Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Demokrasi ve hukuktan uzaklaşmak ekonomiyi bozdu
Milli gazete:
Erdoğan'ın kabineyi değiştireceği iddiası: Kabine dışı olanlar kim?
Karar:
İran, Trump'ın düşürdük dediği İHA'nın görüntüsünü yayınladı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esin Ergenç, 19 Temmuz tarihli Aydınlık gazetesinde, “İşsizlik nereye gidiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işsizlik rakamlarını açıkladı.
Geçen yılın nisan ayına göre bu yıl nisan ayında 1 milyon 116 bin kişi daha işsizler ordusuna katılmış. İşsiz sayısı bu artışla birlikte resmi rakamlara göre, 4 milyon 202 bin kişiye ulaşmış. İşsizlik dolaylı olarak 16 milyon kişiyi etkiliyor. Bu rakam mevsimsel etkiden arındırılmış ve kayıt altındaki işsizlere ilişkin. Asıl tablo görünenden daha karanlık. Önümüzdeki aylarda tarım ve turizm sektörlerinde yaşanan durumun da nasıl olduğu daha net gözükecektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir yılda 1 milyon 116 bin kişinin işsiz kalması, ülke ekonomisindeki durumun en net göstergesi.
Türkiye artık krizden çıkışı konuşarak vakit kaybetmemesi gereken noktadadır. Bıçak kemikte ve artık bir an önce üretim ekonomisini hayata geçirerek, yeniden sosyal devlet olma misyonunu yüklenmelidir. Giderek derinleşen işsizliğin arkası büyük yoksulluk ve açlık getirir. Çarşı ve pazarlar mevsimsel üretim artışıyla bir miktar ucuzlasa da çözüm olmaktan uzak ve sonbaharla birlikte yeniden fiyatların artacağı kesin.
Oysa Türkiye tarımsal üretim ve gıdada kendi, kendisine yeten bir ülkeydi. Hepimizin köyümüzle bağı vardı, bu yüzden sanayideki ve dövizdeki dalgalanmalar işsizlik yaratsa da, açlığa sebep olmuyordu. Uzun yıllardır izlenen yanlış politikalar önce tarımı vurdu. Kendi ürettiğiyle kendi karnını doyuramayan köylü nüfusu giderek azaldı. Tarlasında ürettiği nohutu, fasülyeyi, kümesinden aldığı yumurtayı, beslediği hayvanından aldığı sütten, zeytininden elde ettiği yağı bile marketten almaya başladı. O duruma geldik ki, tahıl ambarı olan ülkemizde buğdaydan, mercimeğe, samandan yumurtaya kadar ithal eder olduk. Hayvancılık da cabası...
Şimdi krizin sanayide yaşanan kısmını rakamlarla görüyoruz. Halkçı, devletçi bir ekonomi modelinden başka çıkış gözükmüyor. Üretmeden ve bu üretimin lokomotifi devlet olmadan tünelin ucundaki ışığı zor göreceğimiz kesin.
Türkiye'nin iki güçlü ayağı var; biri tarım diğeri sanayii üretimi. O yüzden dışa bağımlı politikalar derhal değiştirilerek bu alanlarda bir an önce ulusal politikaları hayata geçirmek gerek.
Tüm bunları ekonomistler ve ulusal politikaları savunan siyasetçiler söylüyor. Yerli ve milli olma sadece söylemde kalıyor. Tarlaya atılan tohum ithal olursa alınan mahsul yerli olmaz ve kriz büyüdükçe artılan tohum sayısı da giderek düşer. Eğer sanayide hammadde ve yan ürünler ithal olursa üretilen hiçbir makine milli olamaz. Döviz arttıkça üretimi sürdürmek adına işçi çıkartmak zorunda kalınır.
Görünen o ki, işsizlik ve üretimdeki bu düşüş böyle seyrederse hepimizi çok zor günler bekliyor. Şimdi herkesin elele verip bu gidişatı değiştirmesi gerek. Ekonomiyi düzeltecek ulusalcı, üretimden yana politikalar aynı zamanda Türkiye’nin yeni bir dış politika oluşturması anlamına da gelecektir. S-400’lerle başlayan yeni rotanın ekonomide de bir an önce hayata geçirilmesi çözüm adına atılacak çok büyük bir adım olacaktır.
...***
Kazım Güleçyüz, 19 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Atanmışlar kabinesi ile seçilmişler Meclisi kopuk”başlıklı yazısını o Yeni yönetim sistemini savunanların bir iddiası da kuvvetler ayrılığının daha sağlıklı bir şekilde işleyeceği ve bu meyanda daha güçlü bir Meclisin ortaya çıkacağı idi.Hele getirilen şekliyle bunun mümkün olmayacağını biz baştan itibaren ifade ettik. Bir yıllık uygulama da bizi doğruladı.“diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Son günlerdeki Reis-vekil buluşmalarından sızan bilgi kırıntılarından anlaşılan o ki:İktidar milletvekilleri de aynı görüşte: Yeni sistemle Meclis zayıfladı. Vekilleri bu kanaate ulaştıran sebep, Meclisle bağı kesilen bakanlara ulaşamamaları. Bu yöndeki yoğun şikâyetler üzerine Erdoğan, “Gerekli uyarıları yapacağım” demiş. Ama sistem arızası uyarıyla çözülür mü?
