Ağustos 11, 2019 09:08 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: AVM’lerde modern kölelik

Milli gazete:

Karamollaoğlu: Kardeşliği tesis etmeliyiz

Aydınlık:

NATO'da dengeler değişiyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Akif Beki, 10 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “İmamoğlu’na 100 günlük avans çok mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Eski siyasetin güzel hasletlerindendir, seçim kazanana bir süre ilişilmezdi. Hem zaferine saygı gereği hem de düzenini kurması için rahat bırakılırdı. Alelusul 100 günlük avans verilir, ancak 100 günün sonunda ilk icraat karnesi çıkarılır, kırık notlar üzerinden salvoya başlanırdı. Sandıktan taze güven oyu almış siyasetçiye hemen güvensizlik gösterilmez, birinci günden yüklenmek ayıplanır, yadırganırdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Fakat eskiden muhalefetin işbaşına yeni gelenlere tanıdığı bu mühlet, şimdi kendi destekçileri tarafından dahi İmamoğlu'na tanınmıyor.

Yüz günü henüz yarılamadı, istifa direnişleri yüzünden kadrosunu kurmaya ancak imkan buldu, henüz şirketlere atamalarını da tamamlamış değil.

İştiraklerden İSBAK'a genel müdür olarak atadığı isim, kendi kamuoyunda infial uyandırdı. İmamoğlu, bir tasarrufu yüzünden yaylım ateşi altında.

Hop oturup hop kalkanlar haksız, tasarrufu çok doğru, atama tam isabetli, tepkiler yersiz hatta abartılı bile demiyorum. Ama erken olmadı mı?

Bir nefes alsaydı, ekibini oluşturup işe güce bakmaya başlasaydı... Ne fırsatlar çıkacak daha İmamoğlu'nu eleştirmek için. Bu acelecilik niye? Hataysa ilk hatası olmayacak bu atama, son hatası da... Fakat bir el sarılmış boğazını sıkarken, o yana bu yana çekiştirilirken, her an duyulan güveni sarsacak bir hata yapma korkusu ve tepki görme baskısı altında hissederken nasıl yol yürüyecek? Erken abanmaların; cesaretini kırarak, dengesini ve motivasyonunu bozarak Başkan'ı hatalı kararlar almaya daha açık hale getireceğinden şüpheniz olmasın.

Evet, seçtiği ismin sicili, siyaseten taşıması zor çentiklerle dolu. AK Parti mazisi var, CHP zihniyetine dan dun sallamış, hızını alamayıp Kılıçdaroğlu'na hakaret savuranlara beğeni ve destek atmış, İmamoğlu seçmenini kızdıracak ateşin saydırmalardan kaçınmamış, Millet İttifakı'nı karalama kampanyalarına aktif iştirak etmiş biri.

Görev vermesen anlaşılır, partizanlık ve ayrımcılık yapmakla suçlanmazsın.

Kadrosuna katarken bunu bilmiyor ya da riskini tartmamış olamaz. Ölçüp biçtikten sonra katkısına inanmış olmalı ki böyle bir tercihte bulundu.

Yani beklentileri karşılayamazsa bedelini ödeme sorumluluğunu alıyor demektir, yarın olası hayal kırıklıklarının hesabını vermeye gözü kesiyor...Yok mu buna hakkı?

Dün sorulduğunda şu söyledikleriyle beni teyit ediyor İmamoğlu:

“Arkadaşlarımızın yaptığı incelemeler liyakat ve tecrübe üzerineydi. Bize sunuldu. Biz de detayı ile inceledik, baktık. Arkadaşlarımızla değerlendirdik. Daha önce sahada konuştuğumuz gibi siyasi ve bunun gibi bir takım unsurlara takılmadık. Başarı, beceri ve liyakat kısmı ile ilgilendik; atamalar da bu yönde yapıldı..."

'Kimle çalışacağına karar vermeyi de, 100 günlük avans süresini de çok görmeyin yeni Başkan'a, ne yaptığımı biliyorum' demiş olmuyor mu? “Ağustos sonu iştiraklerle ilgili hiçbir sorunumuzun kalmayacağını umut ediyoruz” diye bir de tarih verdi. Atamaları hele bir tamamlasın, yönetim kadrosu ortaya çıksın, yürüyüşünü göstersin, tepki ve eleştiriye çok fırsatınız olacak daha. Sayılı gün çabuk geçer, 100 günlük kredi açmayı bütün seçilmişler gibi İmamoğlu'na da çok görmeyin.

...***

Cevher İlhan, 10 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL uygulamaları yargıya açılmalı...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye, “demokrasi endeksi”nde 167 ülke arasında 90. sıralarda. “Tam ve yarı demokrasiler” hatta “kusurlu demokrasiler” kategorisinden düşüp “hibrit-karma otoriter rejimler” arasında.AB Türkiye İlerleme Raporları’nda da dikkat çekilen basın ve ifâde özgürlüğündeki gerilemelerle “çok seslilik, bağımsız basın, oto sansür ve gazetecilere saldırılar”ın ölçü alındığı “basın özgürlüğü endeksi”nde 180 ülke arasında 150. sıralarda Tacikistan, Brunei ve Kongo gibi ülkeler kategorisinde yer alıyor.”diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:

...***

Ve OHAL KHK’ları paravanında, demokrasi ve hukuk dışı emrivakilerle sorgusuz-sualsiz yargısız “mensubiyet, iltisak ve irtibat”la kamudan ve özel sektörden ihraçlarla, yine yargısız infazla bütün malvarlıklarına el konulan binin üzerinde özel vakıf, dernek, okul, dershane ve medya kuruluşunun kapısına kilit vurulmasıyla, tepeden kayyum atanan on bini aşkın şirket/firma ve işyerinin akıbetinin de OHAL Komisyonu’na havale edilmesiyle Türkiye demokrasi ve hukukun askıya alındığı ülkeler sınıfında.

