Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete: Erdoğan'dan Binali Yıldırım açıklaması: Kenarda bırakmayız
Yurt:
Gül'ün yakın arkadaşı, yeni AKP'nin şifrelerini verdi
Aydınlık:
ABD'liler, S-400'leri uydudan izleyecek
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Barış Doster, 10 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "AKP’deki çözülmenin sonucu ne olur?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Siyasal hayatta kuraldır; zayıflayan, gerileyen, inişe geçen güçler, kadro kaybı yaşarlar. Yükseliş döneminde bu yapı içinde öne çıkanlar, önemli görevler üstlenenler; iniş sürecinde, bu sorumluluklarını gizleyerek, liderin yaptığı yanlışlara nasıl ortak olduklarını saklamaya çalışarak, kendilerince gerekçeler sıralayarak ayrılırlar. Dahası, gerileyen kuvvetler, güçlü dönemlerinde yaptıklarına oranla daha fazla hata yapar, daha çok iç tartışma yaşarlar. AKP’nin görünümü de böyle."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Durumu açmak için son birkaç günde yaşananlara bakalım. Önce Merkez Bankası Başkanı’nın, hukuka ve teamüllere aykırı biçimde görevden alınmasını konuştu Türkiye. İktidarın has evlatlarından olan başkan, kendisini göreve getiren lideri tarafından, görevden uzaklaştırıldı. Hemen ardından iktidar partisine yakınlığıyla bilinen bir düşünce kuruluşunun (SETA), yabancı haber ajansları için çalışan gazetecileri fişlediği ortaya çıktı. Mali gücü, teknolojik altyapısı, ilgi alanları, yayın faaliyetleri, çalıştırdığı uzman sayısı, yurtiçi ve yurtdışı bağlantıları, devlet yönetimindeki etkileriyle bilinen bu kuruluşun gazetecileri fişlemesi, büyük tepki çekti. İktidara yakın isimler bile, SETA’nın bu yaptığının, kendisinden çok, varlığını borçlu olduğu iktidara, içeride ve dışarıda zarar verdiğini söylediler. Son olarak da AKP’nin kurucularından olan, yıllarca ekonomi bakanlığı yapan Ali Babacan partiden ayrıldı.AKP’den kopanların kuracağı partilerin başarı şansını tartışmadan önce şunu sormalı. Başından beri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakınında bulunan, Erdoğan sayesinde bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapan, yakın zamana dek Erdoğan’ın tüm icraatlarını onaylayan Ali Babacan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu gibi isimler ne kadar samimi? Ne kadar tutarlı? Bunların kuracağı parti (veya partiler) için siyasal boşluk var mı? Toplumsal talep var mı? Sözlerinin, vaatlerinin hayatta karşılığı var mı? Arkalarına muhafazakâr seçmeni mi alacaklar? Atlantik ötesine, ABD’ye, NATO’ya selam çakıp, Londra bankerlerinin desteğini mi arayacaklar? Ali Babacan, biraz da gençliğine güvenip, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaptığı gibi bir siyaseti mi benimseyecek? Bir zamanlar Turgut Özal’ın yaptığı gibi dört eğilimi birleştirme iddiasıyla mı yola çıkacak? Hesabını AKP’nin ANAP gibi hızla eriyeceği üzerine yapanlar, yanılıyorlar. Çünkü iki parti de kurulduktan kısa süre sonra iktidara gelse de, yapıları farklı. Liderleri farklı. ANAP’ın kurulup iktidar olduğu ve bir süre muhalefette kaldıktan sonra tükendiği Türkiye ve dünya ile AKP’nin iktidara geldiği ve iktidarda kaldığı Türkiye ve dünya farklı. İç ve dış siyasette öncelikler, kuvvet dengeleri, dünyanın yönelimi farklı. Kısacası, çözülmekte olan AKP’nin iniş hızını sadece bu partinin icraatları, halkın bıkkınlığı, AKP’den kopanların çabası belirlemeyecek.
...***
Esfender Korkmaz, 10 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Faiz ve risk"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez Bankasının bağımsız olması şart değil. Birçok ülkede de bağımsız değildir. Ancak birçok ülkede sıcak para girişi kontrol edilmektedir. Türkiye, dalgalı kur sistemi uygulayan, Kambiyo serbestliği ve konvertibilite esasına geçmiş, dışa açık ve hatta fazlasıyla açık bir ekonomidir. Bunlar tartışılabilir. Ancak bu çizgide Merkez bankasının bağımsızlığı bir denge unsurudur ve başka çözüm yoktur. Parantez içinde söylemem gerekir ki, bu konuda ideolojik düşünmeyi, her alanda olduğu gibi Merkez Bankası bağımsızlığını da kapitalist ekonomiye ve neoliberal politikalara bağlamayı iktisatçının çıkmazı olarak görürüm. MB bağımsızlık sorununu bu günkü şartlar altında tartışmak gerekir. Politikalar değişirse, bağımsızlığı da yeniden tartışırız."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Merkez bankası başkanının kararname ile değiştirilmesi yerli ve yabancı sermayede güven kaybına neden oldu. Bunun içindir ki aynı zamanda kurlarda ve Türkiye'nin dış borç iflas risk priminde (CDS) artış oldu.
Giden başkan, enflasyonun düşmesine rağmen, risk yüksek olduğu için beklemeyi tercih etmişti. Bizim ekonomide aşırı kırılganlık olduğu için kur artışı kendinden daha yüksek Yİ-ÜFE artışı getiriyor. Ayrıca yüksek reel faiz de maliyet artışı yaratıyor. Bu maliyet artışları da TÜFE'ye yansıyor.