Başkan kabinesini Meclis dışı isimlerden oluşturuyor. Meclisten seçilen bakanın vekilliği düşüyor. Güvenoyu alma şartı kaldırılmış. Vekiller bakanlara sözlü soru soramıyor.
Vekillerle bakanlar arasındaki kopukluğu gidermek için “nöbetçi bakan” formülü konuşuluyormuş. Nasıl olacak ve işleyecekse!
Nöbetçi bakan ne yapacak? Kendi dışındaki bakanlıklarla ilgili taleplere ne cevap verecek? Not alıp ilgili bakana mı iletecek? Sonrası ne olacak? Ve takibini kim yapacak?
Velhasıl hayli karışık bir iş...
Yeni sistemde Meclisin daha güçlü olacağı söylenirken, “Artık yasama işine odaklanacak” deniliyordu. Ama peş peşe çıkarılan çok sayıda Saray kararnamesi ile, Meclisin yasama fonksiyonu da fazlasıyla azaltılmış oldu.
KHKzede anayasa profesörü olarak milletvekili seçilen İbrahim Kaboğlu’nun tesbitiyle bu dönemde Meclis 691 maddeden oluşan 39 yasa teklifini kanunlaştırırken, Saraydan 1915 maddelik 41 kararname sâdır olmuş.
Kanunların her bir maddesi Mecliste tek tek tartışılıp müzakere edilerek yasalaşıyor, ama kimin hazırladığı ve tartışılıp tartışılmadığı belirsiz Saray KHK’ları tek imza ile Resmî Gazete’de yayınlanıp uygulamaya konuluyor.
Bu örnek bile Meclisin yasama yetkisinin yeni sistemle ne hale geldiğini göstermeye yeter.Meclisin “yürütmeyi denetleme” işlevinin nasıl işlemez hale getirildiği de yazılı sorulara cevap oranının yüzde 5’e düşmesinden belli.
...***
Zeki Ceyhan, 19 Temmuz tarihli Milli gazetede, “Siyasi ayak!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“15 Temmuz darbe teşebbüsünün yıldönümünde “siyasi ayak” tartışmaları bir hayli hızlandı. Ana muhalefet partisi CHP iktidara, “FETÖ’nün siyasi ayağı açığa çıkarılmalı” çağrısında bulunuyor.Böyle bir çağrıda bulunurken de FETÖ’nün uzantılarının iktidar içinde yapılandığı imasında bulunmayı da unutmuyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İktidar sözcüleri ise ana muhalefetin bu çağrısına cevap yetiştirmekte gecikmiyorlar ve “Siyasi ayak bir an önce açığa çıkarılsın biz de merak ediyoruz” diyorlar. Bunu söylerken darbeye teşebbüs edenlerin ana muhalefet CHP’ye ayrıcalıklı davrandığını iddia ediyorlar.
Yani ana muhalefet iktidarı darbecilerin siyasi ayağı olmakla suçlarken iktidar da ana muhalefeti aynı suçlamanın muhatabı haline getirmeye çabalıyor.
Ve bu arada ortaya Vatan Partisi Genel Başkanı Perinçek çıkıyor!
Perinçek, “FETÖ’nün siyasi ayağı ortaya çıkmıştır” diyor ve Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ı FETÖ’nün “siyasi ayağı” olarak tanımlıyor.
Hem iktidar hem de ana muhalefet sözcülerinin birbirlerinin üzerine yıkmaya çalıştığı “siyasi ayak” suçlamasını başka bir mecraya çekmek gibi önemli bir görevi yerine getiriyor.
Evet, herkes darbenin yani FETÖ’nün “siyasi ayağı” ile ilgili olarak bir şeyler söylüyor ama “siyasi ayak” hakkında yine hiçbir şey aydınlanmıyor.
Bir kısım insanlar FETÖ’cü olmakla suçlanıp “cezalandırılırken” yakınları devlet yönetiminde “önemli makam ve mevkilere” gelebiliyorlar.
İşin doğal olanı elbette böyle olmasıdır. Tavanda böylesine “doğallıklar(!)” yaşanırken tabanda insanlar yakınları FETÖ ile ilişkili diye olmadık yaptırımlara maruz kalıyorlar.
İnsanlar gittikleri dershaneler yüzünden, kaldıkları öğrenci evleri yüzünden ya da para yatırıp para çektikleri banka yüzünden kara listelere alınıyorlar. Bunların kara listelere alınmasını da makul kabul etmek mümkün ama yakınlarının benzer gerekçeler ile mağdur edilmelerinin izahı yok!
İşte bu mağduriyet yüzünden darbenin ya da FETÖ’nün “siyasi ayağının” ortaya çıkarılması isteniyor.