Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Trump: Türkiye S-400 aldığı için F-35 satın alamayacak
Milli gazete:
Kamalak: AKP ve yeni parti oluşumları Amerikan desteklidir!
Yenişafak:
İncirlik’te 50 nükleer bomba
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Faruk Çakır, 16 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Tarımı öldürdük, başında ağlıyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Her zaman ve her yerde orta yolu tercih etmek tavsiye edilmiştir.Türkiye’yi idare edenler bir dönem insanları şehirlere sevk etmiş, patates tarlalarında fabrika kurmakla övünmüş ve ‘Artık tarlalarımızda patates değil, otomobil yetişecek’ diye övünmüştü. Bu durum ilk bakışta iyi bir tercih gibi görünse de uzun dönemde yanlış olduğu ortaya çıktı. Hakir gördüğümüz patates ve soğanı ithal etmek mecburiyetinde kaldık...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
‘Tıbbi ve Aromatik Bitki Çeşitliliğinin Korunması’ amacıyla kurulan Meclis Araştırması Komisyonu toplanıp neler yapılabileceğini tartışmış. Bezmialem Vakıf Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Kartal, “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Türkiye’nin Geleceği” başlığında yaptığı sunumda, tıbbi ve aromatik bitkilerin Türkiye’nin önemli bir değeri olduğunu, bu değerlerin mutlaka en doğru şekilde kullanılması gerektiğine dikkat çekme ihtiyacı hissetmiş.
Türkiye’de tıbbi ve aromatik bitkiler alanından 300 milyon dolarlık bir gelir elde edildiğini, dünyadaki payına göre bunun az olduğunu dile getiren Prof. Dr. Kartal, “Biz birtakım şeyleri kocakarı ilacı diyerek elimizle itmişiz. Bizim endemik bitki sayımız 3 bin 300. İsviçre’de bir tane endemik bitki var ve parayı İsviçre kazanıyor. Bütün dünya doğal beslenme, doğal ilaçlarla ilgili çalışmaya başladı. Artık, ‘Ben sabahları bir bardak portakal suyu, nar suyu içersem benim sağlığım nasıl etkilenir?’ konusunda çok fazla çalışma var. Türkiye bu alanda cennet, bu cenneti kullanmamız gerekiyor. Bitki satarak bir yere gelmemiz mümkün değil. Hasat sonrası işlemleri dahi yapamıyoruz. Bölgesel olarak uygun kurutma, sterilizasyon tesisleri ve kalite kontrol laboratuvarlarının kurulması gerekiyor” şeklinde konuşmuş. (AA, 10 Temmuz 2019)
Ziraat yüksek mühendisi Furkan Tınmaz de, flora zengini olan Türkiye’de, devletin bölgesel çapta yöreye uygun tıbbi bitkilerin tespitini yaparak, bu ürünler konusunda çiftçiye eğitimler vererek üretimi teşvik etmesi gerektiğine dikkat çekip şöyle konuşmuş: “Tıbbi bitki üretimi yapmak isteyen üreticilere devlet arazilerinin kiralanmasında öncelik verilmeli. Üniversitelerin ziraat fakültelerinde tıbbi ve aromatik bitkiler ana bilim dalı artırılmalı, konusunda uzman mühendisler yetiştirilmelidir. Tarımın yoğun olduğu bölgelerde tarım liselerinin açılması gerekir.”
Aynı toplantıya katılan Londra Metropolitan Üniversitesinden Prof. Dr. Sündüs Tewfik ise üniversitelerin, bakanlıkların ve üreticilerin beraber çalışması gerektiğıne işaret etmiş.
Tamamı haklı olan bu tesbitlerden “Tarımın yoğun olduğu bölgelerde tarım liselerinin açılması gerekir” teklifi bilhassa dikkate alınmayı icap ettiriyor. Bütün dünya tarıma ve bilhassa ‘organik tarım’ yatırım yaparken Türkiye’nin bu hususta geri kalması kabul edilebilir mi? Sabahtan akşama kadar ‘endemik bitki zengini olmak’la övünüyoruz, ama bu bitkilerden yeteri kadar istifade edemiyoruz. Başka yerleri bilmem, ama sadece Karadeniz yaylalarındaki endemik bitkilerden istifade edilse, belki de ekonomimize 1 milyar dolarlık kaynak sağlamak mümkün olur.
…***
İbrahim kahveci, 16 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “şirketleri kurtarmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sizce hangi karar daha verimlidir? Siyasetin vereceği karar mı; yoksa piyasanın vereceği karar mı? Bir örnek verelim: Siyasi ilişkiler sayesinde bir şirket kredi alıyor. Aldığı kredinin bırakın taksitini ödemeyi, faizini bile ödeyemiyor. Bir diğer şirket ise piyasa verilerini hesap ederek yatırımın getirisi karşılığında bir kredi kullanıyor. Sizce hangi yöntem piyasada işlemelidir?Aşırı yüksek faiz gibi aşırı düşük faizinde piyasaları bozacağını yıllardır anlatıyorum. Aşırı düşük faiz verimsiz yatırımları ve aşırı borçlandırmayı cazip hale getirerek uzun vadede büyük bir krize yol açabiliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer vriyor:
…***
Yüksek faiz ise zaten kriz demektir. O zaman bir piyasa dengesinin oluşması gerekiyor. Kaynak arzı ve kaynak talebi arasında bir ilişkinin olması gerekiyor. Ama aynı zamanda alternatif yollar ve alternatif imkanların da geliştirilmesi gerekiyor. 2008-09 küresel krizi esnasında biz sadece kredi ve bankacılığa bağlılığın ağır faturasını görmüştük. Hatırlayın, o günlerde alternatif sistemler ve çözüm yolları üzerine ne kadar çok laf edilmişti.
