Türkiye'den köşe yazarları
Karar: ABD, YPG/PKK ve diğer "ortaklarını" büyütüyor
Yeniçağ:
Arabistan'ın Türkiye'yi yıkma planı
Yurt:
Bursa'da da ağaçlar kesiliyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Sedat Ergin, 7 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinde, "S-400’lerde ortak üretim ve teknoloji transferi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’nin uzun menzilli füze sistemleri konusunda neden Rus yapımı S-400’leri tercih ettiği konusunda getirilen resmi gerekçelerde ‘ortak üretim’ ve ‘teknoloji transferi’ en çok vurgulanan tezler arasındadır.Bu konuda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından pek çok örnek vermek mümkün. Cumhurbaşkanı, S-400’e ilişkin daha ilk beyanlarından birinde “Türkiye olarak biz kiminle ortak üretime girebilirsek burayı da tercih ederiz” diye konuşmuştur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan, bir süre önce Osaka’da Rusya lideri Vladimir Putin ile görüşmesinden sonra “Füzelerin ortak üretimi başta olmak üzere teknoloji transferini de içerecek şekilde ilerletilmesi bizim için de malum öncelik taşıyor” demiştir. (29 Haziran 2019)
Keza Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Türkiye artık pazar olmaktan bıktı. Ortak üretim yapacağız, teknoloji transferi yapacağız, biz de üretici olacağız”derken yine bu faktörü vurgulamıştır. (8 Mart 2019)
Peki Rusya bu alandaki işbirliğine nasıl yaklaşıyor? Başlangıç aşamasında Rus tarafında bu konuda sessizlik hâkimdi. Hatta bazı Rus yetkililerinin “teknoloji transferi olmayacağı” yolunda açıklamalarına da rastlanmıştı.
Ancak Putin, bu konu kendisine sorulduğunda “Ortak üretim ve teknoloji transferi başlığı bizim açımızdan bir güven ya da bir siyasi işbirliği meselesi değildir. Bu işletmeler arasında anlaşmaya varılacak olan tümüyle ticari bir konudur. Buna ilişkin bizim hiçbir askeri, siyasi görüşümüz ve sınırlamamız yok”şeklinde bir tutum almıştır. (3 Nisan 2018)
Rusya Cumhurbaşkanı’nın ifadesinden, bu alanlarda bir işbirliğine en azından kamuoyu önünde kapıyı kapalı tutmadığını söyleyebiliriz.
S-400’lerin geçen ay Türkiye’ye getirilen ve önümüzdeki nisan ayında operasyonel hale geleceği açıklanan ilk partisi ortak üretim değil doğrudan alım şeklinde ortaya çıkmıştır. Teknoloji transferi ile birlikte ortak üretim süreçleri projenin ikinci ayağına kalmıştır.
İkinci sistem S-400’lerde teslimatın en erken 2020 sonunda başlayabileceği açıklanmıştır. Bu da bizi şimdiden 2021 başı gibi bir zaman dilimine götürüyor.
Savunma Sanayii Başkanı Dr. İsmail Demir’in 31 Temmuz tarihinde TGRT mülakatındaki açıklamasına göre, “İkinci sistemde bir ortak üretim, teknoloji paylaşımı, yazılım entegrasyonu gibi bir dizi adım olacak ve oradaki kazanımlar birinci partiye (sonradan) entegre edilecektir”. Dr. Demir’in ifadesiyle, Türkiye açısından “kazanç” ikinci aşamadaki süreçlerde şekillenecektir.
Bu sözlerden şu çıkarımı yapabiliriz: İlk parti S-400’ler önümüzdeki nisan ayında operasyonel olsa bile hedeflendiği şekilde faaliyet gösterebilmeleri, ancak ikinci aşamada elde edilecek kazanımların daha sonra sistemlere entegre edilmesiyle mümkün olacaktır.
Bu noktada Türkiye açısından hassas konulardan biri kendi tehdit değerlendirmeleri çerçevesinde bu sistemlere dost ve düşman tanımlamalarının yapılabilmesi başlığında belirecektir.
...***
Esfender Korkmaz, 7 Ağustos tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Enflasyonu yönetemedik"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Üç çeyrektir GSYH küçülüyor. 2018 son çeyreğinde hane halkı tüketim harcamaları yüzde 8.9, yatırımlar yüzde 4.7 oranında ve 2019 ilk çeyreğinde hane halkı tüketim harcamaları yüzde 4,7 ve yatırımlar da yüzde 12.9 oranında daraldı. Buna rağmen enflasyon çift hanede devam ediyor.TÜİK her ay Finansal Yatırım Araçlarının reel getiri oranlarını açıklıyor. Son beş yıldır, mevduatın reel getiri oranı eksi oluyor. Söz gelimi en son açıklanan Haziran ayı verilerine göre, mevduat reel faizi 2018 yılında yüzde eksi 3.80 ve 2018 yılında ise eksi 0,92 oldu. Bu eksi faizlere rağmen harcamalar daraldı, mevduattaki para yatırımlara gitmiyor. Bu günde tüketim harcamaları artmıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
2018 TL'nin yüksek oranda değer kaybetmesi ile, Yİ-ÜFE yüzde 46'ya kadar çıktı. Kur artışından daha fazla arttı. Gerçekte ise kurların maliyetleri artırıcı etkisi ithal girdi oranına yakın olmalıydı.
