Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: ABD'ye güvenli bölge resti
Cumhuriyet:
Senatör Graham’ın ‘S-400’ü aktive etmeyin’ teklifi hâlâ yanıt bulmadı
Karar:
Gaziosmanpaşa'da 73 adrese eş zamanlı uyuşturucu baskını
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Cevher İlhan, 29 Temmuz tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Ucûbe sistem”in çöküşünün tescili”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“31 Mart ve 23 Haziran seçimleri sonrası “iktidar cephesi”nde “cumhurbaşkanlığı sistemi”nin revizesi tartışılırken, siyasi iktidarın tatil öncesi son yasama faaliyeti olarak Meclis’e dayattığı “torba yasa” ile savaş, felâket ve olağanüstü haller için ayrılan “kefen parası”-“kara gün parası” denilen Merkez Bankası’ndaki 46 milyarı bulan “ihtiyat akçesi”ne el konulup Hazineye-bütçeye aktarılmıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında ekonomistlerin tesbitiyle maksat, daha Haziran’da 12.1 milyar lira açık veren, Ocak-Haziran dönemi için geçen yılın aynı dönemine göre 32.5 milyar lira artışla ilk altı ayda 78.6 milyar liraya yükselen vahim “bütçe açığı”nın kapatılmasıydı. Zira Hazine ve Maliye Bakanı’nın Aralık 2018’de yaptığı sunumda, 80,6 milyar TL olarak açıkladığı 2019 yıl sonu için hedeflenen bütçe açığının yüzde 97,5’i daha yılın ilk yarısında geçilmişti.
Keza tatil öncesi iktidar grubunca Cumhurbaşkanlığı’nın gönderdiği 11. Yıllık Kalkınma Plânı’daki “2023 hedefleri”nde vahim sapmalar olmuş ve büyük oranda revize edilmişti. Çünkü 10. Plân’da “ortalama büyüme hızı”nda yüzde 11 sapma olmuş; 1 trilyon 286 milyar dolar olacağı” vaad edilen “millî gelir”, yüzde 39 sapma ile 784 milyar dolarda kalmıştı.
Yine “kişi başına gelir” 15 bin 996 dolar hedef gösterilirken yüzde 40 sapma ile 9 bin 632 doları aşamamıştı. “İşsizlik oranının yüzde 7,2 olacağı” sözü verilmiş, yüzde 52 sapma ile yüzde 11 olmuştu. Bunun gibi “genç işsizlik oranı yüzde 13 olacak” denmiş, yüzde 56 sapma ile yüzde 20,3’e ulaşmıştı. Keza “1 lira 97 kuruş olacağı” açıklanan “dolar kuru”, 4 lira 72 kuruşa çıkmakla yüzde 139 sapma göstermişti ve “hedefler tutturulamamıştı.”
İşin ilginç yanı, “Biz bunun farkındaydık. Bir geçiş dönemi öngörmedik, doğrudan getirdik. Bu seneyi feda ettik. Göstergelerin kötü olmasını da göze alarak biz bunu yaptık” ifâdeleri geç kalınan “plân”ın başarısızlığının Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından peşinen ikrarıydı.
Bu açıdan, Meclis kürsüsünde plân hakkında ana muhalefet partisi adına konuşan Bülent Kuşoğlu’nun, “Bakanların da siyasi irâdesinin olmaması, Meclis’e hesap vermemeleri, güvenoyu almamış olmaları demokrasimiz açısından büyük bir sıkıntıdır. Bakanların şu anda adları eskisi gibi ‘bakan’ ama aslında bulundukları bakanlığın genel sekreteridirler, bulundukları bakanlığın işlem ve eylemlerinden sorumlu değillerdir. Meclis’e karşı hesap veremiyor, vermiyor, halka karşı da hesap vermiyor, çünkü seçilmiş değiller, siyasi bir irâdeleri de yok” değerlendirmesiyle “tek kişilik sistem”in yönetimdeki çöküşünün tesciliydi.
“İktidar cephesi”nin önemli ölçüde oy kaybettiği 31 Mart ve bilhassa “millet ittifakı” adayının “cumhur ittifakı” adayına 806 bin oyla yüzde dokuz fark attığı 23 Haziran seçimleri sonrası iktidar partisinde garip gelişmeler oluyor.
Seçimden hemen sonra AKP eski milletvekili Aydın Ünal’ın, 31 Mart sonuçlarına dair, “Medya/sosyal medyada Ak Parti adına konuşuyor algısına sahip, belli mecralardan yemlenen, operasyoncu, şantajcı çok sayıda ahlâksız türedi ve seçim sonucunun böyle çıkmasında etkili oldular…”; -23 Haziran için- “Yoo! Erken de değil, susma zamanı da değil artık. 31 Mart’ta hezimet yaşattılar. Gereksiz yere seçim tekrarı yaptırdılar. Kötü kampanyalarla tekrar hezimete yol açıtlar…” yakınması, siyasi iktidarın kaybının sorgulanacağının sinyallerini çakmıştı.
Düşülen vartada, iktidara yakın yorumcuların “yeni dönemin ipuçları”nın “kabine ve parti yönetiminde değişiklik”le kalınmayacağını ileri süren “iktidara ilişik yorumcular”ın, “yeni üslûp ve söylem”in sözkonusu olduğu “paradigma değişiklikleri”nden söz etmeleri bunun açık işâreti.
