Temmuz 28, 2019 08:02 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: ‘Hepimiz birbirimize karşı denetçiyiz’

Yeniasya:

Normalleşmeye AYM katkısı

Star:

Erbil'deki saldırının faillerinden birinin daha kimliği açıklandı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ahmet Takan 27 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Mart'ın sonu güzel oldu!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Onlarca yıl aradan sonra yerelde iktidarı tekrar yakalamak… Ve genel iktidarın yakalanması için tekrar umutların yeşermesi… Ve genel iktidara giden yolun mahalli iktidardaki başarıdan geçtiği gerçeği…Mahalli seçimlerde kazandığı büyük başarının ardından yeni yol haritası çizmek için Afyonkarahisar'da belediye başkanlarını kampa alan CHP'yi takip edip olup bitenleri yerinde görmek için yollara düştüm. Ankara büromuzdan parlamento muhabirimiz Fatih Erboz ile birlikte CHP'nin Belediye Başkanları Çalıştayı'nın düzenlendiği otelde biz de kamp kurduk.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Peşinen söyleyim, daha önce izlediğim CHP'ye göre, Afyon'da kendine daha güvenen, duruşları dikleşen, yarınlardan umutla bahseden ve yüzleri gülen CHP'liler fotoğrafı ile karşılaştım. Daha ilk otele adım atar atmaz bu havayı aldım. CHP'li belediye başkanları fotoğraf çektirmekten kendilerini alamıyorlardı. Çalıştay'ın Afyon'da Cumhuriyetin kurulduğu topraklarda düzenlenmesinin amacının ise Cumhuriyetin kurucu değerlerine bağlılık konusunda topluma verilen çok önemli bir mesaj olduğu kanaatindeyim. İyi bir başlangıç!.. Belediye başkanları kampında tüm duvarların "Mart'ın Sonu Güzel Oldu" pankartları ile süslenmesi de dikkat çeken ironik bir göndermeydi…

CHP Belediye Başkanları Çalıştayı'nda yapılan rutin konuşmaları haber sütunlarımızdan okuyacaksınız. Ancak, kampın ruhunu yansıtabilmek açısından Mahalli İdarelerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun'un konuşmasındaki "psikolojik ve ahlaki üstünlük kazandık" sözlerine ayrıca dikkat çekmek isterim. En başta söylediğim gibi, CHP'lilerin psikolojik bir üstünlük kazandıkları duruşlarından belliydi. Ahlaki üstünlük kazandıklarının ispatı için daha zamana ihtiyaç var. Bunu, belediye başkanlarının icraatlarını ve topluma olan yaklaşımları ile göreceğiz. CHP'nin önünde çetin bir sınav olduğu da kocaman bir gerçek. İstanbul ve Ankara'yı kazanmayı bir zamanlar hayal dahi edemeyen CHP'lilere Kemal Kılıçdaroğlu seslenirken konuşmasının ana gövdesini "güven"e oturttu. "Tek başına bizim başarımız değil" derken CHP'li belediye başkanlarına, hatırlamaları gereken dikkat çekici bir uyarıda bulundu; "halkın demokrasiye olan bağlılığının başarısı"… Kılıçdaroğlu, seçim kazanan belediye başkanlarını uyarırken, her zaman pozitif dil kullanmaları ve bundan vazgeçmemelerine vurgu yapmayı da ihmal etmedi. Bu, 31 Mart ve 23 Haziran'da elde edilen başarının en önemli anahtarıydı…

Afyon kampında verilen aralarda CHP'li belediye başkanları ile görüşme imkanı da bulduk. Fotoğraf çektirmekten bitap düşen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekem İmamoğlu'nun yanına bir ara yaklaşma fırsatı yakalayınca bir süre sohbet ettik.

Ekrem İmamoğlu'na "bu kamptan ne beklediğini" sorunca şu yanıtı aldık;

"İşbirliği, senkronize bir çalışma… Burada bütün belediye başkanları tüm iyiliklerle beraber yanlış bir şey olmaması için bütün tedbirleri alacak bir potansiyel işbirliğinin tanımlandığı bir toplantı olsun."

Bu değerlendirmeye, sonuçlarını tüm Türkiye'nin çok yakından takip edeceği yerinde bir siyasi tespit diyelim… 

…***

Cevher İlhan, 27 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, “Siyasette sorgulama süreci”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bilindiği gibi 31 Mart - 23 Haziran seçimleri öncesinde ve sonrasında iktidar partisinden siyasi iktidarın kamaplaştırıcı ve kutuplaştırıcı söylemine dair ciddî eleştiriler ve uyarılar yapılmıştı.Öncelikle AKP’li Manisa eski Milletvekili Selçuk Özdağ, Twitter hesabından “Ne yazık ki parti sistemimiz doğruları konuşmaya el vermez, özgür düşünmeye kapalıdır. Biraz şahsiyet belirtisi gösteren kendini kapı önünde bulur” çarpıcı sözleri bunun beyânıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Partilerin “kışla”, mensuplarının “asker” gibi görüldüğünü, liderlerin beklediği “parti ve partili tipi”nin bu olduğunu belirtip, bunun siyasetçinin profilinin düşmesine neden olduğunu ve ortada kalite olmayınca da siyasetçinin çözüme değil dalkavukluğa yöneldiğini” tenkit etmişti. “Bu seçimin sonuçları İstanbul ile sınırlı kalmayacak, başka siyasî yansımaları da olacaktır” tesbitini yapmıştı.

