Temmuz 23, 2019 08:44 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Kılıçdaroğlu: S-400 alınabilir ama Rusya’ya bağımlı olmamalıyız

Yeniçağ:

4 bakan kabine dışı kalabilir

Milli gazete:

"Bahçeli, AKP'yi tehdit ediyor; 'kıpraşırsanız yakarım' diye"

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Örsan Öymen, 22 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “15 Temmuz yalanları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tarih, kurgular değil, olgular üzerinden yazılır. Ancak Türkiye’de tarihi kurgular üzerinden çarpıtmak bir alışkanlık haline geldi. 15 Temmuz darbe girişimi de, kurgular üzerinden siyasi partilerin propaganda malzemesine dönüştüğü için, bu olay gerçeklere dayalı bir biçimde analiz edilemiyor. 15 Temmuz darbe girişimini anlamak ve anlatmak için, öncelikle 15 Temmuz’a dair yalanları deşifre etmek ve bu yalanların tekrar edilmesinin önüne geçmek gerekiyor: Birinci yalan: 15 Temmuz darbe girişimi bir tiyatrodur. Doğrusu: 15 Temmuz darbe girişimi bir tiyatro değildir, gerçek bir darbe girişimidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

İkinci yalan: 15 Temmuz kontrollü bir darbe girişimidir. Doğrusu: Darbe girişiminin bir tiyatro olduğunu söylemek ile kontrollü bir darbe girişimi olduğunu söylemek aynı şey değildir. Ancak yine de, hükümetin bu darbe girişimini önceden haber almış olduğu ve çıkar sağlamak amacıyla darbe girişimini kontrollü bir biçimde, zamanında önlemediği iddiası hâlâ tartışma konusudur. Bu bir olasılıktır, ancak kanıtlanmış değildir. Üçüncü yalan: 15 Temmuz darbe girişiminde millet sokaklara dökülerek darbe girişimini engellemiştir. Doğrusu: 15 Temmuz gecesi İstanbul’da ve Ankara’da sokaklara dökülen vatandaşların sayısı son derece sınırlıydı. Yüz binlerce vatandaşın sokaklara dökülmesi, 15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olmasından sonra, 16 Temmuz’dan itibaren gerçekleşmiştir. Darbe girişimini önleyen ana unsur, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde darbelere ve özellikle Fethullah Gülen çetesine karşı olan komutanlardı. Bu komutanların da tamamı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP taraftarı değildi. Dördüncü yalan: Erdoğan, 15 Temmuz gecesi direnen milletin yanında yer alırken, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu güvenli bir yerde gizlenmeyi tercih etmiştir. Doğrusu: Erdoğan darbe girişimi sürecinde hem karada hem de havada güvenlik çemberi içinde kendisini koruma altına almıştır; Erdoğan halka sokağa dökülme çağrısı yapmıştır, ancak kendisi sokaklara dökülmemiştir, tankların üzerine veya önüne çıkmamıştır; darbe belli bir ölçüde bertaraf edildikten sonra, Atatürk Havalimanı’nda halka açıklamalar yapmıştır. Beşinci yalan: AKP iktidarı 15 Temmuz darbesinin arkasında olan Fethullah Gülen çetesine karşı büyük bir mücadele vermiştir. Doğrusu: FETÖ’nün devletin içine sızmasında en büyük rolü AKP oynamıştır; “Ergenekon”, “Balyoz”, “OdaTV”, “Casusluk” olarak bilinen zulüm süreçlerinde AKP, FETÖ’ye karşı hiçbir önlem almadığı gibi, onunla işbirliği yapmıştır. Halen de FETÖ’nün siyasi kanadı ortaya çıkarılıp yargı önünde hesap vermemiştir. Ayrıca AKP demokrasiyi değil, teokratik bir monarşiyi savunan bir siyasi partidir.

…***

Faruk Çakır, 22 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Dertler konuşulsun ki çare bulunsun”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’yi idare edenlerin en büyük hatalarından biri de, sadece kendilerini öven medyaya destek olmaları ve itiraz eden her sesi susturmak istemeleridir. Muhtemelen böyle bir tesbite itiraz eden tarafgirler olacak. Onlara göre ‘filan filan gazete ya da televizyon kanalları iktidara muhalif oldukları halde yayınına  devam ediyorsa’ ülkemizde basın hürriyeti vardır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Değil basın hürriyeti, muhalif hiçbir düşünceye tahammül edilmediğinin onlarca, hatta yüzlerce misali vardır. Bir defa siyasette muhalif düşüncelerin de olması gerektiği en başta kabul edilmiyor ki. Onlara göre herkes iktidarın yaptığı işleri alkışlamak  durumunda. İtiraz edenlere mümkün olan en ağır ithamlarda bulunulmuyor mu? Yani, iktidarın yaptıklarını alkışlamak şart, itiraz etmek ise düşmanlık olarak yorumlanıyor. En baştan en sona kadar bu kanaat pekiştirilmeye çalışılıyor. İktidarın ‘iyi’ dediğine iyi, ‘kötü’ dediğine kötü demek vazife addediliyor. Hem de her konuda.

