Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Peninsula'nın özel konukları
Milli gazete:
Akşener'den çok konuşulacak 'erken seçim' senaryosu
Sözcü:
Seçimden önce öğrencilerin suyu indirimli kullanacağını söyleyen Yavaş, bu projesini de hayata geçirdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol, 13 Ağustos tarihli Karar gazetesinde, “En büyük alarm”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Eğitim ve üniversite Türkiye’nin geleceği için en önemli iki alan ve en büyük alarm da bu iki alanda ortaya çıkıyor. Beka meselesi mi, işte budur.Eğitimde, üniversitede, Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarında yeterince başarılı olamayınca, ekonomide büyük hedeflerden bahsetmek hamasetten öteye geçemiyor. 2011 yılında açıklanan “2023 Hedefleri”nin ancak yarısına ulaşabileceğiz, bu başarısızlığın sebeplerinden birincisi, eğitimin o hedefleri gerçekleştirecek nitelikte işgücü yetiştiremiyor olmasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Son olarak CWUR (Center for World University Rankings) adlı kuruluşun üniversiteler sıralaması yayınlandı. Bizim birinci üniversitemiz, CWUR’da 582. sırada yer alıyor, dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında bizden bir üniversite yok. En iyi 1000 üniversite denildiğinde bizden 10 üniversite var. Bir önceki yıl bu sayı 13’tü; kalıcı bir gerileme işareti değildir inşallah.
YÖK Bakanı Prof. Yekta Saraç, vakıf üniversitelerine, gelirlerinin yüzde en az 1’ini Ar-Ge harcamalarına ayırmaları kuralını getiriyor. Saraç üniversite sınavlarında kaliteyi yükseltecek, öncelikli dallarda doktora çalışmalarını destekleyecek uygulamalar başlattı.
Devlet üniversitelerinin durumu daha iyi olmadığı gibi, sorun çok daha geneldir.
World Economic Forum (WEF) her yıl “Küresel Rekabetçilik Raporu” yayınlıyor. 2008 raporunda Türkiye ilk ve ortaöğretim alanındaki “kalite” sıralamasında 146 ülke içinde 91. sıradaydı.
2018 raporunda ise Türkiye “eğitim sisteminin kalitesi”nde 101. sıraya inmiş; karşısına aşağı doğru grafik işareti konulmuş.
2018 yılında temel eğitimde 105. sıraya düşmüşüz; karşısında yine gerileme işareti var. Matematik ve fen bilimlerinde 104. sıraya inmişiz; grafik çizgisi yine aşağıya doğru. Eğitimin kalitesi böyle. Yargı bağımsızlığında ise 104. sıradayız; utanç verici bir durum!
Yollar, köprüler, havaalanları, sağlık tesisleri, görkemli kamu hizmet binaları gibi “alt yapı” söz konusu olduğunda çok başarılıyız, dünyada 50. Sıradayız. Ama değerler ve kalite söz konusu olunca diplere yakın vaziyetteyiz!
WEF raporunda Türkiye okullaşma oranında başarılıdır. Çok şükür okulsuz yerleşim birimi kalmadı. Hatta “her şehirde üniversite” var, en az bir tane…
Ama kalitenin gerilerde olması ekonomiye de zarar veriyor. Ekonomide krizler gelir ve geçer. Gelişmiş toplum olmanın şartı, iyi eğitimli insandır.
Yine WEF raporunun Türkiye bölümünde kalkınmayı frenleyen faktörler sayılıyor: En başta gelen üç fren şu: İstikrarsızlık, finansman yetersizliği ve işgücünün eğitimce yetersiz olması! (Sf. 292) Ama mesela bizden iyi kalkınan Müslüman Malezya’ya ilişkin WEF göstergelerinde, kalkınmayı frenleyen faktörler sayılırken işgücü eğitiminin yetersiz olmasından bahsedilmiyor, bürokrasinin etkinsiz, verimsiz olmasından bahsediliyor. Orada eğitim bizdekinden kaliteli.
Okuduğumuzu iyi anlamamak, derslerde öğrenmekten ziyade ezberleyip unutmak, böylece zihnimizde “bilgiler arası ilişki” oluşmaması veya yetersiz kalması gibi bir sorunumuz var.
...***
Ahmet Battal, 13 Ağustos tarihli Yeniasya gazetesinde, “Demokratik rekabetin yargısal denetimi nerede?”başlıklı yazısını okıyucularla paylaşıyor.
“Demokratik rekabetin ana kurumu ve ortamı medya. Ama o alanda rezillik diz boyu.Bu rezillikler, adil bir rekabet ortamında yürümesi gereken siyasetin ve dolayısıyla demokrasinin kalitesini de fevkalade bozuyor. Hem yapanın yanına kâr kalıyor. Hem de genellikle iktidar lehine yapıldığı için de maalesef sosyal sistem üzerinde yıkıcı etkisi çok yüksek oluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kurumlara güven diplerde ve en büyük sebebi de bu. Önlenmesi lazım. Ama nasıl? Son zamanlarda, camilerdeki hutbe ve vaazlarda, cemaatin, medyadaki ve bilhassa sosyal medyadaki tezvirata ve siyasi linçlere alet olmasını engellemek için bazı ikazlar yapılıyor. Siz de duyuyorsunuzdur.
