Ağustos 07, 2019 09:09 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: ABD ile pürüzler aşılamadı

Karar:

Avrupa'ya 6 kriter sözü

Milli gazete:

Operasyon an meselesi! İl ve ilçelere seferberlik emri gönderildi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yıldırım Koç, 6 Ağustos tarihli Aydınlık gazetesinde, “sendikalaşmada kaçırılmış bir fırsat”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın işçi sendikalarının üyelerine ilişkin son tebliği 31 Temmuz 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Bu tebliğe göre, Türkiye’de 13.8 milyon kişi işçi statüsünde çalışıyordu. Bunların 1.9 milyonu işçi sendikalarına üyeydi. Ancak bu üyelerin önemli bir bölümünün işsizler, işkolu değiştirmeden sendikasız bir işyerinde çalışırken üyeliğini sürdürenler, sendikal mücadelenin öne çıkmadığı işyerlerinde çalışıp sendikaya üye olanlar, vb. olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, gerçekten sendikal örgütlülük içinde yer alan işçi sayısını belirlemede toplu iş sözleşmesi kapsamında bulunan işyerlerindeki sendika üyesi işçilerin sayısına bakmak gerekir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu veriler dikkate alındığında, sendikal mücadele içinde yer alan işçi sayısının bir milyondan biraz fazla olduğu söylenebilir. Gerçek işçi sayısı da 16 milyonun üzerindedir. Buna göre, Türkiye’de işçiler arasında sendikalaşma oranı çok düşüktür.

İşçilerin sendikalara üye olmamalarının çeşitli nedenleri var. Birçok işyerinde işverenler sendikal örgütlenmeye düşmanca yaklaşıyor. Bazı işyerlerindeki işçilerin sendikal örgütlenmede sütten ağızları yanmış, yoğurdu üfleyerek yiyorlar. Sendikal örgütlülükle haklarını korumak ve geliştirmek yerine kişisel ilişkileri kullanmayı tercih ediyorlar. Bazı sendikalardaki yanlış uygulamalar ve sosyal medya aracılığıyla işçilerin kolayca öğrenebildiği ciddi yolsuzluk ve israf iddiaları da işçilerin sendikalara olan güvenini sarsıyor. Sendikal örgütlülük sürecinde işten çıkarmalara karşı açılan davalarda, yargının pahalı olması ve yasada öngörülenin çok daha üstünde sürelerle karara gitmesi de çok ciddi sorunlar yaratıyor. Yabancı kaçak işçiliğin yaygın biçimde kullanılması ve çeşitli nedenle yerli kaçak işçiliğin de artması, sendikalaşmanın önündeki engellerden biri. Hükümetin de, tümüyle kendi kontrolü altında olmayan sendikal örgütlülüğe sıcak bakmadığı açık. Ancak sendikaların önemli bir bölümünün sendikal örgütlülük konusunda pek de niyetli olduğunu söylemek mümkün değil. 21 yıl önce kabul edilen bir yasayla sendikal örgütlülüğün çok ciddi bir biçimde teşvik edilmesinden yararlanan sendikanın bulunmaması, bu niyetsizliğin önemli göstergelerinden biri.

...***

Taha Akyol, 6 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “Yolsuzluk ve kayırmacılık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kamu kurumlarındaki kayırmacılık ve yolsuzluk temel kültürel hastalıklarımızdan biridir; ta Osmanlı’dan bugüne… Son günlerde belediyeler dolayısıyla tekrar gündeme geldi. Elbette dürüst insanlar çok, elbette dürüst dönemler var ama ele geçirdiği gücün sürekli olacağını ve denetlenmeyeceğini düşünenlerde bu gücü kötüye kullanma eğilimi her zaman güçlü oluyor. Kişilerin ahlaklı olması elbette önemli… Ama meseleyi “kurallar ve kurumlar”açısından ele almak gerekir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın “100 günde 136 milyon 579 bin 402 lira bütçe kazanımı sağlandığını” belirten açıklaması önemlidir.

Yavaş’ı tebrik ediyorum. Bütün belediyeler böyle yapmalı; kamuya hesap vermek esaslı bir gelenek haline gelmelidir. Bu tür harcamaların hepsi kanunen suç niteliğinde işlemler olmayabilir.  Ama “kamu kesesinden cömertlik” yapılarak eş dost ağırlamak, siyasi taraftarları kamu kaynaklarıyla ödüllendirmek de mutlaka önlenmelidir.

Bu hem “siyasi etik” bakımından zorunludur, hem devlet kurumlarının işleyişinde verimliliği arttırarak “sağlıklı büyüme”yi gerçekleştirmek için şarttır.

Fakat bireyleşme ve kurumlaşmanın yeterince gelişmediği toplumlarda akrabalık, hemşerilik, cemaat, aşiret, örgüt ve parti bağlılıkları çok etkili oluyor ve beklenti yaratıyor. Böyle toplumlarda hak aramanın, iş bulmanın, işinde yükselmenin, ihale almanın kanalları modern hukuktaki “sınav, liyakat, eşit rekabet” gibi objektif süreçlerden ziyade geleneksel “kayırma, adamını bulma, yandaşlık” gibi ilişkilerdir.