Geçen gün bir ahbabımız, “S-400 konusunda ne düşünüyorsun? Bu silâhı almakla çok iyi ettik değil mi?” diye sordu. Cevaben, “İşin ehli değilim. Ne getirip ne götürdüğü iyi hesaplanmalı. Diplomatik kanallar kapatılmamalı. Ürküttüğümüz kurbağaya değmeli. Pencereden seyretmek daha uygun” benzeri cevaplar verdik. Gözü kapalı olarak S-400 kararını savunmamızı isteyen  ahbabımız bu cevaplardan memnun olmadı ve “Nasıl olur da böyle önemli bir konuda ‘pencereden seyredelim’ dersin” diye çıkıştı. Kanaatimizce bunun sebebi şu olmalı: Sabah akşam belli TV kanallarını izleyen, iktidarın yaptığı her açıklamasını ‘en doğru’ kabul eden ve itirazları ‘düşman açıklaması gibi’ gören bir anlayış yerleştirilmek isteniyor. Ahbabıma ayrıca, “Daha önce bunca  silâh alındı, gemi alındı vs. Onlarla ilgili de görüş beyan etme ihtiyacı hissetmedim. Şimdi niçin taraftar ve tarafgir olmamız bekleniyor ki? Prensip olarak hadiseye bakmak gerekir ve bir adım değil, bin adım sonrası düşünülmeli” dedim. İkna olmadıysa da susmayı tercih etti.

Konuşan, dertleri, problemleri gündeme taşıyan herkesin kınandığı, ötekileştirildiği bir süreçten geçiyoruz. Dün dost olanlar, en küçük itirazlar sonrası birbirlerine düşman gibi davranıyorlar. Bu tablo Türkiye’nin hayrına değildir. İktidarın her yerde, muhalif fikirlerin ve muhalefetin demokrasilerde olduğunu ne zaman kabul edeceğiz? Bırakın dertler konuşulsun ki çareler bulunsun. Her konuşanı damgalamak en başta iktidar partisine zarar verir, ama idareciler bunun farkında değil maalesef.

...***

Ahmet Gürsoy, 22 temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Sistem neden tartışılıyor?”başlıklı yazısının okuyucularla paylaşıyor.

“Bu ülkede neden her şey olması gerektiği gibi yapılmıyor? Yapılan işlerde bir sapma, büyük ya da küçük illa arıza çıkaracak taraf olacak. İşte size sistem tartışmaları. Nedir bizim ülke yönetim sistemimizin adı? Partili Cumhurbaşkanlığı. Bilim tarihinde var mı böyle bir sistem? Yok! Siyaset bilimine giriş kitaplarını oku; yok.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Karşılaştırmalı siyaset bilimini aç satır satır karıştır gene yok. Anayasa Hukuku dersleri oku; yok. Bilimsel metinlerde yeri olmayan uyduruk bir sistem getirdiler. Getirilmezden evvel yazdık söyledik. "Bu sistem yürümez" dedik. "Getireceğiniz Partili Cumhurbaşkanlığı denetimsiz" dedik. "Tek kişinin otoriter yönetimine dönüşecek" dedik. "Parlamento, bu ülkeyi kuran büyük bir kurumdur. Millet iradesinin tecelligâhıdır. Kuracağınız sistem, milletle devletin arasın açar" dedik ısrarla tersini söylediler. Dinletemedik. Şimdi geldiğimiz yere bakar mısınız? Kuruluşunun daha ilk yılında arıza verdi. Kim söylüyor? Bahçeli hariç herkes. Öncelikle de sistemi kuran iktidar kanadı "arıza verdik" diyor. "Onarılacak, varsa hatalar düzeltilecek" diyor.

Sistemin kötü işleyişi sebebiyle ülkemizin gördüğü zararı kim telafi edecek? Bir ülkenin yönetim sistemi yönetilen herkesi ilgilendirir. Öyle ise yönetim sistemi, iktidardaki parti ve destekçilerinin  arzularına göre değil, kime göre kurulmalıdır?  Şüphesiz herkesi yönetecek olan siyasal sistem, toplumsal mutabakatına göre kurulmalıdır. Bir çeşit siyasal sözleşme niteliğinde olmalıdır. Bizde nasıl oluyor? İktidarın kendi isteklerini, politik görüşlerini kabul etmeyenleri hain, FETÖ'cü, PKK yanlısı olarak suçlama ve karalamalarıyla.

Bir şey daha: Hangi rejim ya da sistem olursa olsun iddia ettiği, ortaya koyduğu kurallara önce; o sistemi kuranlar uymalıdır. Türkiye'yi yönetenlerin en büyük açmazı tam da burada düğümleniyor. "Demokrasi" diyorsun, ortada hukuk yok. Hukukun üstünlüğü yok. Ana akım medya iktidara eklemlenmiş. Halk, yürütmenin hatalarını göremiyor. Çünkü medya iktidarın borazanı haline getirilmiş. Bu durumda demokrasiden bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Demokrasi sadece seçme ve seçilme özgürlüğünden ibaret değildir. Demokrasinin özünde halkın kendi kendini yönetme iradesi vardır. Halk toptan meclise gidip kanun yaparak kendi kendini yönetemeyeceği için, yerine kendisini temsil edecek vekiller seçer.