Agresif nefret dilinin “iktidar cephesi”ne kaybettirdiği, “Demokrasi, hukuk kazandı. Türk insanı baskıcı, otokrat yönetim tarz ve söylemlerine razı olmayacağını gösterdi” paylaşımıyla “Türkiye, kamplaştıran, kutuplaştıran, ayrıştıran siyaset biçimini reddetti” cümlesi bir diğer tesbitti.  

Özetle, seçimden sonra unutulan “beka” söylemi üzerinden, kendilerini “yerli ve millî”, siyasi rakiplerini “gayr-ı millî” hatta “teröre destek”, hatta “terörist” ve “hâinlik”le itham eden, Cumhurbaşkanı, sanki seçim İstanbul’da değil de Kahire’de yapılıyormuş gibi “Pazar günü Sisi mi diyeceğiz, Binali Yıldırım mı diyeceğiz?” diyerek muhalefet adayını “Mısır’ın darbeci lideri” olarak tahkir edip karalayan “menfi siyaset”in duvara tosladığı iktidar partisi içinden ikazlarla ortaya çıktı. 

Ayrıca Ömer Turan’ın “Sayın Cumhurbaşkanı, 18 senedir sizi ölümüne destekleyen benim gibi milyonlarca kişi artık sizi sorgulamaya başladı. Bunların bir kısmı benim gibi desteğini sizden çekti, bir kısmı desteğini çekmeyi düşünüyor, diğer kısmı ise sizi sorgulamaya başladı” hayıflanması ile AKP eski milletvekili Şamil Tayyar’ın “Seçim aslında 6 Mayıs’ta kaybedilmişti, milletle inadlaşılmaması gerçeğini 17 yıl sonra biz de öğrendik” paylaşımı, inadına iptalin akıbetini özetledi. 

…***

Mustafa Karaalioğlu, 27 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “Gelcek 4 yılın acil ve sakin eylem planı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir yandan cılız da olsa başkanlık sisteminin eksikleri üzerinde fikir yürütülüyor. Gerekli bir mesai… Sistemin, yeterince düşünülmeden yasalaştığı, TBMM’nin yetkileri ve kurumlar arasında koordinasyon başta olmak üzere siyasetin tabiatına aykırı bir dizi unsur içerdiği biliniyor. Fikir yürütenlerin o kadar işi var ki herhangi bir öneri için dahi günlerce haftalarca konuşmak mümkündür. Mümkündür ama en küçük değişiklik için dahi kanun ya da anayasa maddesi gerektiği için ve parlamento çoğunluğu değişim yanlısı olmadığı için konuşmanın motivasyonu olmayacaktır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

En nihayet, sistem ne kadar eksik olsa bile sandıkta kabulünün üzerinden hepi topu iki sene geçmiş bulunuyor. Henüz çok taze ve madem millet oyuyla benimsendi kredibilitesinin devam ettiğini varsaymak gerekir.

Bir yandan da yerel seçimlerin tamamlanmasıyla birlikte önümüzde bulunan dört seçimsiz yılın planlanması ve verimli bir çalışma dönemi temennisi bulunuyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar kanadının “yeni bir başlangıç” yahut “fırsat dönemi” olarak tarif ettiği koskoca bir dört yıl. Eğer önümüzdeki icraat dönemi söylendiği ve umulduğu gibi verimli geçecek olursa birinci gruptaki tartışmalar; yani, başkanlık sistemine yönelik eleştiriler de zayıflayacaktır. Yani, başkanlık sisteminin bu haliyle devamının kaderi bizatihi Başkan’ın ve ekibinin elinde bulunmaktadır.

İktidarın denetiminden bağımsız faktörleri; yani yeni siyasi gelişmelerin ortaya çıkaracağı potansiyeli bir kenara koyarak önümüzdeki dönemde hangi alanların güçlendirilmesi gerektiğine bakalım. Hangi meselelere öncelik verilmesi gerektiğini konuşalım.

Ekonomi… Evet, ekonomide sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz ve yaşanan bir kriz tablosudur. Türk ekonomisi küçülme trendine girmiştir, tabiatıyla ağır işsizlik yaşanmaktadır. Kur, faiz ve enflasyon yukarıda asılı kalmıştır ve en avantajlı kalem olan bütçe disiplini kaybolmak üzeredir.

Dış politika… Özellikle S-400 süreci iyi yönetiliyor ama toplamda Türkiye’nin dış politikada kâr/zarar hanesi lehimize gelişmiyor.

İki sahanın; yani ekonomi ve dış politikanın tahkimi için ise içeride hukuk üretmemiz ve demokrasiyi güçlendirmemiz şarttır. Türkiye’nin temel sermayesi daha fazla hukuk, öngörülebilirlik ve güvenilir demokrasidir. Başka da yolumuz yoktur. Başkanlık sisteminin meşruiyeti de buna bağlıdır, yarım asırdır hep söyleyip, gerçekleştiremediğimiz “Büyük Türkiye” hayalinin gerçekleşmesi de… Hukuku ayağa kaldıracak, insanların kendisini iyi hissetmesini sağlayacak ve gerilimi azaltacak bir demokrasi reformuna her şeyden önce ihtiyacımız vardır. Tabii, eğer kendimizle didişmekten yorulduysak ve kaybettiğimiz saygıyı yeniden kazanmak gibi bir derdimiz varsa.