Siyaset bugün bir karar daha alıyor: Batık şirketleri kurtarma hamlesi...
Acaba hangi şirketler? Kâr edebilen ve yaşatılması gerekenler mi; yoksa yakınlık derecesi ve ilişki sürecinde ortaya çıkan şirketler mi? Bankalar mı bilançoya göre karar verecek, yoksa ilişkilere göre mi karar verilecek?
Sonuçta fatura milletin vergilerine ve millete düşecek. Oysa ortaklık piyasasında da çok örnek var. 28 Şubat sürecinden bile çıkan şirketler var. Ama bugün zorlanıyorlar. 28 Şubat sürecinde başlarına gelmedik sıkıntılar bugün başlarına geliyor. Gerçi o günlerde çok sayıda mallarına el konuldu ama hâlâ yaşamayı başaran birkaç şirket ayakta kaldı. Ayakta kaldılar çünkü verimli iş yaptılar. Kazandılar, kazandırdılar.
Mevduat faizlerinin yüzde 22’lerde seyrettiği bu günlerde dahi hâlâ çözüm modellerimiz faiz-kredi ekseninde şekilleniyor. Açıklanan paketlere bakıyorsunuz hâlâ kredi-faiz önerileri. Teşviklere bakıyorsunuz daha çok taksit, daha çok borçlanma ve daha çok tüketim teşviki. Aradan yıllar geçiyor ama bir adım bile atılmamış. Hâlâ yabancı sermaye umudu, hâlâ yabancı para ihtiyacı...
Neden ortaklık piyasasına kimse bakmıyor? Neden ortaklık kültürünü, paylaşım kültürünü kimse sorgulamıyor? Neden ortaklık piyasasına kimse sahip çıkmıyor? neden?
…***
Emre Kongar, 16 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Doğmayan halkoylaması: Yok hükmündeki anayasa”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’yi bir felakete götürdü.Şükür ki başarılı olamadı; ama bu kez de 20 Temmuz’da Erdoğan-AKP iktidarının Olağanüstü Hal, OHAL ilan etmesiyle ülke başka bir darbenin kurbanı oldu: Darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak niteleyip, “Bu girişim olmasaydı, şimdi yaptıklarımızı yapamazdık” diyen iktidar, OHAL koşullarında uyguladığı baskılar altında, haksız, adaletsiz, dengesiz bir “sözde halkoylaması” yaparak, üstelik bu “sözde halkoylaması” sırasında, yasalara açıkça aykırı olan mühürsüz zarf ve oy pusulalarını da sayıma dahil ederek, rejimi değiştirdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Fakat rejimi değiştirecek, yeni bir anayasa yapacak bilgiye de, beceriye de, desteğe de sahip olmadığı için, ortaya, yamalı bohça biçiminde, çelişik maddelerden oluşan, “Tek Kişi Yönetimine” dayalı, ama onu dahi kurallara bağlayamamış olan, kimseyi de tatmin etmeyen “Ucube Bir Anayasa” çıktı. Bu “Ucube Anayasa”nın tek yaptığı iş, yasamayı ve yargıyı bütünüyle “Tek Kişinin Yönetimine” vererek Demokrasiyi katletmesi oldu.
Haksız ve hukuksuz bir biçimde kabul ettirilen bu “Ucube Anayasa” için yapılan “sözde halkoylaması” için Yargıtay Eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, “DOĞMAYAN HALKOYLAMASI” diyor. Bu konuda bir kitap yazan Selçuk’un kitabının tam adı: Hukuk Dünyasında DOĞ- MAYAN HALKOYLAMASI, Oylamanın Dürüstlüğü ve Ahlakiliği İlkesinin Çiğnenmesi. Ankara’da İmge Yayınevi tarafından 2018 yılında yayımlanmış. Sami Selçuk, kitabında bu sözde halkoylamasının niçin geçersiz olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra, çözüm için iki yol tartışıyor: Birinci yol olarak geçersiz oyların sayımla belirlenmesi ihtimalini dile getiriyor. Bu yol olanaklı değilse, durum “YOKLUK YAPTIRIMI” ile sakatlanmış, oylamanın meşruluğu ortadan kalkmış demektir diyor. Bu durumun yarattığı sonucu da şöyle özetliyor: “Oylama ve oylamaya ilişkin YSK’nın son kararı, Cumhurbaşkanından en sade yurttaşa dek hiçbir kişiyi, TBMM’den en sıradan kurum ve kuruluşlara dek hiçbir kurum ve kuruluşu bağlamayacağı için, YSK; yaptırımın türünü yani yokluk yaptırımını gözeterek yeni bir hukuksuzluğa yol açmamak için, asla önceki kararlarını iptale kalkışarak onların hukuk açısından var olduğunu üstü kapalı olarak bile asla dile getirmemeli, sadece ortaya çıkan sonucu belirlemekle, kamuoyuna duyurmakla ve de yalnızca yeni oylama takvimini duyurmakla yetinmelidir.Gerçek bir Demokrasiyi öngören bir anayasanın gerçekten Demokratik yollarla, toplumun bütün sınıf ve kesimlerinin katılımıyla yapılması Türkiye’nin önünü açacaktır.