Ağustos 13, 2019 08:53 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Star: Hükümet ile Türk-İş anlaştı: Kamu işçisine yüzde 8+4 zam

Karar:

Ticaret savaşları bayram dinlemiyor

Yeniasya:

Millî servetimiz kül oluyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Barış Terkoğlu, 12 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Şerh”i en çok ağustos ve aralık aylarında duyardık. Sebebi var. AKP, 2002 yılının kasım ayında iktidara geldi. Bir ay sonra Yüksek Askeri Şûra’yı (YAŞ) taze başbakan Abdullah Gül yönetiyordu. Bir ilk oldu. Cemaat mensubu subayların ihracına dönemin başbakanı Abdullah Gül ve savunma bakanı Vecdi Gönül itiraz etti. Sonuç, oyçokluğu ile belirleniyordu. Şûra’da 15 asker ve 2 hükümet üyesi vardı. Eller kalktı. Askerler kazandı. Gül, karara şerh düştü. Erdoğan, Gül’ün demokratik hakkını kullandığını belirterek “kurallarauygun” dedi. O YAŞ’tan 6 yıl sonra Ergenekon kumpasına atılan o “şerh” için General Tuncer Kılınç, “hükümetin TSK’ye ilk meydan okuması ve ilk yumruğudur” diyecekti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

“Şerh”, TSK’nin kurumsal teamülleri ile AKP-FETÖ ittifakının hedeflerinin karşılaşmasıydı. “Zamanı gelecek” mesajıydı. YAŞ’lar yıllarca hep “şerh”li geçti. Şimdi soruyoruz ya... FETÖ ile mücadelede öne çıkan Cihat Yaycı ya da Mehmet Yüzbaşıoğlu neden terfi edemedi? “Afrin kahramanı” olarak tanıtılan İsmail Metin Temel ile çalışan Hakan Atınç, Mustafa Barut ve Erdal Şener neden emekli edildi? Kumpas davalarında hedef alınan Celalettin Bacanlı ve Sırrı Yılmaz gibi generaller ya da Bülent Olcay, Berker Emre Tok, Cemalettin Bozdağ, Şafak Duruer gibi amiraller neden gönderildi? Hepsi bir buçuk saatte biten YAŞ’tan sonra hâlâ asıl meseleyi konuşmuyoruz.15 Temmuz’dan sonra 150 civarında general ve amiral FETÖ gerekçesiyle ihraç edildi. Hükümet ise bunu gerekçe göstererek TSK’nin teamüllerine dayanan kuralları değiştirdi. Darbe öncesinde 1612 Sayılı YAŞ Kanunu’nun 2. maddesi şöyleydi: “YAŞ üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutam ile Silahlı Kuvvetler kadrolarında bulunan orgeneral ve oramirallerdir...” Bu, 15 şûra üyesinden 13’ünün asker olması anlamına geliyordu. Kontrol askerlerdeydi. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminden sadece 10 gün sonra, yani 25 Temmuz 2016’da, yayımladığı 669 sayılı KHK ile kuralı şöyle değiştirdi: “YAŞ üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Başbakan Yardımcıları (5 kişi), Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanı ile Kuvvet Komutanlarıdır.” Bu; 10 hükümet üyesine karşılık 5 asker demekti. 15 Temmuz 2018 tarihli kararnameyle YAŞ’ın yapısı yeniden düzenlendi. Buna göre YAŞ üyeleri: Cumhurbaşkanı yardımcıları, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı, Milli Eğitim Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları oldu. Cumhurbaşkanı ise “gerekli gördüğü hallerde” toplantıya katılıyor. Yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanı dışında YAŞ, 7 hükümet üyesi ve 4 asker üye haline geldi. Yetmedi... Terfileri belirleyen 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 49. maddesi daha önce “Genelkurmay Başkanının teklifi ve Yüksek Askeri Şûra’nın üçte iki çoğunluğunun kararı ile...” şeklindeydi. 1 Aralık 2018 tarihinde kabul edilen 681 sayılı KHK ile “Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşü alınarak Milli Savunma Bakanı’nın teklifi üzerine Yüksek Askeri Şûra’nın üçte iki çoğunluğunun kararı ile...” olarak değiştirildi. Askerler ne düşünürse düşünsün, ordunun teamülleri ne olursa olsun, hükümet kendi istediği orduyu kuruyor.