Eski bakanlardan Nihat Ergün’ün “Adım Adım Siyaset” kitabındaki şu sözleri, kuralların ve kurumların (hukukun) zayıf olduğu toplumlar için adeta tabiat kanunudur:

“Partiler bir süre sonra parti olmaktan çıkıyor, siyasi cemaate veya siyasi şirkete dönüşüyorlar...”AK Parti “üç Y” (Yasak, Yokluk, Yolsuzluk) ile mücadele taahhüdüyle iktidara geldi. AB sürecinde bu yönde ciddi adımlar attı. Ama zamanla ortaya çıkan sorunları Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ısrarlı uyarılarında görebiliriz:

“Ahlak ile bezenmemiş siyasetten daha tehlikelisi yoktur” (28 Ekim 2015)     

“Görev aldıktan sonra evini, arabasını değiştireni partiye sokmam.” (16 Kasım 2015)

“Eşini, işini ve evini değiştirenlerin peşine düşeriz. Parasal ilişkilerde dikkatli olun...” (26 Ocak 2016)Davutoğlu bu sorunu hükümet programına da yazmıştı; öylece kaldı.Kayırmacılık ve yolsuzluk eğilimi insan tabiatında vardır. Bütün toplumlarda ve bütün partilerde şu veya bu ölçüde görülür. Ama kurumlaşmamış toplumlarda daha fazla…

Uluslararası Şeffaflık Derneği’ne göre “Yolsuzluk algısı”nda Türkiye 2012’den itibaren “en çok gerileyen beş ülke”den biridir ve 72. sıraya inmiştir. (DW, 29 Ocak 2019)

Temmuz başında yasalaşan 11. Kalkınma Planı’nda “Yolsuzlukla Mücadele” var fakat üç cümleden ibaret. (Paragraf 785)

Hukuki düzenlemelerle denetim ve şeffaflık getirmek şarttır. Evet, eğer gerçekten yolsuzluk ve kayırmacılığa karşıysak, “benim partim iyi, senin partin kötü” demagojisini bırakalım. 

...***

Esfender Korkmaz, 6 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Biz  enflasyonu değil enflasyon bizi yönetiyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Temmuz ayı aylık TÜFE beklentisi yüzde 1.55 idi... Gerçekleşen oran  yüzde 1.36 oldu. Bu yıla kadar Temmuzda aylık  TÜFE oranı  yalnızca 2016 yılında yüzde birin üstünde (1.16) olmuş, diğer yıllarda yaz olduğu için eksi veya yüzde birin altında çıkmıştır. Yıllık  TÜFE beklentisi de yüzde 16.87 idi...  Gerçekleşen oran ise yüzde 16.65 oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Temmuz ayı Yİ-ÜFE oranı da aylık yüzde eksi 0.9 ve yıllık olarak yüzde 21.66 oldu. Geçen sene aynı ayda yıllık Yİ-ÜFE oranı yüzde 25.00 olmuştu.                                                

Enflasyon yüzde 10 dolayında kronikleşmişken, 2018 kur artışları ithal girdi maliyetlerini artırdı. Enflasyonun yükselmesine neden oldu. Temmuz ayında Yİ-ÜFE oranı yüzde 0.99 geriledi ve fakat yıllık Yİ-ÜFE hala TÜFE 'nin üstündedir. Bu demektir ki, daha da TÜFE'ye yansıyacak maliyet artışları var.

2018 yılında kur artışları nedeni ile, aylık TÜFE oranları, Ağustosta 2.30, Eylülde 6.30, Ekimde 2.67 olmuştu. Bu sene benzer bir kur hareketi  yaşanmazsa, Bu aylardaki yüksek oranlar yıllık enflasyondan çıkarılacak. Geçmiş yıllarda bu üç ay kabaca yüzde 1 dolayında enflasyon olmuştu. Yeni oranlar ilave edilecek ve yıllık TÜFE Kasıma kadar düşer.

TÜFE  oranları 2018 Kasım ve Aralık aylarında ise eksi 1.44 ve eksi 0.40 olmuştu. Bu aylarda genel olarak TÜFE oranları artı olur.  Bu seneki Kasım ve Aralık aylarında gerçekleşecek TÜFE oranları yıllık enflasyonun artmasına neden olacaktır.

Çekirdek enflasyon geçen sene aynı ayda yüzde 15.10 idi. Bu sene daha yüksek yüzde 16.20 olması enflasyonda kronik yapıyı ve direnci gösteriyor.  TÜFE' ye yakın olması da enflasyonun yatay seyrini gösteriyor.

Kamu zamları, seçimler nedeniyle ertelenmişti. Elektrik ve doğalgaza zamlar, otoyol zamları ve yüksek fiyatlar, hem doğrudan hem de maliyet artışları yoluyla enflasyonun artmasına neden olacaktır.

Enflasyondan kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu yapısal önlemler almaktır. Yapısal önlemler orta ve uzun vadede gerçekleşir. Ancak bu nedenle  toplum  bir süre sıkıntı çeker. Bunun için siyasi iktidarlar bu güne kadar yapısal önemlerde geri durdu. Çünkü yapısal çözümler toplumun bir süre fedakarlık etmesini ve iktidarlarından popülizmden uzak durmasını gerekli kılıyor. Ayıca bu gün yaşamakta olduğumuz istikrar sorunu, geçmiş olanlardan çok farklıdır. Sorunlar birbirini tetikliyor. Adeta panik yaşanıyor. Bunların başında demokrasi ve hukuk sorunu geliyor. Anlaşılıyor ki, İMF'siz biz bu sorunu çözemiyoruz.