rağmen millete kan kusturan idareciler yok mu? Kanunları uygulamadıktan sonra maddeleri iyi olsa ne fayda?
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin Türkiye’yi rahatlatmadığı ilk günden beri belliydi. En başta partili cumhurbaşkanının mahzurları her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor. Kanunlara uygun olsa da millet bunu içine sindiremedi. Çünkü apaçık bir adaletsizlik söz konusu. Seçim günlerinde yaşananlar buna en büyük delil değil mi? Netice itibarıyla devletin imkânlarını seçim malzemesi yapmak milletin de tepkisini çekmedi mi?
Tekrardan hatırlatmak lâzım ki, isimlerin değişmesiyle hakikatler değişmez. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”, dünyada pek de örneği olmayan bir sistem. Tam bir “Biz yaptık, biz bir sistem kurduk” anlayışıyla hayata geçirildi. Peki, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ile idare ediliyorsa iktidarı destekleyen medyanın ısrarla “başkan” tabirini kullanması nedendir? Anayasa’da ve kanunlarda bu ifade yer almadığına göre “başkan aşağı, başkan yukarı, başkan açıkladı, başkan konuştu, başkan gitti, başkan geldi” manşetleri atmanın bir anlamı var mı? “Cumhurbaşkanı” değil de “başkan” diye yazılınca Türkiye çağ mı atlamış oluyor?
...***
Orhan Bursalı 9 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Babacan, Davutoğlu, Gül.. Ne umulur?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Özdemir İnce gerçi bir yönünü yazdı. AKP’den yeni parti kopuşunu, “bir diğer benzerine ülkeyi devir işlemi” anlamına gelecek derin bir eleştiride bulundu ve yağma yok dedi. Evet, yakın zamana kadar hepsi bir aradaydı ve ülke birdenbire bugüne gelmedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ekonominin cicim aylarının başında Ali Babacan vardı. Tüketim toplumuyla bir ülkenin kalkınamayacağını en iyi onun bilmesi gerekirken, bugünün gelişini ve çöküşünü körükleyenlerden biri değil miydi? En uzun süre bakanlık yaptı, 2015’ten itibaren de kızağa çekildi, çünkü Damat bekliyordu. Reis’in “ekonomiyi de üstlenme” dönemine girilecekti, kendini “ben iyi ekonomistim” benzeri sözlerle tarif etmemiş miydi. Nitekim Merkez Bankası Başkanı’nı yasal açıdan tartışmalı bir yaptım oldu kararnamesiyle görevden alarak gösterdi. Ülkenin pratikte en büyük ekonomistiydi.. Babacan’dan bir eleştiri duyduk mu bugüne kadar? Hayır. Sanırım Mehmet Şimşek de yanında. Peki, ondan duyduk mu bakanlığı sırasında, farklı bir görüş? Hayır. Babacan ve arkadaşları parlamenter demokrasiye dayalı bir anayasa hazırlığı da içindeymiş. Peki, Tek Adam sistemine geçilirken bir eleştiri duyduk mu? Hayır. Davutoğlu, yeni Osmanlıyız, ulus devlet çağı geçti, O eski Osmanlı topraklarını bizim bakiyemiz politikalarının mimarı değil miydi, evet. Bütün bu dış politika bataklıkta mı? Evet. Yani bugünkü Türkiye fotoğrafında temel damgaları olan ve bugüne kadar geçmiş tasarrufları konusunda tek bir yanlışlık duymadığımız politikacılar, yeni parti kuracaklar da ne yenilik yapacaklar, bilmiyoruz. İnandırıcı olurlar mı?Babacan, Gül, Davutoğlu gibi, bir zamanlar AKP’nin vitrinindeki gözde isimlerin yeni partisi veya partileri eli kulağında. Davutoğlu geri durur mu, bilinmez, kendini bu kadar politikaya adamış bir insan, eğer AKP’den tam kopuş yaşadıysa, rahat durmaz.. Ama politika bu belli olmaz, bakmışsınız, Reis kendisini geri çağırmış ve bu çağrıya da uymuş.