...***

Mustafa Karaalioğlu, 12 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “başka işimiz mi yok?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bazı kavramları, normları veya değerleri veyahut hepsini; hatırlatmak, konuşmak, bilhassa da tekrarlayıp durmak sıkıcı gelebilir. Gündelik hayatın içine sızan ve her fırsatta başkaldıran böyle cümleler bazılarımıza duyma zevki vermeyebilir. Dikkat çekici de olmayabilir.Hukuk, özgürlük, liyakat, empati, demokrasi, birlikte yaşamak, hoşgörü…Nedir bu durup durup ülkenin hukuk devleti olması gereğini söylemek? Şeffaf ve hesap verebilir; yetmedi bir de öngörülebilir kamu yönetimi istemek. Daha iyi bir demokrasiden bahsetmek. İfade özgürlüğü diye tutturmak… Üstüne bir de devletin işine karışıp liyakat ve ehliyetten dem vurmak.”diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu bahsi açıp duranların başka işi mi yok? Bizim başka işimiz mi yok? Yok. Esasen, bir devlet hukuki olmak, şeffaf olmak gibi özellikleri kaybetmişse veya hesap verebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıp liyakati de terketmişse, başka işe bakmanın lüzumu kalmamıştır. O ülkede tek mesai, hukuku ve beraberinde yürüyen bütün değerleri ayağa kaldırmak olmalıdır. Gerekirse fazla mesai yaparak… Ki, fazlasıyla gerekiyor.

Nasıl ağır bir hastalık için yapılan uyarılara “Tamam, tamam anladık, uzatma” diye kulak tıkanamazsa, bir ülkenin demokrasi ve hukuk eksikleri için dile getirilen şikayetlere de burun kıvrılamaz. Hastalıktan korunmak adına yol gösteren ve bünyeyi güçlendirmek için tavsiyelerde bulunanların çabası ne kadar değerli ise, ülke için hukuk isteyenlerin gayreti de o kadar değerlidir. İkincisi birincisinden daha az hayati değildir.

Gelgelelim, Türkiye’nin bütün bu standartların eksilmesi ve gerilemesinden dolayı kaybettiği değerlerin telafisi de imkansızdır. Ekonomik, kültürel, politik, diplomatik kayıplar hem bugün hem gelecek için kaygı verici boyuttadır. Bugünden atılmayan adımların yarına maliyeti ölçüldüğünde ve kaçan fırsatların maliyeti hesap edildiğinde iş işten geçmiş olacaktır. Ülkenin milli gelirde ve dünya liginde önce yerinde sayıp şimdi gerilemeye başlaması, hukuk, eğitim, yolsuzluk, şeffaflık listelerinin tamamında en kötü sıralara demir atması boşuna değildir. Bir ülkeyi değerli kılan temel değerlerin hepsinde sorun yaşarken işlerin yolunda gitmesini bekleyemeyeceğiniz gibi rakiplerinizin de soluklanıp avans vermesini bekleyemezsiniz.

Demokrasi ve hukuk ancak günü kurtaracak kadar varsa ülke de ancak bugünü yaşar; yarının dünyasına rezervasyon yapamaz. Şimdilerde, yakın tarihin iyi şeylerinden miras son meyveleri tüketiyoruz ama sepette geleceğe bırakacak çok şeyimiz kalmadı. Üretemeyen bir ekonomi, kötünün kötüsü betonlaşma, tepe taklak giden bir eğitim ve bırakın dünyayı kendi vatandaşına dahi güven vermeyen bir hukuk sistemi…

...***

Mehmet kara, 12 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Siyaset bayram sonrasına hazırlanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin neticeleri siyasette taşları yerinden oynattı. Şu anda siyasette fırtına öncesi sessizlik var. Meclis tatil, ama özel bürolarda sonbaharda yaşanacak siyasetteki “fırtına”nın yönü ve hızı konusu konuşuluyor. Ankara’da değişik bürolarda hummalı çalışmalar yürütülüyor. Sonbaharda ve 2020 yılının ilkbaharında erken bir genel seçimden dahi bahsediliyor. AKP içinden çıkacak iki partinin iktidarın Meclis’teki çoğunluğunu etkileyebilecek milletvekili istifalarına sebep olmasının bir erken seçimi “zorunluluk” olarak ortaya çıkarabileceği konuşuluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, bayramdan hemen sonra, yeni kurulacağı söylenen partilerin önde gelen isimlerinden olan Abdullah Gül’ün memleketi Kayseri ve Ahmet Davutoğlu’nun memleketi Konya’da “teşekkür mitingi” yapması da bayramdan sonra siyasette yaşanacak fırtınanın ve hararetin bir göstergesi…

Mahallî seçimler sonrasında Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle ilgili tartışmalar AKP içinden “revizyon, rehabilite” gibi ifadelerle gündeme gelmişti. Ancak cumhur ittifakının küçük ortağı MHP’nin sisteme dokunulmaması yönündeki çıkışları ile tartışmanın rafa kaldırılacağı ya da “pansuman tedbirlerle” geçiştirileceği söyleniyor.

Ağaç kesme, son yıllarda kamuoyunun üzerinde en hassas olduğu konulardan başında geliyor.

İktidara yakın bir medya kuruluşu Batman’da 170 ağacın kesilmesine tepki gösterirken, Çanakkale’de kurulacak altın madeni için Kaz Dağları’ndaki 195 bin ağacın kesilmesine sütunlarında yer dahi vermiyor.

Tarafgirliğin kötü yanı bu olsa gerek… Yanlışlara ancak hep birlikte tepki gösterilirse milletin hayrına işler olur. Esas olan da bu değil midir?