Meseleye talep yönünden bakarsak, Reel faizleri düşürürsek, talep artışı olur. Ancak yatırım artışı olmadığı için, arz- talep dengesi daha çok bozulur.
Maliyet artışları yanında, Türkiye'de enflasyon kronik yapı kazanmıştır. Şimdi yaşadığımız gibi talep olmasa da TÜFE artışı yaşıyoruz. Kronik enflasyona yapısal sorunlar neden oluyor. Başta piyasada oligopol ve tekel yapılar var. Rekabet olmadığı için maliyet artışları tüketime fazlasıyla yansıyor.
Yeni bir kur artışı olursa, TÜFE'ye yansıyacaktır. Kur artışı olur mu? Halen TL yüzde 30 dolayında daha düşük değerdedir. Bu kur artışını kısmen dizginliyor.
Üretimde de düşme olduğu için ithal girdi talebi azaldı. 2019 Ocak- Mayıs 5 aylık ithalat, geçen senenin aynı dönemine göre yüzde 19.3 oranında geriledi. Bu azlma da kur üstündeki talep baskısını azalttı. Ne var ki, döviz piyasasında da spekülasyon ve maniplasyon vardır. Bu nedenle döviz kurları için kesin bir tahmin yapamayız.
Yatırımlarda gerileme, reel faizin yüksek olmasından değil, talep daralmasından ve güven kaybından ileri geldi. Güven kaybının temelinde hukukun üstünlüğünde geri düşmemiz yatıyor.
Ekonominin iç dinamikleri uzun süre hareketsiz kalmıyor. Faizlerde riski düşürmek için, bir istikrar planı yapmamız gerekiyor. Hukuk reformu ile Üretici ve tüketici güvenini artırmak gerekiyor.
Dahası Bankalar mevduat alırken, borç alırken yıllık faiz hesabı ile alıyorlar. Kredi verirken aylık faiz uyguluyorlar. Dünyada başka bir ekonomide böyle bir garabetin olacağını sanmıyorum. Aylık faiz uygulaması belirsizliğin ve istikrarsızlığın tescilidir. Bu garabetin bir yasayla düzeltilmesi gerekiyor. Aksi halde Ekonomiye ivme kazandırmak veya enflasyonu düşürmek için faizleri düşürmek yalnızca popülizm düzeyinde kalacaktır.
...***
Kazım Güleçyüz, 10 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, " Belli ki ders alınmamış"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"23 Haziran sonrası AKP’de başlayan iç sorgulama hesaplaşma boyutuna ulaşmasa da, partiden gelen sinyaller içerideki kaynamanın artarak devam ettiği yönünde.Milletvekillerinde ciddî rahatsızlık var. Kapalı kapılar ardındaki toplantılarda ve ikili diyaloglarda seslendirilen sorunların giderilmesi noktasında Reisin “muvazzaflar” diye nitelediği vekillere verdiği teminatlar etkili olacak mı ve ne ölçüde; göreceğiz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Aramızdan ayrılanlar tarih oldu” diye yine sopa göstermesinin ardından, Ali Babacan’ın çoktandır beklenen çıkışının ilk adımını atıp partiden resmen ayrılması, vekillerde karşılık bulacak mı; onu da göreceğiz.
Peki, Sarayın bir şekilde dışlayıp harcadığı birçok ismi, üzerinde etkili oldukları vekillerle birlikte kaybedip kaptırmamak adına yaptığı atraksiyonlar netice verecek mi?
Bu arada, şimdiye kadarki işaretlerden anlaşılan o ki; Reisin “Hatamız varsa gereğini yapacak, tamir edeceğiz” sözüyle kastettiği mana, daha ziyade parti küskünlerine yeni imkân ve statüler dağıtmakla sınırlı.
Buna mukabil “başkan” olduktan sonraki söylem ve eylemleriyle dışladığı kesimlerle barışma ve muhalefetle ortak paydada uzlaşma yönünde bir işaret vermiş değil.
Tam tersine muhalefetten seçilen belediye başkanlarını, yetkilerini kısarak çalışamaz hale getirmeyi hedefleyen atraksiyonlar yapıldı. Bunlar Reisin bilgi ve onayı ile mi yapıldı, bilmiyoruz, ama seçim öncesindeki “Seçilse bile vitrin süsü olacak, çünkü çoğunluk bizde” sözü hafızalarda hâlâ taze.
Bir diğer örnek, Merkez Bankası Başkanının “pat diye” görevden alınması. Gerektiğinde böyle bir tasarruf elbette ki yapılabilir. Ama bu azlin tepki çeken tarafı, iç ve dış piyasaların en çok hassasiyet gösterdiği konu olan MB’nın bağımsızlığına yönelik siyasî bir müdahale üslûbuyla yapılması.
Ve âlâyı vâlâ ile ilân edilen yargı paketlerinin ilkinde, malûm yakıcı mağduriyetleri gidermeye yönelik düzenlemelerin de yer alacağına dair en ufak bir ipucu olmaması, tersine bu konuları kapsam dışında tutmak için çok özel bir gayretin gösterildiğini düşündüren işaretlerin öne çıkarılması. Dahası bu paketin de güze bırakılması. Görünen o ki, yine ders alınmamış.Demek ki, daha güçlü derslere ihtiyaç var.