Masumların uyanık olmasını sağlamak önemli ve gerekli. Diyanet İşleri Başkanlığı ilgililerini tebrik ediyor ve daha da önem verilmesini rica ediyoruz. Ama bir husus eksik kalıyor:Bu ahlaksızlıklar çoğu zaman suçtur. O halde sadece vaazda “yapmayın, etmeyin” demek yetmez ve hatta işi bitirmek için bir fayda vermez. Zira bunu yapanların zaten vaaz ve nasihati dinlemek ve dinlese de anlamak ve anlasa da amel etmek ihtimali kalmamış. Çare yargının devreye girmesidir. Ama siyasi rekabetin adaletli yürüyüp yürümediğinin gerçek anlamda denetlenebilmesi için yargının “AKP yargısı” gibi bir yaftayla anılmaması şarttır. Yargı bağımsızlığı en çok bu sebeple gereklidir.
Adalet Bakanlığının bu maksatla çeşitli projeler geliştirmek istediğini okuyoruz ve biliyoruz. Ümitlenmek istiyoruz. Eskiler demiş ya: “Et kokmasın diye tuz basarsın da ya tuz kokarsa!” Gerçekten, tuzu kokutmamak her şeyden önce Adalet Bakanlığının ve Hakimler ve Savcılar Kurulunun görevi. Biz adalet istatistiklerini merak ediyoruz ve soruyoruz: Medyada ve sosyal medyada muhalif partileri ve siyasetçileri gözden düşürebilmek amacıyla yapılan ve suç olduğu açık olan yayınlar için ne tür ve sayıda bir adli takibat yapılmış ve ne sonuçlar alınmıştır? Unutulmasın ki her şey kayıt altında. Ve hiçbir şey gizli kalamıyor. Yapanın yanına da kâr kalmayacak!
…***
Murat Muratoğlu, 13 Ağustos tarihli Sözcü gazetesinde, “Hastasıyız”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Devlet hastaneleri, adı üstünde, devlet tarafından işletilen, giderleri Sağlık Bakanlığı bütçesinden karşılanan zorunlu sosyal kurumlardı. Şimdi şehir hastaneleri geldi! Şehir hastaneleri, bedelsiz olarak şirketlere tahsis edilen Hazine arazileri üzerine hasta garantisi karşılığı inşa ettiği özel hastaneler… Hasta sayısı garantili hastane mi olur? Yaptılar oldu!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Mevcut bütün hastanelerde doluluk oranı bile yüzde 64 iken, özel şehir hastanelerine yüzde 70 doluluk garantisi verildi. İyi de bunları özel şirketler yapıyor. Parayı onlar kazanıyor. Diğer özel hastanelerin günahı ne? Yeteri kadar özel tanıdıkları olmamaları mı? Bu hastanelerde Sağlık Bakanlığı kiracı konumunda yer alıyor. Mülkün sahibi olan şirketlere Sağlık Bakanlığı en az 25 yıl boyunca kira ve bina bakım parası ödüyor. Ne anladık biz bu işten? İngiltere bu sistemi denedi. Daha yatırım aşamasında fark ettiler ki, bu model sağlık sistemini de sağlık için kamu tarafından ayrılan bütçeyi kurt gibi yiyip bitirir. Karşılanamaz bir yük getirir. Vazgeçtiler! Toplamda 30 milyar dolar işletme parası ödenecek! Uçan hastane yaparsın o paraya! Rakamlar hastaneleri yapan şirketlerin aldıkları kiralarla parayı 4-5 yılda çıkarabildiğini gösteriyor. Bırakın kiraları, hastane etrafında yapılacak her türlü işletme kârı da şirketlerin hanesine gelir olarak yazılıyor. Hastane şirketleri, kira dışında; röntgen, laboratuvar, güvenlik, temizlik ve yemekhane hizmetlerinden de para kazanacak. Bitmedi! Hastane çevresinde otopark, lokanta, büfe gibi ticari alanları da işleterek kar elde edecek. Yapım işini gerçekleştirecek firma lehine bedelsiz, bağımsız ve sürekli üst tesis kurma hakkı çeyrek yüzyıl boyunca saklı.… Devlet şirkete, sözleşme süresini 49 yıla kadar uzatılmasına imkân sağlıyor. Böylece firmayı iyice kendine bağlıyor. Bildiğin “havuz” kuruyor! Hastane şirketlerinin gelirlerinin; KDV, damga vergisi ve harçlardan muaf tutulması sözleşmelerle garanti ediliyor Kurulan şehir hastanesinin çevresindeki devlet hastaneleri kapatılıyor ve kadroları şehir hastanesine devrediliyor. İster beğensin isterse beğenmesin kadro geçişe mecbur kılınıyor. Adana Şehir Hastanesi ile birlikte 1550 yatak açılırken, 1436 yatak kapatıldı. Şehir hastanesiyle Adana'da kapasite sadece 14 yatak artmış oldu. İnsanlar ister hastalansın, isterse sağlıklı yaşasın işleten parasını alacak. İnsanlar hastalanmazsa mikrop mu yayacak da doluluk garantisi tutacak? Muamma! Suyundan da koy, menüde başka ne var derseniz, bilemiyoruz! Şehir Hastaneleri, İhale Kanununa tabi değil! Bu tür konular “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmıyor. Bize de hasta olup para kazandırmak kalıyor!