Görünen o ki, OHAL haksızlıklarını ve hukuksuzluklarını telâfi etmesi gereken OHAL Komisyonu, bu işleviyle idarî yargının yerine ikame edilmiş. Yargısız infazla 100 binlere dayatılan haksızlıkları ve hukuksuzlukları “yasallaştırma”da araç edilip kullanılıyor.

Bu haliyle “idârî işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğu ve yargı denetimine tabi olması”nı esas alan Anayasanın 125. maddesindeki “idârenin bütün eylem ve işlemlerine yargı yolu açıktır” hükmü âdeta ortadan kaldırılmış.

Hukukçuların tesbitiyle, hukukun darbe dönemlerinden bile daha kötü duruma düştüğü ve kimsenin güvende olmadığı vartada “itirafçılar”ın, “gizli tanıklar”ın meydan aldığı bir ortam oluşturulmuş.

Cumhurbaşkanı’nın “at izi it izine karışmış!” ikrarıyla yargısız infazla insanların derdest edildiği vetirede milyonlarca vatandaş mağdur edilmiş.

Özellikle OHAL’in kalkmasıyla uygulamalarının sona ermesi gereken KHK’larla milyonların hukuksuzlukla mağduriyete uğramasıyla, “yarı-özgür ülke” statüsünden “özgür olmayan ülke” statüsüne gerileyen Türkiye’nin “insanî özgürlük endeksi” 162 ülke arasında 107. sıraya gerilemiş.

Bunun içindir ki öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “işkence yasağı, zâlimane, insanlık dışı, küçük düşürücü muamele ve cezâlandırma”yla temel hakların ihlâline mukabil, “hukuk devleti”nin asgari şartı olan âdil yargılama hakkının temini, “mâsumiyet karinesi”yle “suçluluğu mahkeme kararıyla tesbitine kadar suçlu sayılamayacağı” ilkesine işlerlik kazandırılmalı.

...***

Gönül Kenter, 10 Ağustos tarihli Aydınlık gazetesinde, “Akıl tutulması”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Güvenli Bölge Mutabakatı, ABD'nin petrol coğrafyasındaki egemenliğini korumasına hizmet eden son aşama mı? Irak'ın işgali...Kuzey Irak'ın inşası; Barzani, Peşmergenin denetim altına alınması... Ardından Suriye... Suriye'ye girebilmek için işletilen BOP projeleri... Ankara'da iktidara getirilen, TSK'nın kurmay aklını Silivri zindanlarına tıkan İslamcılar sayesinde Suriye'de başlatılan kirli savaş... Suriye topraklarının en zengin alanlarının işgal edilerek ABD'nin kara gücü PKK/YPG'ye verilmesi. Kurulan askeri üsler, milyar dolarlık silah yığınağı, Kürt Koridoru...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Sn. Cumhurbaşkanı, canına kasteden 15 Temmuz ihanetini bugünlerde unutmuşa benziyor. Yoksa eli kanlı ABD'yle bir kez daha pazarlık masasına nasıl otururdu? ABD'nin darmadağın ettiğini sandığı Türk'ün kurmay aklının devreye girmesi, ABD'yi 15 Temmuz'da yenilgiye uğrattı…

ABD ile göbek bağlarını bir türlü kesemeyen AKP iktidarı, kahraman Paşa'yı bir çırpıda "pasif göreve" kaydırıverdi. Harekâta, örtülü bir Atlantik harekâtı çekildi ve Türkiye'nin bekası için hayati olan Fırat'ın doğusuna operasyon ertelendi. Tüm bunlar 2018 senesinin son aylarında oldu. Gelelim bugüne...

Yüksek Askeri Şura'nın hemen sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sadece ABD ve Rusya'yı bilgilendirdiğini açıkladığı Fırat'ın doğusuna harekât duyurusu, kapalı kapılar ardında neler olup bittiğine dair bir ipucu niteliğindeydi. Meselenin iç yüzü çok geçmeden anlaşıldı... Fırat'ın doğusuna harekâttan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a FETÖ eliyle kanlı darbe yaptıran, TBMM'yi bombalatan, TSK'yı içerden vuran ABD ile ortak bir harekât; Suriye'nin dahil edilmediği, yok farz edildiği karanlık bir ittifak çıktı. Güvenli bölge mutabakatı öne çıkarıldı, Türkiye'de ABD ile Ortak Harekât Merkezi kurulacakmış...

Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Ve nasıl bir kanunsuzluktur? İşgalci emperyalist Amerika ile işbirliği, uluslararası hukukun hiçe sayılması, komşu ülke Suriye'nin geleceğinin pazarlık masasına yatırılması...Büyük utanç!

Şam’la uzlaşıp, bölgenin bağrına saplanmış PKK terör örgütünü uluslararası hukuk dahilinde kalıcı biçimde çözmek yerine, o mutabakat masasına oturmak, Fırat'ın sularında boğulmaya mahkum ABD'ye can suyu vermektir.

Barış Koridoru'nun perde arkası ABD'nin Kürt devletçiğini kurmasına göz yummaktır.