...***
Orhan Uğuroğlu, 29 Temmuz tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Siyasi bedel mi hukuki bedel mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan'ın yeni parti girişimlerine ilişkin şöyle dedi:"Şu anda hakkımızda çok dedikodular var. Birileri parti kuruyormuş, şu oluyormuş. Kafanıza takmayın. Bu tür ihanetlerin içerisinde olanlar bedelini de ağır öderler."”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan'a açık seçik soruyorum:
A) Ne bedel ödeyecekler?
B) Hangi konuda "ağır bedel" ödeyecekler?
C) İhanetten kastınız nedir?
* Vatana ihanet mi?
* AKP'ye ihanet mi?
* Erdoğan'ın şahsına ihanet mi?
D) Hukuken mi bedel ödeyecekler?
E) Siyaseten mi bedel ödeyecekler?
F) Siz, kurucu ekibiniz ve Refah Partisi milletvekilleri, ayrılıp AKP'yi kurarak merhum Necmettin Erbakan'a ihanet mi ettiniz?
G) Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'nu neden hainlikle, ihanetle suçluyorsunuz?
H) Elinizde "ağır bedel ödetecek" hangi belge ve bilgiler var?
* Varsa neden açıklamıyorsunuz?
* Neden Cumhuriyet Başsavcılıklarına vermiyorsunuz? Cumhuriyet tarihinde siyasi görüş ayrılıkları her partide ortaya çıktı, çıkıyor. AKP'nin 17 yıllık iktidarının "metal yorgunu" olduğunu Erdoğan kendisi ikrar etti. Kuruluş çizgisinden, ilkelerinden, adaletten, hukuktan kopan AKP, "tek adam" rejimi ile Türkiye'de Meclis'i devre dışı bıraktı. Bugün MHP desteği olmasa AKP iktidar olamayacak konumdadır. MHP ve Devlet Bahçeli de "kayıtsız, şartsız" AKP'ye ve Erdoğan'a teslim olmuş durumdalar. Damatları, oğulları ve eşi ile AKP'nin Genel Merkez yöneticileri Erdoğan'ı ve icraatlarını Devlet Bahçeli ve MHP'liler kadar koruyamıyor, savunamıyor. Bir zamanlar ağır hakaretler ile hücum ettiği Erdoğan karşısında Bahçeli "süt dökmüş kedi" gibi davranıyor.
Bu kez Erdoğan'ı eleştirenleri tırmıklıyor. Dünya siyaset tarihinde koalisyon ortağı olmayıp körü körüne iktidara destek veren başka bir siyasi parti sanırım yoktur. Bahçeli'nin iktidar olup Türkiye'yi yönetme isteği ve hırsı anlaşıldı ki körelmiş. Muhalefet olup iktidarı doğru yönlendirme hevesi kaybolmuş.
...***
Mehmet Ocaktan, 29 Temmuz tarihli Karar gazetesinde, “AYM’nin kararı özgürlükçü hukuk açısından önemli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’de yargı sistemindeki sorunlar yüzünden büyük mağduriyetlerin yaşandığı bir gerçek. Hakkaniyetli olmak açısından hemen belirtmek gerekiyor ki, 15 Temmuz’da millete silah çeken kanlı darbe örgütü FETÖ’ye karşı hukuk çerçevesinde yapılması gerekenler yapılmalıdır ve bu konuda kimsenin bir itirazı da olamaz. Hatta bu çerçevede geniş çaplı tutuklamaların yapılmasını da bir yere kadar anlamak mümkün.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ancak sadece FETÖ bağlamında değil, farklı kesimlere uzanan bir alanda “Kuvvetli suç şüphesi”ni yansıtan deliller olmadığı halde, gazetecilerden akademisyenlere kadar geniş çaplı bir tutuklamaya gidilmesi hukuken sorunlu bir durum oluşturmaktadır.
Hatırlayalım, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 10 Mart 2019’da yaptığı bir açıklamada, üç yılda 30.801 kişinin tutuklandığını, 511 kişinin de gözaltına alındığını açıklamıştı. Bu oldukça büyük bir rakam, eğer yargısal süreçleri “kuru”ile “yaşı” birbirinden ayıracak bir titizlikte sürdüremezsek adaletin tecellisinde sıkıntılar olabilir.
Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi’nin en son akademisyenlerle ilgili olarak verdiği ”hak ihlali” kararı, hukukun özgürlükler ekseninde işleyişi açısından son derece önemli.
Bilindiği gibi, “Suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiri nedeniyle mesleklerinden ihraç edilen, haklarında disiplin cezaları verilen, “terör örgütü propagandası”suçundan dava açılarak hapse mahkum edilen ve bir bölümü cezaevine konulan akademisyenler AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuşlardı.
AYM geçtiğimiz hafta, 1128 imzayla açıklanan bildirinin ardından gelişen yaptırım sürecine maruz kalan akademisyenlerin bir bölümünün yaptığı başvuruyu ele aldığı toplantıda ‘hak ihlali’ kararı verdi. Oylamada 8’e 8 sonuç çıkması üzerine, eşitlik durumunda başkanın bulunduğu tarafın görüşü kabul edildiği için, hükümde AYM Başkanı Zühtü Arslan’ın ‘hak ihlali’ var şeklindeki kararı tayin edici oldu. Bu arada, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atanan beş üyenin (AYM Başkanı Zühtü Arslan dahil) oylarının kararda etkili olduğunun altını çizmek gerekiyor. Emsal niteliğindeki karar, diğer başvurular için de uygulanacak.