TL'nin aşırı değer kazanması ile ithal tüketim mallarının da fiyatı arttı. Ancak aynı vitrinde daha düşük maliyetle önceden gelmiş yerli mallarının da fiyatı arttı.
Bunlar bildiğimiz iktisadi kurallara ve dünyada gelmiş - geçmiş uygulamalara uymuyor. Bu günkü Türkiye'nin istikrar sorunu kendine özgü bir sorundur.
Merkez Bankası 2006 yılından beri enflasyon hedeflemesi uyguluyor. Enflasyon hedeflemesi merkez bankalarına tüm para - faiz politikalarını bu paralelde kullanmasına imkan verir. Enflasyon dışındaki sapmalar mazur görülür. Ne var ki bizim Merkez Bankası 13 yıldır hedef enflasyon olarak aldığı yüzde 5 enflasyonun yanına yaklaşamadı.
Bu sorunun temelinde dün ve bugün, siyasi çekişmeler, aksak demokrasi, hukukta kan kaybı, ideolojik takıntılar ve popülizm gibi nedenler var. Böyle bir ortamda tutarlı iktisat politikaları da dikiş tutmaz.
2001 krizi nedeniyle bir panelde, suyun başındaki bir bürokratın yapısal sorunları bazı yasalarda marjinal değişiklikler olarak görmesine hayretle şahit olmuştum. Bu şartlarda elbette ki Türkiye'nin geleceği son durak bugünler olacaktı.
Açıktır ki Enflasyonla mücadele tek başına olmaz. İstikrar politikaları ile birlikte olur.
Enflasyonla mücadele için her şeyden önce hukuk ve demokrasi altyapısını yeniden düzene sokmak gerekir. İktidarın ayırım yapmadan sermayeye tarafsız gözle bakması gerekir.
...***
Kazım Güleçyüz, 7 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, " OHAL’in bıraktığı hukuk enkazı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Önceki devirlerde görülmemiş boyutlarda mağduriyetlere yol açan 20 Temmuz sürecini bitirmeye yönelik gayretler devam eder ve bunun en önemli şartlarından biri olan “hukuka dönüş” yönünde beliren işaretlere vurgu yaparken, o işaretlerin henüz hiç uğramadığı adreslere de dikkat çekiyoruz. Çok çetin ve sancılı bir mücadelenin ardından zor belâ tahliye olan Mehmet Altan’ın şu anki durumu bile nasıl zorlu bir tablo ile karşı karşıya olunduğunu göstermeye yeter: Atıldığı üniversitedeki görevine hâlâ dönebilmiş değil, yurt dışına çıkışı yasak ve her hafta polise imza vermek mecburiyetinde."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İçeridekilerin vaziyetini düşünün...Diğer taraftan, elimize yeni ulaşan mahkeme kararlarında aynı veya benzer suçlamalarla yargılanan kişiler hakkında tamamen farklı, tutarsız, orantısız ve çelişkili sonuçlara varıldığını görmekteyiz. Bunun da ötesinde, daha ağır ithamların muhataplarına az, hakkındaki iddialar için hiçbir delil gösterilemeyen sanıklara çok ağır cezalar verilebiliyor.
Dileriz, yeni mağduriyetlere yol açacak bu tür kararlar istinaf veya temyizde düzeltilir.
Ama bu noktada AYM Başkanı’nın yakınlardaki bir beyanını hatırlatmakta fayda var.
Özet olarak, bidayet mahkemelerine şu mesajı veriyordu Başkan: “Bireysel başvurularda verdiğimiz hak ihlâli kararlarını emsal olarak değerlendirip gereğine uygun kararlar verin ki, aksini yaparak sebep olacağınız yeni başvurularla iş yükümüzü arttırmayın.”
Bakalım, mahkemeler o noktaya nasıl ve ne zaman gelebilecek? Hele heyetlerin siyasî tercihlerle kurulduğu düzen sürüyorken...
Bu konuda haksızlıkların devamında payanda olarak kullanılan bir araç da OHAL Komisyonu. Başvuruların çok büyük çoğunluğunu reddeden komisyonun fazlasıyla gecikmeli olarak verdiği çok az sayıdaki kabul kararı da ilgili kurumlarca uygulanmıyor. Velhasıl, bir yıl önce şeklen kalkmış olan OHAL rejiminin tahribatı hâlâ devam ediyor. Toplumda yol açtığı ve milyonlarca insanın hayatını alt üst eden ağır enkazın kaldırılabilmesi için, evvelâ bu yönde samimî ve kuvvetli bir iradeye ihtiyaç var. Buna karşılık mevcut iktidarda böyle bir irade hâlâ yok. 23 Haziran’da İstanbul seçmeninin bütün milleti temsilen verdiği okkalı derse rağmen.